O eşarp ki...

O eşarp ki...
O eşarp ki...

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Ayşe Kulin yeni romanı 'Gizli Anların Yolcusu'nda toplum baskısıyla kâbusa dönen hayatları, harcanmış çocuklukları, ailelerin sır dolu dünyalarını anlatıyor. Romanda pek çok simge kullanılmış; biri de, bir eşarp...
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE / Arşivi

Yazarların romanları yeni yayımlandığında gazetelere söyleşi vermeleri doğru mu, yanlış mı düşünmek gerek. Kitabın satışı, yaratacağı sansasyon ve ticari başarı için belki yerinde, öte yandan kitabın iyi niyetli okuruna yapılan bir haksızlık aynı zamanda. Henüz kitabın kapağını açmamış okura kocaman başlıklarla romanın gerilimli bir noktasının aktarılmış olmasından söz ediyorum. Halbuki konuyu roman akışı içinde öğrenecek okur için öylesine değerlidir ki kendisinin yaptığı keşifler, bunun yıkılması romandan alınacak hazzı mutlaka azaltacak ya da yok edecektir. Ayşe Kulin’in yeni romanı ‘Gizli Anların Yolcusu’nun başına böyle bir olay geldi. Ben romanı gazete manşetlerinden önce okuduğum için şanslı sayılırım, ne yazık ki henüz kitabı okumamış olan sizler belki konusunu bilerek (benim yüzümden olmayacak bu sefer!) başlayacaksınız okumaya. Kitabın ilk 150 sayfasında hınzırca gizli kalmayı başaran ana motif sadece koca manşetlerle duyurulmakla kalmadı, kitap çevresinden uzaklarda tartışma bile yarattı.
‘Gizli Anların Yolcusu’ bugünün İstanbul ’unda geçen bir roman. Gerçek anlamda tam bugünleri anlatıyor. Trafiği, kalabalığı, Asmalı Mescit’te sokaklardan kaldırılan masalarıyla İstanbul’da yaşayan herkese çok tanıdık gelen sahnelerle dolu roman. İstanbul Kitap Fuarı’nın başlangıç günlerinde de sona eriyor romanın konusu, kitap da tam bugünlerde piyasaya çıktı. Böylece kurgu gerçek birbirine karışıyor. 

Cinayet/intihar/kaza?
Roman, bir ölümle başlıyor. Bu ölümün bir cinayet mi, intihar mı yoksa bir kaza mı olduğunu söylemeden birkaç yıl öncesine dönüyor anlatı. Olaylar, bir yayınevi ve matbaa sahibi, kırklı yaşlarındaki İlhami’nin çevresinde gelişiyor. İlhami kendini “sıradan” bir adam, hayatını da “sıkıcı” olarak niteliyor: “...bundan böyle iş ağırlıklı, sıkıcı hayatımla yetinecektim, iş-metres-ev üçgenimde. Hiç teselli mükafatım yok muydu? Olmaz olur mu, hâlâ güzel ama elimi sürmediğim bir karım, âşık olmadığım, nerdeyse zorla seviştiğim bir metresim vardı. Benim ikramiyem de buydu işte!” İlhami’nin trajedisi küçük oğlunu bir trafik kazasında kaybetmesiyle başlıyor. O güne kadar karısı, iki çocuğu, işi ve dostları yolunda giderken, bu ani kazayla İlhami ve karısının hayatları sonsuza dek değişiyor. Ruh çağırma seanslarıyla kendini avutan karısı ve ergenlik çağındaki asi kızı ile de iletişim kurmakta zorlanıyor. Her biri kendi yalnızlıkları içinde sürükleniyorlar. Birbirlerine nasıl yardım edeceklerini bilemeden.
İlhami’yi ilk başlarda teselli eden ortağı Handan oluyor fakat bir zaman sonra fiziksel teselli, gizli ilişkiye dönüşüyor. İsteksiz olmasına ve Handan’ı çekici bulmamasına rağmen bu ilişkiden sıyrılamıyor İlhami. Roman bu noktada evli bir erkeğin iş arkadaşı, ortağı, metresi kadınla ilişkisi çevresinde dönecek sanıyoruz; “her seferinde Handan’ın çağrısına isteksizce ama mutlaka gidiyor, şarabımı ya da viskimi içiyor, sarhoş oluyor, Handan’la sevişmekten tuhaf bir haz alıp pişmanlık duyguları içinde evime dönüyordum” diye açıklıyor iş ortağıyla ilişkisini İlhami. Kendini “hep aynı hatta gidip gelen bir kara tren” olarak görüyor. “Ne mutlu ne de mutsuz!”
Hayatında yeterince karmaşa yokmuş gibi, her şeyi alt üst eden yeni bir ilişkiye giriyor. Bu sefer kıskanan sadece karısı ve kızı olmuyor, metresine de hesap vermek zorunda kalıyor. Romanın ortalarına kadar pesimist bir ruh haliyle tanıdığımız İlhami bu yeni ilişkiyle değişmeye başlıyor. Aslında ilk bölümlerde sıradan bir ortayaşlı olarak canlandırdığımız İlhami’nin çekici olduğunu, bembeyaz gülüşünü, çevresindekileri etkilediğini, özellikle birlikte çalıştığı gençlerin kendisini çok beğendiğini görmeye başlıyoruz. Hayatındaki değişiklik onun fiziksel değişimine de yansıyor. Çevresindekilerin beğenisi sıradan değil üstelik, yarım bıraktığı kahvesinin fincanını saklayacak kadar ileri bir tutku olduğunu kaçamak sahnelerden anlıyoruz.
Genelde aşk romanlarında bu türden kaçamak sahneler ince detaydır, Ayşe Kulin’in romanında ise iyice önem kazanıyor bunlar. Romanın ilk yarısında konunun hangi yöne gideceği hiç belli olmadığı için, okurun gözüne takılan bu türden sahneler ilerleyen sayfalarda anlam kazanıyor.
Romanın kahramanı İlhami’den söz ettik ama bir de romanın ortalarında iyice ortaya çıkan Bora karakterinden söz etmek gerekir. Bora, ilk başlarda çekingen, içe dönük biri olarak algılanıyor fakat romanın sonlarına doğru onu açgözlü ve hırslı olarak gördüğümüz sahneler çıkıyor. Marka saatlere ve lükse doymaması, hep hissettirdiği para hırsı, onun aslında aşktan başka şeyler peşinde olduğu izlenimi veriyor. Oğlunu kaybetmiş bir erkeğin babalık zaafını akıllıca kullandığı bile söylenebilir. Bu konularda karakterleri yargılamadan anlatmayı tercih etmiş Kulin; anlatıcının sınırlarını zorlamadan, onun bakış açısından çıkmadan anlatıldığı için, okur her karakter hakkında kendi görüşünü oluşturabiliyor. Örneğin İlhami’nin kızı hep sorunlu bir genç olarak görülüyor İlhami tarafından fakat okur aslında sorunun kızda değil, anne ve babasının yarattığı ortamda olduğunu anlıyor. 

