O yıllarda biz

O yıllarda biz
O yıllarda biz

Oya Baydar(solda), Melek Ulagay

'Bir Dönem İki Kadın'da, Oya ile Melek, hayatlarına giren erkekleri; ailelerini, anne oluşlarını, genç kızlık yıllarını; örgütleriyle ilişkilerini yüceltmeden ve yerin dibine batırmadan eleştiriyorlar
Haber: İPEK ÇALIŞLAR / Arşivi

Melek Ulagay-Oya Baydar kitabını okuma faslıma bol gözyaşı eşlik etti. Kırk sene öncesine çıktığım gergin yolculukta, Oya’nın Yeni Ortam gazetesine girişini anlattığı bölümde soluklandım ve telefona sarıldım. “Cinnet geçiriyorum. Ne tuhaf solcularmışız biz… En çok senin gazetecilikte karar kılışını kıskandım. TRT’de çalışırken hapsi boyladığım günlerde, sen gazeteciliğe başlamışsın” dedim Oya’ya... Hapis yattığım Ankara Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda öğleden sonra kantine ısmarlanan bir çaydanlık çay eşliğinde topluca Yeni Ortam gazetesini okuma keyfi yapardık. En merkezi ranzanın ikinci katına tüneyen bir kişi gazeteyi eline alır ve herkesin duyacağı bir tonda yüksek sesle okurdu. Oya’nın yazdıklarını, öteki köşe yazarlarını ve bize umut veren haberleri tartışırdık. Ama, beni heyecanlandıran şey hafızamda canlanan bu sahne değildi; Ben Oya’nın cunta koşullarında siyasi mücadele girişimine heyecanlanmıştım. Demek ki, imkânsız değildi. 

Yeraltı sevdası
12 Mart askeri müdahalesinin ardından, Melek Ulagay’ın dahil olduğu harekete katılmıştım. Cuntaya karşı apartman kapılarına birkaç pul yapıştırdığımı hatırlıyorum. Ama galiba hepsi hepsi o kadardı. Nedense kavga zeminini yeraltında aramıştık. Yakın çevremde, geleceği parlak üniversite asistanlarıyla yeni göreve başlamış devlet memurları vardı. Üç kişilik hücrelerle yeraltı kavgasına hazırlanıyorduk. 68 bir siyasi mücadeleler arenasıyken nereden çıkmıştı bu illegal mücadele tutkusu? Silahımız, mermimiz yoktu. Arkamızdan gelecek kimse de yoktu. Biz yine de bir devrim hayaliyle yanıp tutuşuyorduk. Herhalde Latin Amerika’ya özeniyorduk.
Melek çok güzel anlatıyor, silahlı mücadeleyi savunan ama silah ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir örgüt olduğumuzu. Onca yürüyüş, sendika mücadelesi, gençlik mücadelesinden geçmiş bizler; 68 günlerinin kararlı militanları olarak darbe günlerinde kendimizi telef edecek etkisiz bir mücadeleye girişmiştik. 12 Mart askeri darbesi siyasi muhalefet yoluyla geriletilemez miydi? 26 Nisan’da sıkıyönetim ilanına kadar, yani ilk 40 gün içinde hemen herşey serbestti. 12 Mart’a karşı bir yürüyüş yapmak acaba hiç aklımızdan geçmiş miydi? Hani o pek övündüğümüz İmran Öktem yürüyüşü, Tuslog yürüyüşü gibi eylemlerimiz nerede kalmıştı? İllegal mücadeleye geçmeyi bizi koşullar mı zorlamıştı yoksa derin bir basiretsizlik ve simsiyah bir siyasi körlük mü ?
12 Mart’a karşı olduğunu açıklayan sol grup olmuş muydu? Oya Baydar, Behice Boran’ın ilk günden karşı çıktığını anlatıyor. Ama demek ki bu karşı çıkış da herkesi sarsacak yakıcılıkta değilmiş… Milliyet gazetesi arşivinden o günün gazetelerine bakınca gördüm ki, parlamentoya ve hükümete gözdağı veren askeri muhtıra genel bir memnuniyet uyandırmış. Parlamenter rejime düşmanlık öylesine büyükmüş ki, askeri darbeyle kavga gündeme bir türlü gelememiş. Gerçekleri kavradığımızda da iş işten geçmiş. 

