Nitelikli edebiyatın dolaylarında

Nitelikli edebiyatın dolaylarında
Nitelikli edebiyatın dolaylarında
Bu ülkede sıradan hayatın, edebiyatı besleyen çok zengin, karmaşık, ayrıntıları sürekli çoğaltan, sert biçimlerde var olduğu düşünülürse, edebiyatımız için uygun koşullar da var demektir
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Son kertede yalınlıkla çokanlamlılığı birleştiren, dolayısıyla anlatım biçimini olduğu kadar, anlamı da önceden bilinenlerin dışında arayan metinler, pek çoklarının bizde çok yazılmasından şikâyet ettiği edebiyat içinde değildir. Öyle olması da olanaksız gibi. Hemingway gibi yazmak, kolayca çoğatılabilir mi?
Özellikle bireyin iç dünyasına yöneldiği zaman ister istemez kapanmaya, yeni katmanlar oluşturmaya, dolayısıyla zor anlaşılır olmaya başlayan metinleri yazarak mı başlamalı, yoksa yalınlığın çekiciliğine öncelik vererek mi? Önce bu ikisinin bambaşka iki düzey olduğunu bilerek, yani okuyarak başlamak en doğrusu.
Arada şunu soralım: Bugün gördükleri ilgiyle edebiyatımızın önüne çıkan yazarların ve yapıtlarının gölgede bıraktığı yazarlar arasında Sait Faik var mı? Yoksa eğer, bunun tek nedeni, onun düzyazıyı o güne dek bilinen biçimlerinden bambaşka bir düzeye çıkarmış olması değildir. Yaşanmış olan, yaşandığı yerde kalmayıp onlarca yıl sonra da örnek alınacak tazeliğini koruyorsa, birçok nedeni olmalı. Bence Sait Faik’te bu neden, her şeyden önce, sıradan olanı yalın, olağan sözlerle anlatmak. Sait Faik, yazdıkları gücünü, sözgelimi Hemingway ya da Ferit Edgü gibi, açıkça söylenenlerin ardında bazı anlamları gizleme biçiminden değil, birbirinden farklı zamanlarda, dolayısıyla bambaşka okurlarda farklı çağrışımlar yaratabilmesinden aldığı için, bugün de dünkü tazeliğiyle okunuyor.
Sonra Vüs’at O. Bener ve Ferit Edgü, yalınlığı içinde anlamı çoğaltan bir yazınsal biçimin ürünü olan öyküleri ve romanlarıyla, çok yüksek düzeyde örnekler verdiler.
Barış Bıçakçı, sıradan şeyler yazan sıra dışı bir yazar olarak, aynı çizginin bugün tuttuğumuz ucunda bulunuyor. Çok yayımlanıyor da ne yazılıyor, sorusu sık sık soruluyor ya, Barış Bıçakçı’nın yazdıklarının bugünkü edebiyatımızı anlamak için yakından okunması gereken metinler arasında olduğu hemen belirtilebilir. Yalınlığı son kertede dışavuran sözcüklerin gölgesinde durmak, yazınsal bir metnin ne olduğunu düşünmenin yanı sıra, nasıl okunacağını düşünmeyi de sağlar. Daha ne beklenir. Üstelik Barış Bıçakçı ve bu yakadaki öteki yazarlar, çoğun kısa tümcelerle yazılmış bu çoğul dilin dünyası içinde yaşamayı seçen, hiç kuşku yok ki sayıları az olan okurlarıyla birlikte varolur. 