Balkon korkuluğunun hikmeti
Bu romanın en ilginç yanlarından biri yazarın başarıyla kullandığı bazı simgeler. Kulin bu sayede romana boyut kazandırıyor. Çok sayıda simge var romanda ama benim en hoşuma gidenlerden biri balkon korkuluğu oldu. İki sevgili ilk öpüştüğünde aralarında buz gibi engel oluşturan balkon demiri sanki fiziksel bir engel oluşturuyordu. Romanın ilerleyen sayfalarında balkon demirleri ayrı anlamlar kazandı. Sonunda gerektiği yerde bedeni tutmayan yine balkonun alçak korkuluğu oldu. Romanda bir de eşarp simgesi çok yerinde kullanılmıştı. İlhami seyahatten dönerken karısı, kızı ve ortağına üç farklı renkte eşarp alıyor. Eşarplar birbirlerine dolandığı için bunların her birinin farklı renkte olduğunu sanıyor. Aslında hepsinin aynı renklere sahip, birbirinin eşi üç eşarp olduğunu fark etmiyor. Hayatındaki üç kadının ortak menfaatte buluştuğunu görüyoruz biz de bu sayede. Her bir kadın farklı şekilde kullansa da aynı eşarp onları bir şekilde birleştiriyor. Romanın sonunda eşarp yine üç kadın imgesini bir araya getiriyor ve önemli bir bilinmezin ipucu olarak dolanıyor İlhami’nin boynuna.
‘Gizli Anların Yolcusu’ romanının tanıtım metinlerinde kitaba bazı ek değerler yüklendiğini fark edebilirsiniz. Romanla ilgili olarak, toplumsal tabuları yıkmak, homofobiyi kırmak, yargı değerlerini zorlamak gibi konulardan söz edildi. Ben böylesi görevleri yüklenecek bir roman olduğunu sanmıyorum. Eminim Ayşe Kulin’in de böyle bir iddiası yoktur. Yazarın kendi hoşgörü sınırlarını zorlayan bir konuyla oynamaktan zevk aldığı hissediliyor bu romanda. Hatta bazı yerlerde okuru da zorlamaktan geri durmuyor fakat yüce bir amaç için yazılmış, tabu yıkıcı bir roman diye adlandırmak doğru gelmiyor bana. Son bir söz roman hakkında: Ayşe Kulin’in en iyi romanı.

GİZLİ ANLARIN YOLCUSU
Ayşe Kulin
Everest Yayınları
2011, 432 sayfa, 19 TL.