Dağa çıkan kız…
12 Mart’ın ilk günlerinde hapse giren, tahliye edildikten sonra da siyasi mücadele yürüten solculardan biri olan Oya Baydar nadir rastlanan kadın şeflerdendi. Örgüt çağrısına uyarak dağa çıkan Melek Ulagay ise şef değil, parti üyesi bir militandı. Ama dağa çıkacak kadar esaslı bir militan… Melek’in dağ günlerini okurken durakladığım bir an oldu. “Mehtap var, büyüleyici geceler. Biz konuşuyoruz da konuşuyoruz. Neden oradayız, ne bekliyoruz? Doğu (Perinçek) birşey bekliyor sanki; ordudan gelecek bir hareket beklentisi mi, köylü devrimi mi, yoksa sadece orada saklanıyor muyuz?” Bu sorunun o günlere dair en can alıcı soru olduğunu düşünüyorum. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi adıyla illegal bir parti oluşturan bu gençler gerçekten Beşparmak Dağları’nda ordudan gelecek bir hareket mi bekliyorlardı? Onu, Beşparmak Dağları’ndan şehre geri gönderen şefler şöyle demişlerdi: “Sen artık çok fazla şey biliyorsun, dikkat et!” Şimdi düşünüyorum da Melek çok fazla ne biliyordu? Kalacak sekiz-on dost evi ile dağdakilerin kimlikleri dışında bir şey mi biliyordu? Hiç sanmıyorum.
Bizlere işkence eden Kontrgerilla sorgucuları da ifadelere baktıklarında hayal kırıklığına uğramış olmalılar. Ne muhteşem bir eylem planı, ne ürkütücü bir suikast planı, ne de büyük bir yabancı devlet ile işbirliği planı… Hiç ama hiçbiri yoktu. Sadece adresler… Evlerden toplanıp elektrik işkence yapılacak kadınlarla ve erkeklerin adresleri vardı. Yani bir dayanışma çevresi..
Mayıs 1972… TRT’den alınıp götürüldüğüm, yani polisin eline düştüğüm felaketler ayı, dağlarda, derelerde, kıstırıldıkları evlerde ve idam sehpasında öldürülenler… Adını, yüzünü, dostluğunu bildiğim insanlar…
Götürüldüğüm hapishanede Oya Baydar’dan izler kalmıştı. Onunla birlikte yatan kızlardan birkaçı hala hapishanedeydi. Geçmiş zamandan anılar anlatılırken Oya’nın, Behice Boran’ın adları sık sık geçerdi. Anayasa Mahkemesi TİP’i kapatmış, Behice Boran aramıza katılmıştı. Neyse ki Oya’nın başına yeni bir bela açılmadı.
Zindanın kapısı her açıldığında içeriye TİİKP davasından yeni kadınlar gelirdi. Bizim grup mahkemelerde kendini tecrit eden inanılmaz bir sekterlik içinde ‘kan kırmızı’ bir çizgi izlemekteydi. Her ayağa kalkan, “Mesleğin nedir?” sorusuna “Ben ihtilalci komünistim” cevabını veriyor, böylece tahliye edilmek yerine cezaevine geri gönderiliyordu. 

Ve dışarısı...
Kendisine verilen saçma emirlerin sayısının giderek kabardığını gören Melek, insanları kurtarma ütopyasının insanları mahvetme kavgasına dönüştüğünü anlamıştı Beşparmark ekibi ve Ankaralılar yakalanınca, gönül verdiği Bora Gözen’le birlikte sınırdan geçip önce Halep, sonra Beyrut’a Filistin kamplarına gitmişti. Örgütün gaddar yüzüyle karşılaşınca örgütten ayrılmıştı. Bora’nın ve … arkadaşımızın ölüm haberini biz hapishanede öğrenmiştik. Sarılık iken Bora benim evimde misafir kaldığı için poliste epey eziyet görmüştüm. Filistin kampında Melek adında bir de kadın gerilla olduğundan kimsecikler söz etmemişti. Ben Melek’in yaşadıklarını yıllar yıllar sonra kendisinden dineleyecektim. Oya Baydar ile 1990 yılında, o sürgündeyken Almanya’da tanıştık. Eşi Aydın Engin’in ‘Ben Frankfurt’ta Şöförken’ adlı kitabını okuyunca telefonla onları aradığımı hatırlıyorum. O sırada biz de Hamburg’da yaşıyorduk, onları evimize davet ettik ve birkaç günü beraber geçirdik. Aramızdaki siyasi duvarlar Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile birlikte eriyip gitmiş, pek çok konuda benzer düşünür olmuştuk.
‘Bir Dönem İki Kadın’ı, kitap okur gibi değil de, yaşar gibi okudum. Oya ile Melek’in, hayatlarına giren erkekleri; ailelerini, anne oluşlarını, genç kızlık yıllarını anlatmalarını; örgütleriyle ilişkilerini yüceltmeden ve yerin dibine batırmadan eleştirmelerini çok sevdim. 12 Mart ve 12 Eylül günlerini nedense bugüne kadar çoğunlukla erkekler yazmıştı. Slogan genelde “Devrimciler Ölmez” biçimindeydi. Bu kez devrimcilerin de sıradan insanlar olduklarını ve ne yazık ki öldüklerini okuduk. Türkiye sol hareketine gerçekçi bir pencere açan, kadınları da görmemizi sağlayan Oya Baydar ve Melek Ulagay’ın ellerine sağlık.

BİR DÖNEM İKİ KADIN
Melek Ulagay, Oya Baydar
Can Yayınları
2011
435 sayfa
26 TL.