Nâzım ve ihbarcısı

Nâzım ve ihbarcısı
Nâzım ve ihbarcısı
Nedim Gürsel 'Şeytan, Melek ve Komünist'i üç karakter çevresinde kurgulamış: Nâzım Hikmet biyografisi yazmış bir yazar, ateşli bir aşk yaşadığı şarkıcı ve Nâzım'ı sürgün yılları boyunca ihbar eden bir muhbir
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Nâzım Hikmet’in macera ve acı dolu hayatı çok sayıda roman ve filme konu olmuştur. Nedim Gürsel, ‘ Dünya Şairi Nâzım Hikmet’ kitabından yaklaşık yirmi yıl sonra, bu sefer Nâzım’ın hayatını merkeze alan bir romanla çıkıyor okurun karşısına. ‘Şeytan, Melek ve Komünist’ adlı roman, üç ana karakter çevresinde kurgulanıyor: Nâzım Hikmet üzerine biyografi yazmış bir yazar, Berlin’de ateşli bir aşk yaşadığı bohem şarkıcı ve Nâzım Hikmet’i sürgün yılları boyunca ihbar eden, Stasi adına çalışan bir muhbir. Yazar-kadın-muhbir üçgeni etrafında anlatılır olaylar. Her birinin hayat öyküsü, komünizm, Nâzım ve Berlin’le birbirine bağlanır.
Roman, Berlin’de geçer. Roman kahramanı yazar (adını bilmiyoruz) elinde Nâzım Hikmet’le ilgili önemli belgeler olduğunu söyleyen birinden bir mesaj alır. Mesajı yollayan şahıs, yazarı sadece daha önce etraflı bir Nâzım Hikmet biyografisi yazdığı için değil, dürüst bir yazar izlenimi verdiği için seçtiğini söyler. Yazar, kimliği belirsiz kişiyle buluşmak için İstanbul’dan Berlin’e gelir; buluşma öncesi ve sonrasında Berlin sokaklarında, kafelerinde, barlarında, müzelerinde gezerken, yıllar öncesinin Berlin’i canlanır zihninde. Koca duvarın şehri ikiye ayırdığı yıllarda burada yaşamış, araştırma yapmış, kitap yazmış ve hepsinden önemlisi, barda şarkı söyleyen Türk göçmeni bir kadınla sarsıcı bir ilişki yaşamıştır. Şimdi şantiyeye benzettiği şehirde gizemli kişiyle bir kahvede buluşur. 

Muhbirin portresi
Gizemli kişi, yıllar boyunca Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin güvenlik ve istihbarat kurumu Stasi’nin ajanı olarak çalışmış biri çıkar. Yazara sunduğu gizli dosya ise, Nâzım Hikmet’i sürgün yılları boyunca Stasi’ye ihbar etmek için aldığı notların Türkçe kopyalarıdır. Raporları ‘Şeytan’ adıyla imzalayan muhbir (Şeytan aynı zamanda Nazım’ın sevimli köpeğinin adıydı) şaire yolculuklarında eşlik etmiş, güvenini kazanmış, kimi zaman şoförlüğünü kimi zaman da sekreterliğini, hatta kuryeliğini yapmış. Nâzım Hikmet’i tanıdığında henüz Harbiye’de öğrenci olan muhbir, şairle ilk kez 1938’deki ünlü Askeri Mahkeme yargılanması sırasında karşılaşır. “Nâzım’ı ilk gördüğünde yıldırımla vurulmuşa dönmüştü. Şiirlerinden tanıyordu gerçi, gazetelerdeki fotoğraflarından da. Ama Nâzım Hikmet’i yanı başında dev cüssesi, ışıltılı mavi gözleri, dağınık sarı saçlarıyla görünce çok heyecanlanmış, nutku tutulmuştu. Güçlükle ifade verebilmişti mahkemeye. Şair Baba’ysa, başkan hariç tümü muvazzaf subaylardan oluşan mahkeme heyeti karşısında bir çınar gibi dimdikti. Savunmasını yaparken, suçsuzluğunu haykırırken bir ara arkasını dönüp sanık sandalyesinde oturan okul arkadaşlarını göstererek ‘Yazıktır, yakmayın bu gençleri’ demesi en azından takdire şayandı.”
Nedim Gürsel, Şeytan karakterini ilginç bir portre olarak sunuyor. Aslında geçmişini anladıkça yaptıklarının altında yatan nedenleri de anlamaya başlıyoruz. Zayıf bünyeli ufak tefek çocuk olarak gördüğü şiddet, eşcinselliği, dışlanmışlığı, hapis ve sürgün yılları onu kin dolu bir casusa dönüştürüyor. Şeytan’ın, Komünist Parti’ye katılması da ideallerden çok, kişiliğiyle ilgili sorunları yüzünden oluyor. “Bir o yalnız, hep böyle tek başına kalabalıkta. Partiye biraz da bu yalnızlıktan kurtulma çabası, bu yakınlık arayışı yöneltti onu, yoksulluğu ortadan kaldırıp halkı kurtarma sevdası değil. Burjuvazinin saltanatına son vermek hiç değil. Zaten işçilerle ilk buluşmasında gâvur sandılar, bir türlü ısınamadılar bu bodur, sarışın, melek yüzlü ve gök gözlü komüniste. Artık ne biçim komünistse?” 