Nitelikli edebiyat nedir?
Has edebiyat, diyoruz zaman zaman, ben de derdimi anlatmak için kullanıyorum bu terimi; her zaman kolay bulunmaz has edebiyat, örnekleri ikide bir görünmez. Her edebiyatta böyledir bu. Şimdilerde umduklarını bulamayanlar için Barış Bıçakçı’nın öyküleri ve romanları yanında, oysa Mehmet Günsür de vardı. İçeriye Bakan Kim, belki son zamanların en iyi birkaç öykü kitabından biriydi. Ne yazık ki tek öykü kitabında kaldı Mehmet Günsür; az ve öz yazdığı için, sanırım bugüne dek bir kitap daha yayımlamış olacaktı. Bazı kitaplar bir edebiyatın bir dönemini büsbütün değiştirecek etkilerde bulunur; Mehmet Günsür gibi yazarların bizim edebiyatımızdaki etkisi bu düzeyde olmaz elbette, ama bazen bir kitap, bir basamaktır ve baktıkları zaman nasıl yazılması gerektiğini görmeyenlere ışık tutabilir.
Faruk Ulay ya da Doğan Yarıcı’dan söz etmekse, herkes için ne kadar anlamlıdır, bilmiyorum. Bu tür yazarların okurun ilgi alanına girmesi neredeyse olanaksız. Yazdıklarının zor anlaşıldığı da yadsınamaz. Edebiyat kamuoyunca da değerlendirilmediklerine göre, değerleri yalnızca kendilerinden menkul yazarlar mı bunlar? Bizde Sevim Burak’ın yazdıkları, kendi kuşağı onları ilgi çekici ve şaşırtıcı –ancak bu kadar– bulsa da, onyıllar boyunca doğru dürüst değerlendirilemedi, çünkü tam anlaşılamadı. Şimdiki de benzer bir durum. Faruk Ulay’ın ‘Üç Parça Toprak’ı ya da öbür kitapları, yazınsal yazının sınırlarını araştıran yazarın o sınırları bulduğu yerde ortaya çıkan metinler olarak okunmalı, başka beklentilerle de değil.
Edebiyatımızın bugününün bir fotoğrafını çekmeye çalışırken, bizim görmek istemediğimiz uçlar da o fotoğrafa girecektir ve onların girmediği fotoğraf, çekenin bakış açısınca sakatlanmış demektir. Faruk Ulay’ın metinlerinde olmayan hikâye, Doğan Yarıcı’da açılmayı bekleyen bir koza gibi örülmüştür gene de. Hikâye, önce bir dil ve anlatım biçimi içinde yaşamayı beerebiliyorsa hikâyedir Doğan Yarıcı’da. Sözgelimi birkaç yıl önce yayımlanan Kıyıda adlı romanı, anlamı çözüldükçe görülecektir ki yayımlandığı yılların en önemli metinlerinden biridir. Değerini gerçekle kurduğu tuhaf ve aykırı ilişkiden alan Cem Akaş’ın yazdıklarını da bu arada düşünebiliriz. Bu tür metinlere, olmasa da olur biçiminde yaklaşan refleksi görmezden gelmiyorum. Aklı başında pek çok yazar ve okur, aslında verili bakış açıları içinde kaldıkça, bir şey anlatmadığını düşündükleri yazınsal metinlerin varlık nedenini bulamıyor. Demek bizim edebiyatımızda bu soyun en güçlü yazarı olan Bilge Karasu için de geçerlidir bu görüşler, öyle denmemiş olsa da. Tektiplik ya da benzerlik, açıkça savunulmaz, ama bizim edebiyat kültürümüzde zımnen savunulduğu da yadsınamaz. İlkin, bir edebiyatın bütün uçlarıyla birlikte, yalnızca böyle görülmesi gerektiği unutuluyor. Öte yandan, bir dili, yani Türkçeyi düzyazının geleneksel biçimlerinden çıkarma ve onun nasıl kullanılabileceğine ilişkin bilinmeyen yollar ve düzeyler açma çabası tükenirse, bilinen biçimlerde hikâyeye, konuya, duyguya yapışmış dilin kendini yenilemesi büsbütün zorlaşır. ‘Üç Parça Toprak’ı ya da ‘Kıyıda’yı okurken, tıpkı Bilge Karasu’da olduğu gibi, önce nasıl yazıldığını, sonra niçin yazıldığını, sonra da ne anlattığını sorarak okumayı başarabilirsek, edebiyatımızın bugün geçmişine benzer bir çokyönlülüğü sürdürdüğünü gösterecek örneklerin hiç de az olmadığını görürüz.
Yalınlıkla çokanlamlılığı önce dil içinde gören bu edebiyat anlayışını seçen yazarların ister istemez görünmez oluşu, merakla okunan hikâyelerinin olmaması yanında, dilin içerdiği anlamları da ayrıca çözmeyi gerektiren okumaları zorlamasından. Murat Yalçın’ı da bu anlayış içinde düşünebiliriz. Her öykünün anlattığı bir küçük sorun ya da öyküyü var eden bir neden var, ama çok yalın, yazarın kendine özgü sözcükleriyle, yalınlaştıkça anlamı kapanan öyküler bunlar. Kusursuz bir dille yazmaksa, Murat Yalçın’ın amaçları arasında. 

Yalınlığın gücü
Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Ferit Edgü, adlarını andığım yazarların da kendi öncülleri olarak gördüğü yazarlar. Bu arada Amerikan öykücüleri üstünde en çok duranlar da bu gruptaki yazarlar. Şimdiki genç kuşak yazarlarından söz ediyorum, yoksa 1950 Kuşağı üstündeki asıl etki Avrupa’dan, daha çok Fransız edebiyatından gelmişti. Neden sonra hayatın sessizce akıp giden yatağının göründüğünden çok daha etkili, kararlı oluşu; hayatın önemli yanlarıni iğne ucuyla dokunmuş gibi uyandırışı; tedirgin eden biçimi ve buna uygun yalın dili Amerikan öykücülüğünü benzersiz kılan özelliklerdir.
Ne ki, bu öykü anlayışının gücü, bu tümcenin belirttiği kadar sade ve basit değil. Bazen kendimizi sorgulayabiliriz: Bizimki niçin sözgelimi Faulkner, Salinger, Cheever ya da Carver’ın yazdıkları kadar yalın ve onlara benzer görünmesine karşın, onlarınki kadar etkileyici olamıyor? Yoksa hayatımız yazılmaya değer ayrıntıları kısıtlı, dolayısıyla düz, bireylik duygularımız ve davranışlarımız yeterince gelişmemiş mi? Bunlar, öykü ya da roman, düzyazının kılcal damarlarına kan basıncı yapan noktalarıdır hayatın. Üstelik kuşku duymaya gerek yok. Yaşadığımız bu ülkede sıradan hayatın, edebiyatı besleyen çok zengin, karmaşık, ayrıntıları sürekli çoğaltan, sert biçimlerde var olduğu düşünülürse, edebiyatımız için uygun koşullar da var demektir.
Bu yazıda sözünü ettiğim soydan yazarlar, asıl hayat malzemesi olarak ayrıntıları gördükleri ve çoğu kez bizim göremediklerimizden, âdeta taşın suyunu sıkarak o malzemeyi çıkardıkları ve sonra göze görünmez bir ayrıntıya insanın içini burkacak anlamlar yükleyebildikleri için, çoğunluktan ayrılıyorlar. Nitelikli edebiyat dediğimiz de bu olsa gerek.

notoskitap.blogspot.com