Neleri, nasıl okumalıyım?

Neleri, nasıl okumalıyım?
Neleri, nasıl okumalıyım?
Yazmaya, önce ne okuduğumuzu sorgulayarak başlamalıyız. O başlangıçta, ne yazdıklarımızdan çok ne okuduklarımız daha önemliyse, yazar adayının başucu yazarlarını ve kitaplarını seçmiş olması gerekir
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Hep en çok sevdiğim kitapları okumak, içinde bulunmayı seçtiğim dünyayı kısıtlar mı ya da hep benzerlerin içinde yaşamayı sürdürmek, sonunda insanı iki boyutlu bir okura ya da yazara dönüştürür mü? Okuduklarından ya da yazdıklarından hayatını değiştirecek bir şeyler bekleyenlerin bir sıkıntısı vardır: beklediklerini bulamamak – bir de hoşnutluğu: bu beklentiyle yaşamak. Sonunda bütün yazılanlar birbirine benzeyecekse de, sakıncası yok, edebiyat, görevini yapmaktadır, diye düşünülür. Oysa bir kuyuya düşmek gibidir bu. Tam tersine, her türlü anlayışa açık olup çok çeşitli anlayışlardan yazarları okumak, yazarken etkileneceksem okuduklarımdan, beni etki altında kalmaktan daha çok korumaz mı? Hep aynı kişiye bakmak insanın kişiliğini de o kişininkine benzetir – çok çeşitli kişiliklerle yaşamak kendi olma zorunluluğunu nasıl dayatır, koşullarını nasıl oluşturursa. Dolayısıyla okuduklarımız çoğaldıkça, aldığımız etkiler belirsizleşmeye başlar. Bir zamanlar, edebiyat anlayışı zıt görülen iki yazarı ya da şairi birden sevmenin olanaksızlığından söz edilirdi: Sözgelimi Orhan Kemal ile Bilge Karasu’nun ikisini birden sevemez insan, demek ne kadar anlamsızsa, genç yazarın ikisinden birden yararlanmaya çalışması da o kadar anlamlıdır. Bu arada ister istemez aldıklarım varsa okuduklarımdan, özel bir sözcük, bir tümcenin benzeri ya da başka şeyler, onları ayıklamadan olmaz elbette, yeniden yeniden okuduğumuzda bir de onları ayıklayarak eksiltip sıkılaştırırız yazdıklarımızı. 

Okuduklarımız bizi anlatır
Yazmaya, önce ne okuduğumuzu sorgulayarak başlamalıyız. O başlangıçta, ne yazdıklarımızdan çok ne okuduklarımız daha önemliyse, yazar adayının başucu yazarlarını ve kitaplarını seçmiş olması gerekir. Bir yerlerden kucağa düşmez o yazarlar ve kitaplar. İlk karşılaştıklarımız hiç değildir. Bazen rastlantılar getirir o yazarları yanı başımıza, Behçet Necatigil’i çocuk yaşta böyle keşfetmiştim, De Yayınevi’nin bir araya getirdiği kitaplardan oluşan beyaz kapaklı toplu şiirlerini Kızılay’daki Bilgi Kitabevi’nde bulup almıştım, kırk yıldır karıştırırım orasından burasından, hiç bıkmadan.
Yazmaya başladım, bir arayış içindeyim ve elbette okuyorum, ama neleri? Bu soruya vereceğimiz karşılıklar nasıl bir yazar olacağımızın sağlam ipuçlarını verir. Öykü yazmayı sürdürürken Vüs’at O. Bener ya da Ferit Edgü’yü hâlâ tanımamışsam, okumamışsam bir tek öykülerini bile, acaba nasıl sürdürebilirim. Yazıyorsan, kendinden önceki kuşakların ustalarını okumadan yazma sakın! demiyorum asla, yalnızca kendi anlayışına uygun bulduklarını, sevdiklerini, okuman gerektiğini düşündüklerini oku. Yoksa o kitaplar olmazsa, ne yapabilir insan.
Gün gelip de yazdıklarının nasıl olduğunu, kusurlarını ve başarılı yanlarını ayırt ederek nasıl yazılması gerektiğini anlamaya çalıştığında başını kayaya çarpıyorsa genç yazar, sorunu yazdıklarında değil, okuduklarında aramalı. Okuduklarımızdır, bizim kim olduğumuzu gösteren. Önce hangi şairleri, öykücüleri, romancıları daha çok okuduğumuza bakalım. Dünyamızı kimlerle kuşatmışız. Bunun ilk büyük adım olduğunu unutmadan. Orada kalabilir miyiz? Nasıl okumak gerektiğini düşünmeden?
Tam orada, bütün kitapları birbirinin kopyası gibi okumak: dünden bugüne, asıl sorun bu. Okuduğunuz metnin anlamlarının ötesine geçip, Bir de şu var, diyememek, bütün kitapları aynı hizaya sokar. Oysa onların hiçbiri öbürüne benzemez. Okuduklarımın iyi ve kötü yanlarını nasıl ayırt edebilirim? Sorun şu ki, bunu yapmayı kimse öğretemez.
Bugüne dek en çok karşılaştığım soru: Yazdığım nasıl olmuş? Özlüce bir açıklamayla yetinmez yazar adayı; bir metni kusursuz yapacak öğeler neyse, onların ne olduğunu ve nasıl yapıldığını da tam anlamıyla açıklamanızı bekler. Bunu tam beklendiği gibi açıklayabilseydim, kimseyi hayal kırıklığına uğratmamak için reçetesini yazardım. Bunu, pek çoklarınca gerçekten tam böyle istendiği için belirtiyorum. Bir metnin bütün sırlarını dökecek sihirli değnek, gene okumak, sürekli nasıl okuduğunu düşünerek okumaktır ve sonra bir gün gelir, okuduklarınızın iyi ve kötü yanlarının önünüzde kendiliğinden ayrılmaya başladığını görürsünüz. 

