O gece rüyamda...

O gece rüyamda...
O gece rüyamda...
'Mihri Müşfik Hanım'ın İzinde', Mihri hanımın hayat hikâyesini anlatmıyor sadece. Emre Caner, Mihri hanım üzerine bir kitap yazmak isteyen Ulaş adında bunalımlı bir yazarı anlatıyor
Haber: Asuman Kafaoğlu-Büke / Arşivi

Öncü kadınların hayat hikâyeleri hep ilgi çekici olur. İlk Türk kadın ressamı Mihri hanım da yaşadığı çağın kadınlardan farklı bir cesarete sahip, dilediğince yaşamaktan çekinmeyen bir kadındı. Mihri Hanım’ın adını yıllar önce Selim İleri’nin bir oyunu (Mihri Müşfik: Ölü Bir Kelebek) sayesinde duymuştum. Hayat hikâyesini de bu hafta yayımlanan Emre Caner’in ‘Mihri Müşfik Hanım’ın İzinde’ adlı kitaptan biraz öğrenme fırsatı buldum... Emre Caner’in daha önce Osman Hamdi’nin hayat hikâyesini anlattığı ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Sadece ünlü ressamın hayatını anlatmakla yetinmeyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki kültür ve sanat politikalarını da anlamamızı sağlayan bir biyografiydi. Ressam, arkeolog ve müze kurucusu Osman Hamdi’ye ek olarak kültürel mirasın talan edilmesiyle mücadele eden birinin portresini çıkarmıştı Caner.
‘Mihri Müşfik Hanım’ın İzinde’den benzer bir sanat ortamını anlatmasını bekliyordum çünkü Mihri hanım, hem bir ressam hem de özgür bir kadın olarak hassas bir çağda yaşamıştı. 1886 yılında bir paşanın kızı olarak dünyaya gelmiş, Sultan Abdülhamit’in emrindeki saray ressamı Fausto Zonaro’nun öğrencisi olmuş, Roma ve Paris’te sanat eğitimi görmüş, yetenekli bir ressam olduğunu kanıtlamış bir kadındı. Aşk hayatının detayları bilinmese de, ünlü şairler, yazarlar, ressamlar ve diplomatlarla tanışıyor, sanat çevresinin merkezinde yer almayı biliyordu. Daha on yedi yaşındayken sahte bir pasaportla İtalya’ya kaçması ne denli gözü pek olduğunu göstermeye yetiyordu. Bununla birlikte kadınların eğitimli olmalarının önemini anlamış biri olmalı ki, İstanbul’a döndüğünde resim hocalığı yaparak ve İnas Sanayi-i Nefise’nin kurulmasında rol oynayarak çok sayıda ressam yetişmesine neden oldu. Öğrencileri arasında Fahrelnisa Zeid, Bülent Ecevit’in annesi Nazlı Ecevit ve benim özellikle çok sevdiğim Aliye Berger gibi ünlü ressamlar vardı. Bir başka öğrencisi en önemli kadın ressamlarımızdan biri olarak ün kazanan, çok genç yaşta ölen yeğeni Hale Asaf’tı. Mihri hanım çok sayıda genç kadına esin kaynağı olmuş, bir nesil kadının hayatını değiştirmesine yardım etmiştir. 