Melek komünist şeytan komüniste karşı
‘Şeytan, Melek ve Komünist’in ana temasının tam da bu nokta olduğunu söylemek yanlış olmaz. Roman boyunca Gürsel, o yılların ‘komünist olma’ fikrini çeşitli düzeylerde ele alıyor. Romanın adındaki ‘şeytan’ ve ‘melek’ bu zıtlığa dikkatimizi çekiyor. İlk başta, komünist Doğu Alman hükümeti, komünist bir ajanı, komünizmin ideallerine hayatını vermiş bir şairin peşine takıyor. Sanki düşman izler gibi, her hareketi izleniyor, mektupları okunuyor, telefonları dinleniyor. Roman bu açıdan çok başarılı, bütün baskı rejimlerinde olduğu gibi komünist iktidarların paranoyak yapısını, birbirini ispiyonlamayı iş edinmiş halkını, toplumsal olarak gelişen güvensizliği çok inandırıcı şekilde anlatıyor. Aslında komünistliğin uğruna yapıldığı söyleniyor her şey. Şeytan, büyük hayranlık duyduğu şaire ve en yakınlarına ihanet ederken kendini dava açısından haklı görüyor: “Aslolan devrimin, komünizmin geleceğiydi, bireyler değil.” Birkaç sayfa sonra tekrarlıyor: “O komünistti, Stasi’de çalışanlarsa memur. Görevliydiler eninde sonunda, o ise militandı, daha doğrusu bir ‘eski tüfek’. Ne yapmışsa inancı uğruna yapmıştı.” Yine bir kaç sayfa sonra, “Şeytana sattın kendini! Tamam da, diye düşündü, ne yaptıysam komünizmin bekası için yaptım. Bizi koruyup kollayan devletin güvenliği için.”
Romanı okurken bugünün gençlerinin, diyelim onsekiz ya da yirmili yaşlarında bir okurun, bu ihanetleri nasıl algılayacağını düşündüm. Bizler büyürken insanların telefonlarının ve evlerinin dinlediğini anlatan çok sayıda öykü duymuştuk. 2006 yapımı, ‘Başkalarının Hayatı’ (yön.: Florian Henckel von Donnersmarck) adlı Alman filmi, 1984 yılında Doğu Almanya’daki istihbaratın inanılmaz boyutlarını, hemen her aydının sürekli gözetlendiğini ve dinlendiğini anlatıyordu. En ilginç yanı, iktidarın baskı altında tuttuğu aydınların büyük bir kısmı Marksist-Leninist felsefeye bağlılardı. Bu durum elbette anlamayı güçleştiriyordu, düşman dışarda uzakta değildi, yanı başımızdaydı; herkes düşman olabilirdi. 

