Okuduğum kitaplar...

Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

Bodrum’a gidişlerimde, eskiden, kitaplar az, giyecekler çoktu. Sonra giyecekleri azalttım; kirlenen gömlek, pantolon elde yıkanabiliyor, kızgın güneşte çarçabuk kuruyor. Kitapları çoğalttım; kitaplara –her zaman - daha çok ihtiyaç duyduğumu altmışıma varırken anladım.
Uzun yıllar geçti, nice yıllar, Conrad’ın ‘Nostromo’sunu Bodrum’da okumuştum, Halikarnas Balıkçısı’nın yarım kalan çevirisi: “Körfezi kuşatan kıyılar her tarafta dimdiktir. Sulaco Limanı ağzının karşısına düşen ve tam bulut perdesinin dışında güneş ışığında yıkanan üç adacık, İsabeller adını taşır.” Eşsiz bir çeviridir. (Bu romanın bütününü okumak için Mehmet H. Doğan’ın çevirisini epey bekledim...)
‘Nostromo’yu o eski Bodrum’da, erden Bodrum’da, tenha dalgakıranda okumuştum, akşamüzerleri. ‘Her gece Bodrum’u yazmaya çalışıyordum. Bir iki yıl sonra ‘Kirli Ağustos ’la gittim. Edip Cansever’in bu eserine hâlâ âşığım.
Bu yıl, söyledim, çantamda epey kitap . Son anda, yanıma aldığım ‘Panorama’yı tümden okuyamadım. Yakup Kadri’nin romanını aslında ikinci kez okuyorum; mutlaka bitireceğim. ‘Panorama’ ilginç bir roman. Gençliğimde, ilk okuyuşumda, yavan gelmişti. Küçük küçük oluntular art arda dizilmiş...
Bu kez o küçük küçük oluntularla romancının daha o zamanlar, 1940’ların sonunda bir ‘ırmak roman’ denemesine girişmiş olduğunu fark ettim. ‘Panorama’ için beni uyaran değerli dostum İnci Enginün’dü; “Yeniden okuyun” dedi. Yakup Kadri’nin göçen Kemalizm’e bir ağıtı sayıyordu romanı.
Bu anlamda derin kaygılar söz konusu. Ne var ki, Ebedi ve Milli Şef dönemlerine, o dönemlerin toplumsal yaşamasına şaşırtıcı, ağır yergiler de söz konusu. Olumsuz eleştiriler demiyorum, çünkü yazar git git ‘çıkar politikaları’nı sivri dille sergiliyor. Bizi bugüne getiren sebeplerin sanki ilk gözlemcisi ‘Panorama’.
Rilke’nin ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı kim bilir kaçıncı kez okudum, tümünü, Behçet Necatigil’in eşsiz çevirisinden. Bu büyüleyici eser için, 1970’lerin başındaydı, Memet Fuat bana, birkaç kuşağın başucu kitabı demişti. Öz edebiyatla haşır neşir o kuşakları içim titreyerek andım, bugünün çok satar peşindeki okurlarıyla kıyaslayarak.
Ne kadar isterdim bu yaşımda da aşağıdaki satırların uygulayıcısı olmayı!:
“Ah Malte göçüveriyoruz; bana öyle geliyor ki herkes dalgın ve meşgul; gidişimizin farkında değiller bile. Sanki bir yıldız akıyor da, görmüyor kimse ve kimse bir niyet tutmuyor. Bir şey dilemeyi unutma, Malte. İnsan, dilemeyi elden bırakmamalıdır. Bence gerçekleşme yoktur, ama uzun süren, bütün bir ömür boyu devam eden dilekler vardır; öyle ki insan onların gerçekleşmesini beklemez zaten.”
Uzakta Didim’in kırpışan ışıklarına bakarken ben hâlâ bekliyordum galiba. Bu yüzden niyet tutmuyordum...
Yanımda üçüncü kitap en yeni basımdı: ‘Lizbon’a Gece Treni. Pascal Mercier yazmış, hiç tanımadığım bir yazar. İlknur Özdemir çevirmiş, her çevirisini ille okuduğum çok usta bir çevirmen. Kırmızı Kedi geçen ay yayımladı bu romanı. Ömer Türkeş ve Ömer Erdem Radikal Kitap’ta övgüyle söz açtılar.
Ben de çok sevdim ‘Lizbon’a Gece Treni’ni. Önce Bodrum’da bitiremem sandım, hepi topu on gün tatil, roman handiyse 400 sayfa. Ama öyle olmadı, her öğleden sonra günbatımına kadar okudum ‘Lizbon’a Gece Treni’ni. Pascal Mercier roman sanatının belli başlı yapıtlarını özümsemiş bir yazar. Uzak çağrışımlar, derin iz sürüşlerle sizi hem bildiğiniz, tat aldığınız, hem de taptaze bir roman/romanlar dünyasına çekip götürüyor. Dahası soluk soluğa bırakıyor.
Gregorius’un Lizbon’a fırlayıp gidişini düşündüm boyuna. Hepimizin nerelere fırlayıp gitmemiz gerektiğini...

Gündeş öneriler:
a) Bir Şiir Eleştirmeni Olarak Nurullah Ataç, Şerife Çağın, Dergâh Yayınları, 2012.
b) Büyük Deniz (Akdeniz’de İnsanlık Tarihi), David Abulafia, Gül Çağılı Güven’in çevirisi, Alfa Yayınları, 2012.