Ünlü portrelerin ressamı
Mihri hanımın az bilinen resimlerine bakmak için güzel bir neden oldu Emre Caner’in kitabı. Bazı tablolarının neden daha ünlü olmadığını anlamak kolay değil, örneğin bir süre Cumhurbaşkanlığı köşkünde durduktan sonra Arnavutluk kralına hediye edilen Atatürk portresi ya da Tevfik Fikret’i yaşlılık günlerinde tasvir eden çok başarılı resmi, daha tanınır olmayı hak eden çok güzel eserler. Mihri Müşfik’in resimleri arasında Papa XV. Benedict’in bir portresinin olduğu ve Vatikan’a giren ilk kadın ressam olarak kayda geçtiği de bilinir.
‘Mihri Müşfik Hanım’ın İzinde’, başlığın da belirttiği gibi, Mihri hanımın hayat hikâyesini anlatmıyor sadece, Caner Mihri hanım üzerine bir kitap yazmak isteyen Ulaş adında bunalımlı bir yazarı anlatıyor. Ulaş, kırk iki yaşında, ticari romanlar çevirerek geçimini sağlayan, genç sevgilisi tarafından yeni terk edilmiş bir erkek. Aslında bu kitap Mihri hanımı değil, Ulaş’ı anlatıyor. İlk başlarda paralel anlatılar gibi görünüyor fakat romanın temelinde Ulaş ve terk ediliş hikâyesi yer alıyor. Ulaş’ın sosyal çevresi yok, tek dostu Beyoğlu’nda bir kitapçı dükkanı olan Rıfkı Hoca. Mihri hanımın hayat hikâyesini kurgularken en çok yardımı yine Rıfkı Hoca’dan görüyor. Her yazarı, her kitabı, her alıntıyı bilen biri olarak Ulaş’ın araştırdığı konu hakkında gerekli olan kitabı zorlanmadan raftan çekip verebilen bir sahaf. Ulaş, kitabı için araştırma yaparken Mihri hanımın yaşadığı yerlerde geziniyor. Doğduğu mahalleler, Kadıköy ve İstanbul’da yaşadığı yerler arasında dolaştıktan sonra ressamın izini takip ederek önce Roma’ya sonra Paris’e gidiyor.
Romanın kahramanı Ulaş Mihri hanımın izinde Avrupa kentlerinde gezerken aslında Mihri hanımın ruhunu hissettiren ne bir olay ne de bir nesneyle karşılaşıyor. Sadece ressamın yaşadığı evin önünden geçişine ve gizlice yukarı katlara çıkışına tanık oluyoruz. Romanda hep Ulaş’ın yaşadıklarının bir şekilde araştırdığı hayatla bir bağlantı kurması bekleniyor. Romanın sonuna kadar terk eden sevgili ile Mihri hanım arasında bir bağlantı ya da benzerlik kurulacağını sanarak okuyoruz fakat paralel hayatlar arasında bağlantı olmuyor. Bu yüzden de Ulaş’ın yaşadıkları romanın merkezine yerleşemiyor; onunla ilgili satırları okurken hep ne zaman Mihri hanımın hayat hikâyesine döneceği bekleniyor sadece.
Biyografi yazarlarını bekleyen en önemli tuzak, gerçeklik bağlantılarını kurguya yedirememek olur. Bu kitapta benzer bir sorun yer alıyor. Romanın 11. Bölümü, “O gece rüyamda Rıza Tevfik’i gördüm” sözleriyle başlıyor. Rüyayı gören roman kahramanı ben-anlatıcı Ulaş, gördüğü kişi ise gerçek bir kişi. Rüyalarda gerçeklerin olduğu gibi anlatılmadığı, saptırıldığı göz önüne alınırsa, rüya içinde Rıza Tevfik’in söyledikleri tamamen fantazi olma niteliği taşıyabilecek sözlerdir. Oysa gerçek, bilinen, tarihi bir kişiliğe bunu yapıyorsanız ve gerçek bir insanın biyografisinde buna izin veriliyorsa, okur açısından çok akıl karıştırıcı bir durum yaratabiliyor. Böyle bir bölümde Rıza Tevfik yerine kurgusal bir karakter yaratmak, hatta Sokrates’i canlandırmak daha akıllıca olabilirdi.
Mihri hanımın öyküsü roman ile biyografi arasında sıkışmış görünüyor bu kitapta. Aslında yazar hiç kuşkusuz bunun farkında, eski sevgili yeniden karşısına çıkıp “Roman mı olacak biyografi mi?” diye sorduğunda “O an’a kadar hiç düşünmemiştim yazdıklarımın nasıl adlandırılacağını. Umrumda da değil gerçi eleştirmenlerin ne diyeceği” diye duygularını ifade ediyor. Aslında romanın sonunda bir itiraf niteliğindeki bu sözler, yazarın endişesini dile getiriyor. Kaldı ki, bu sözler yazıldıktan sonra eleştirmenin bunu dile getirmesi de yersiz olur! Bu kitapta benim eleştireceğim tek şey, Mihri hanımın hikâyesinin belki toplam birkaç sayfa ötesinde bahsedilmemiş olması. İlgi çekici bir dönemde, çağdaş sanatın başkenti sayılan Paris’te, biraz anarşist, çokça da bohem bir kadın olarak Mihri Müşfik hanımın öyküsü sadece özetlenerek verilmiş olması bir hayal kırıklığı yaratıyor. Belki en doğrusu bu kitabı biyografi beklentisiyle okumamak, bir roman olarak tadına varmak. Yine de ilginç hayatıyla Mihri hanım okurların ilgisini çekecektir.

MİHRİ MÜŞFİK HANIM’IN İZİNDE
Emre Caner
Kapı Yayınları
2011, 182 sayfa, 12.5 TL.