Faşist imgelere gönderme
Nedim Gürsel bu konuyu çok doğru noktalarından yakalayarak anlatmayı başarıyor. “Yirminci yüzyıl ne çok şey bekledi yazarlarında, şairlerinden, her biri aynı telden çalan düşünürlerinden. Hem kitap yazacak, türkü çağıracak, yol gösterip halkı aydınlatacaklar, hem de ruhların mühendisliğine soyunarak yeni bir düzen kruacaklardı.” Gerçekten de yirminci yüzyıl aydını ülkesini ve dünyayı değiştirmek için çıkıyordu yola. Bir yanda bireyler, bugün naif gelebilecek bir dünya idealiyle hareket ediyor, diğer yanda kan akıtarak, işkence çekerek yapılan devrimler iktidara ve diktatörlüğe dönüşüyordu. İdeallerle başlayan düşünsel ve felsefi olan, yerini sınırlamalarla dolu iktidarlara bırakıyordu. Nâzım Hikmet gibi şair ve yazarlar ise yolun başında olduklarını düşünerek her şeyin zamanla düzeleceği inancıyla ideallerine tutunmaya çalışıyorlardı.
Romanda içiçe geçen, birbirine karışan idealleri en iyi belki bu satırlar anlatıyor: “Sıradan bir komünistin, koltuk altında ekmek, cebinde gazete, başında siyah kasketiyle evine dönerken bir yokuşa durduğu sanısına kapıldım. Bıyıkları Stalin’inkileri aratmayacak ölçüde sarkmıştı puslu havada. Evet, hava pusluydu, çünkü kurt gibi komünist de puslu havayı sever. Ve yürürken ardına bakar sürekli. Acaba izleniyor muyum diye? Ne var ki ülkeye komünizm geldiğinden kahramanımız ardına değil önündeki yokuşa bakıyordu. Yokuş da zorlu mu zorluydu, çıkmakla bitmeyen, insanın ömrünü tüketen cinsten.” Yazar, bu satırlarda bilinçli olarak solcu bir tiplemeyi yaparken, “sarkık bıyık”, “kurt gibi” deyimleriyle bir dönemin faşist imgelerine gönderme yapıyor.
Nedim Gürsel bu yeni romanında farklı motifler içinde aynı temayı çeşitlemeler şeklinde ele alıyor. Romandaki ana ve yan karakterler melek-şeytan karşıtlığını net görmemizi sağlıyorlar. Örneğin muhbir sadece Nâzım karşısında değil, devrimci yeğeni karşısında da aynı zıtlığı yaratıyor. Elbette bu iyiler kötülere karşı klişeleri ile verilmiyor, iyi ile kötünün karıştığı kaos olarak anlatılıyor. Şeytan aynı zamanda çocukluğunda “melek” denilen biri; şeytan olarak görev yaptığında da aslında kendini komünizmin meleği (kurtarıcı melek ya da kendine birkaç kez dediği gibi “kurtarıcı”) olarak görüyor. Romanın mekan olarak Berlin’de geçmesi de kuşkusuz zıtlığı arttıran bir unsur oluyor; onlarca yıl şizofrenik bir kişilik bölünmesi yaşamış şehir, komünizmin parçalanış öyküsünün en doğru simgesi üstelik.
‘Melek, Şeytan ve Komünist’, geniş bir zaman dilimi içersinde gelişen, yer yer kopuk öykülerden oluşsa da özellikle son bölümünde bütün ucu açık kalmış iplerin kusursuzca bağlanışını görmek, her şeyi yerine oturtuyor. Bir dönemi bazılarımız hatırlamak için okuyacağız bazılarımız da öğrenmek için. 

MELEK, ŞEYTAN ve KOMÜNİST
Nedim Gürsel
Doğan Kitap
2011
340 sayfa
20 TL.