Nasıl okunursa öyle yazılır
Doğru bir okuma biçimine böyle ulaşılır. O güne kadar yalnızca kendisiyle ilgili kararlar verip yazmaya koyulan yazarın ulaştığı ilk önemli dönüm noktası. Hem de öyle ki, farkında olmadan nasıl yazılacağını öğrenmektir bu. Değil mi ki okuduğu metnin nasıl olacağını anlamaya başlamıştır, kendi yazdığı da aynı yerdedir; yazdıklarını bir başkasının eleştirisine gereksinme duymadan anlayıp tamamlayabilecektir artık.
Herhalde en sorunlu durum, yazarın yazdıklarını beğenmesidir. Yazdıklarımı yayımlandıktan sonra okumak her zaman en büyük korkularımdan oldu. Ya beğenmezsem ya da gözden kaçırdığım kusurları varsa... Bu yüzden hep yazmak istediğim asıl kitabı yazmanın düşünü kuruyorum, yazdıklarımla oyalanmak yerine. Yazılanlar, yazılmıştır işte, okunup tüketilmese bile, yeni yazılacakların basamaklarıdır onlar. Yazdıklarından hoşnut olma hali, yazarı edebiyattan uzaklaştırıp yazıcı yapar. Edebiyatın derin sularında yaşamanın sırlarını öğrenemeyenlere de, yazmayı bırakmaları önerilebilir. Dünyanın düz olduğuna inanarak yaşamayı kim sürdürebilir?
Oysa yalnızca sözcüklerle kurduğumuz ilişki bile ne denli zavallı durumda olduğumuzu gösterir. Yerel olan ve sözlüklere gimemiş olanların dışında, yaklaşık yüz bin sözcük var Türkçe Sözlük’te, dile kolay. Onların da ne kadarını kendi dağarcığımızdan çıkarıp kullanıyoruz? Üstelik pek çok sözcüğün birden çok anlamı var ve hem ayrı anlamlar doğru sözcükleri seçmek, hem de dili, yazınsal olanaklarını kullanarak, yani söylenenlerden söylenmeyenlerin de çıkarılmasını sağlayarak kullanmak var. Bir yazınsal metnin nasıl bir yazı türü olduğunu görmek için, önce onun diline bakmak gerekirse, bunun nedeni onun sınırsız olanaklarının anahtarını ele almanın çetin bir iş oluşundan.
Okullarımızdaki edebiyat öğretiminin asıl yanlışı, kuralları öğretirken okumayı öğretmemesinde. Yazım kurallarını öğretiminden geçirdiği milyonlarca kişiye öğretememiş bir edebiyat öğretiminin asıl sorunu nerededir? Okumayı önemsememesinde. Dil bilgisi kurallarının öğretilmesi için harcanan zamanın metin okuma ve yorumlama dersleriyle yer değiştirilmesi, hiç kuşkumuz olmasın ki yazım kurallarının da daha çok öğrenci tarafından öğrenilmesini sağlayacaktır. Bir metni okuyup özgürce yorumlamanın kazandırdıklarını müfredata bağlılıkla karşılayamazsınız. Okuma tutkusunun ateşleyicisi de her şeyden önce okuduğuna kendi anlamlarını vermektir ki, bir kitaptan sonra bir başkasını okumanın anlamı olsun.
Bazen de okuduklarımızı bir kez okumakla yetinmeyip yeniden okuruz. Doğrusu bütün kitaplar bu okura çok şey borçludur. Şiir elbette birçok kez okunur, ama öyküleri ve romanları yeniden, yeniden okunan yazarın duygusunu düşünebiliyor musunuz? Bir yazar için bundan daha büyük ödül gerçekten düşünülemez. Popüler romanların yeniden okunması pek düşünülemez; anlatılan hikâyeyi herkes anlıyorsa, niçin yeniden okunsun ki. Oysa Faulkner’ın ‘Ses ve Öfke’sini ya da Vüs’at O. Bener’in ‘Buzul Çağının Virüsü’nü çeşitli zamanlarda yeniden yeniden okuyan her okur, önceki okumalarda göremediği ayrıntıları görmenin yazınsal hazzını her zaman yaşar.
Okumakla yazmayı özdeşleştirmekle yetinmeyip bu özdeşliğin anlamını gerçekten kavrayan yazarın, kendisinden başkalarına gereksinimi kalmaz.

notoskitap.blogspot.com