Komutanın nutuk atması bekleniyordu
Kudamm’da yürüyordu. Yürürken de eski günler düşüyordu aklına. Berlin’de değildi sanki, Kandilli’de, Kuleli’de, sonu “li”yle biten mekânlarda dolaşıyordu, belleğinin dolambaçlı yollarında. “Lili!” diye çağırıyordu biri, dönüp bakınca kimseyi göremiyordu. “Lili Marleen değil Kuleli’li, Kandilli’li Lili!” Paltosuna sarılmış, bir an önce evde olmak için hızlı adımlarla yürüyen siyah şapkalı adamdan başka kimse yoktu kaldırımda. Geniş cadde neredeyse bomboştu, iki katlı otobüsler geçiyordu sık sık, içlerinde birkaç yolcu ya var ya yoktu. Yine de izlendiği kanısındaydı. Bunca yıllık deneyim yanıltmaz, izleniyordu evet. Telefondaki tehditkâr ses kulağının dibindeydi. “İki kurşunla bitireceğiz işini. Biri kafana, öbürü kıçına!” Şaka sanmıştı önce, yoksa kim arar sabahın köründe. Dün böyle başlamıştı güne, neyse ki bu sabah ne arayan olmuştu ne soran. Apartman için bile aramıyorlardı artık. Hava yine dona çekmiş, caddenin trafiği azalmıştı. Onun gibi kaldırımda yürüyenler de. “Yine zehroldu şarabım!” Şarabının zehrolduğu falan yoktu, Hasret İmbiss’te yine iki tek öğle rakısı atmıştı o kadar. Eski günlerin anısıyla birlikte eski şarkılar da geliyordu dilinin ucuna, o kederli, eski güfteler. Ve köfteler. “Ich möchte fünf köfte!” En iyisi şakaya vurmak işi, aklını gün boyu o sesle bozacak değildi ya.
Yazara verdiği raporların gerçek değeri hakkında kuşkuluydu hâlâ. Ortalıkta böyle başıboş dolaşması, kahvelerde pineklemesi belki de ona rastlayıp raporları nasıl bulduğunu sormak içindi. Çok önemli olduklarını, ne var ki okurken parça bölük bir izlenim uyandırdıklarını söyleyecekti eğer karşılaşırlarsa. Karşılaşıp da geçen gün Dressler’de yaptıkları gibi birbirlerini tartarak aynı oyuna yeniden başlarlarsa. Yazar, raporlar arasında bağ kuramadığından yakınırsa eski bir anısını anlatarak karşılık verecekti. “Bağlayamadınız demek,” diyecekti, “haklısınız. Zor zanaattır bağlamak. Hem böyle her şeyin kopuk kopuk olması daha güzel değil mi? Bağlayıp da ne olacak!”
“Bağlayamadım arkadaşlar!” diye bağırmak geldi içinden, ama kime? Sonra da bir kahkaha atmamak için kendini güç tuttu. Derken kahkahayı koyverdi gitsin. Onun böyle kendi kendine güldüğünü gören biri dönüp baktı. Bir başkası koşar adım uzaklaştı önü sıra. Merakla bakmaları umurunda değildi, şeytan görmüş gibi kaçmaları da. Tımarhaneye kapatmasınlar da. Kapatılmadığı bir tımarhane kalmıştı zaten bir de tabutluk. “Bağlayamadım arkadaşlar!” diye bağırdı yüksek sesle. Bu kez dönüp bakan kimse olmadı. Önü sıra koşar adım uzaklaşan da. Harp Okulu’nun içtima alanını anımsadı.
Toprak zeminde toplanmış komutanın nutuk atmasını bekliyorlardı. Yeni üniformaları içinde pırıl pırıldılar. Hep bir ağızdan söyledikleri marştan mülhem “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıydılar”. Postallar boyanmış, boyun bağlar sıkılmış, tüfekler omuza asılmıştı. Her an uyarılmaya hazır erkeklik organları gibi kasaturalar belden aşağı sarkıyordu. Sevinç içindeydiler. Yeni bir hayat vardı önlerinde. Harbiye birinci sınıf öğrencileriydiler. Komutan kürsüye çıktığında esas duruşa geçtiler. Ve dikkat kesildiler. Komutan şöyle bir baktı, alanı dolduran müstakbel subayları uzun uzun süzdükten sonra konuşmaya başladı. Kurduğu ilk cümle etkileyiciydi doğrusu, yaklaşmakta olan savaşın ayak seslerinden ve kutsal vatan topraklarından söz eden bir retorik de içeriyor ne var ki bir türlü sonu gelmiyordu. İlerde ordu saflarına katılacak Harbiyelilerin disiplininden, yurtseverliğinden, cesaretinden, vatanın bölünmez bütünlüğünden dem vuruyor, bağlaç ve ünlemler arasında mekik dokuyor, sesi mikrofonda bir alçalıp bir yükseliyor, bazen iyice çığrından çıkıyor ama noktayı bir türlü koyamıyordu. Nutkun en ateşli anında birden duruvermişti komutan. İçtima alanını derin bir sessizlik kaplamıştı. Şafakta çırılçıplaktı tepeler. Kavaklar sabah yelinde hışırdıyordu. Esas duruşta çakı gibi komutanın nokta koyup ikinci cümleye geçmesini bekliyorlardı ama nutkuna çok fiyakalı, rütbeli erkâna özgü o uzun cümlelerden biriyle başlayan komutanın nutku tutulmuş-tu nedense. Sert bakışları yumuşamış, onulmaz bir çaresizlik belirmişti yüzünde. Neden sonra, yutkunarak, “Bağlayamadım arkadaşlar!” diyebilmişti, “Kendinize mukayyet olun!” Ve apar topar inmişti kürsüden. Onlar da, bir ağızdan, “Sağol!” diye bağırdıklarında yer gök inlemişti.
Kitaptan

Nedim Gürsel kitaplığı
Derin Anadolu
Türkiye Yaşlı Avrupa’ya Genç Damat
Hatırla Barbara
Yaşar Kemal
Dünya Şairi Nâzım Hikmet
Boğazkesen
Yedi Dervişler
Başkaldıran Edebiyat
Öğleden Sonra Aşk
Bozkırdaki Yabancı
Resimli Dünya
Çıplak Berlin
İzler ve Gölgeler
Sağ Salim Kavuşsak
İlk Kadın
Paris Yazıları
Bir Avuç Dünya
Cicipapa
Uzun Sürmüş Bir Yaz
Güneşte Ölüm

Nedim Gürsel’in eserleri Doğan Kitap tarafından yayımlanmaktadır.


İlk yazısı 1966 yılında Yeni Ufuklar dergisinde yayımlanan Nedim Gürsel, çok sayıda edebiyat dergisinde, öykülerinin yanı sıra, çağdaş düşün ve edebiyat akımları üzerine kaleme aldığı yazılarıyla da yer aldı. İlk Kadın adlı öyküsü İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından 1995’te sahnelendi. Radio France Internationale’de ve Berlin Radyosu’nda programlar hazırlayan Nedim Gürsel’in öykü, roman ve incelemeleri, başta Fransızca olmak üzere on iki dile çevrildi. Eserleri, Boğaziçi, Sorbonne ve Nanterre üniversitelerinde yapılmış çok sayıda doktora tezine konu oldu.