'Olanaksız'la yaşamanın ağırlığı

'Olanaksız'la yaşamanın ağırlığı
'Olanaksız'la yaşamanın ağırlığı
Charles Dickens'ın enfes bir büyüme hikâyesi anlattığı romanı 'Büyük Umutlar', Alfonso Cuarón tarafından modernize edilirken ruhunu kaybetmiyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Charles Dickens, kendi döneminin en büyük yazarı olmakla kalmayıp, “her devrin yazarı” olmayı da başarmış bir “dev” kuşkusuz. Yediden yetmişe edebiyat tutkunlarının yakın takibe almaktan bıkmadıkları yazar, kısa hikâyeleri ve oyunları da olmasına karşın, özellikle dünyayı peşine takan romanlarıyla kapımızı çalar sık sık. Gerçekçi tonlara sahip bu metinler, mizahla içli dışlı özellikleri ve karakterlerin sosyal konumlarının derinlemesine irdelenmesiyle de öne çıkar. Kariyeri boyunca her biri edebiyat tarihinin köşe taşları haline gelmiş ‘Oliver Twist’, ‘İki Şehrin Hikâyesi’ (A Tale of Two Cities), ‘Bir Noel Şarkısı’ (A Christmas Carol), ‘David Copperfield’, ‘Büyük Umutlar’ (Great Expectations) gibi başyapıtlar ortaya koyan Dickens, metinlerindeki kahramanların yaşadıkları iç çatışmaları merkeze alarak mükemmel karakter analizlerine de ulaşır. Belki de üstadı okura en çok yaklaştıran özelliği de budur.
Dickens’ın Aralık 1860’tan Ağustos 1861’e kadar geçen zaman aralığında “seri” olarak yayımlanan romanı ‘Büyük Umutlar’, “suçluluk” duygusuyla hayata adım atan bir çocuğun, yetişkinliğe uzanan süreçte bunu ‘aşk’la şekillendirip, sonrasında “güç”le anlamlandırmasını getirir önümüze. Küçük bir çocukken karşısına çıkan kaçak bir mahkûm, kahramanımız Pip’in yetişkinlikteki hayatını da belirleyen faktörlerden biri haline gelir. Aynı yaşlarda tanıdığı zengin ve şımarık Estella ise ona aşkı, aşk acısını ve “büyüme” sancılarını yaşatır. Hayatını kontrol altına alan bu iki karakter, Pip’i devasa iniş ve çıkışlara götürecek, onun “büyük umutlar”ını ya gerçekliğe taşıyacak ya da dibe vurmasına neden olacaktır...
“Büyük Umutlar”, Pip’in ağzından okuduğumuz bir metin. Onun her adımını kendi cümleleriyle takip etmek, okur için özdeşleşme sorununu ortadan kaldırdığı gibi, geniş hacimli hikâye içinde kaybolmayı da engeller. Dickens’ın karaktere yaklaşımı, onu hem iyi hem de kötü işaretler taşıyan büyük bir tablonun içine hapseder. Kendi seçimleriyle hayatının akışını belirleyemeyen Pip’in özgüven eksikliği de metnin içine sızan unsurlardan biridir. Çevresini kuşatan karakterlerin hamlelerine bağımlı bir hayat sürer genç Pip, her ne kadar bunu “net” biçimde göremese de. Dickens, kahramanını usul usul geliştirirken, onun sınıfsal sıçrayışını da aynı “acelecilikten uzak” tavırla gösterir bizlere. Başlangıçta üst sınıfla çatışan Pip, zaman geçtikçe kendi içinde yaşar bu çatışmayı.
Tabii ki bu metnin atadamarlarından birini de aşk oluşturur, Pip’in Estella’ya olan aşkı. Sınıfsal çatışma içinde büyüyen Pip’in aşkı, yıllar boyunca duvarlara çarpmasına karşın tazeliğini korur, her ne kadar karşılığını alamasa da. Dickens’ın hikâyenin başında Pip’e yüklediği ‘suçluluk’ duygusu ise “saplantı” haline dönüşmüş bu aşkın da belirleyici unsurlarından biri haline gelir. Pip, içinden atamadığı ‘suçlu’ kimliğini ve sınıfsal ezikliğini de taşır aşkına, duygusunu “tamamlamayı” başaramaz.
Charles Dickens, ‘Büyük Umutlar’la “zamanlar üstü” bir yazar olduğunu bir kez daha gösterir. Anlattığı hikâyenin evrenselliği içinde gezinirken, bugünden bakıp “dokunabileceğiniz” şeyler bulursunuz. Çağlar boyunca insanlığın biriktirdiklerinin bir tortusudur bu metin, hem ‘suç’ hem de ‘aşk’ ekseninde. Pip’in hikâyesi, her devirde karşımıza çıkıp teslim alır duygularımızı, “olanaksız”la yaşamanın ağırlığını omuzlarımıza yükler... 

Pip’ti, Finn oldu!
Charles Dickens’ın “aşka düşmüş” genç bir adamın “kendini bulma” hikâyesini anlattığı romanını modernize eden ama hikâyenin ruhuna dokunmaktan özenle kaçınan 1998 tarihli beyazperde uyarlaması ‘Büyük Umutlar’, Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón’un öyküleme becerisini de test eden sağlam bir edebiyat uyarlamasıdır.
Kahramanlarımız Finnegan (romanda Pip’ti biliyorsunuz) ve Estella, iki farklı sınıftan gelmelerine karşın çocukluklarında rastlantısal biçimde bir araya gelmelerinden itibaren aşkın iki kanadını oluştururlar hikâyede. Bölük pörçük ilerleyen ve uzun yıllara yayılan bu aşk, zamanla Finnegan için bir ‘saplantı’ haline dönüşür, Estella’ya ulaşabilmek için her yolu denemeye götürür onu. Resim yeteneği olan genç adam, bir de ‘gizli sponsor’ bulunca kendine, ‘sınıf atlayarak’ sevdiğine kavuşabileceğini düşünür, ama... Aması biraz karışık işte, ‘genç Finn’in Stella tutkusunun yan etkileri de kendini göstermekte gecikmez bu hikâyede. Ve sürpriz gelişmeler sıralanır peşi sıra...
Dickens hikâyelerinin temelinde yatan ‘sınıfsal çatışma’nın en yoğun biçimde hissedildiği metinlerden biridir ‘Büyük Umutlar’. Dipte duranın yukarıda olanla teşrikimesaisi, yazarın romanlarına malzeme olurken, onların durdukları yerden gördükleri üzerinden yapılanır hikâyelerin kurgusu. Cuarón da Dickens metnini yorumlarken, yazarın duygusunu yıpratmadan işini yapmayı tercih eder burada. Finn ve Estella arasındaki sınıfsal uçurumun üzerine yüklenir ziyadesiyle. Finn’in kimliğinde anlamlanan ‘aç sınıfın öfkesi’ni öne çıkarır, Stella’nın da “kibir”le açığa çıkan sınıfsal duruşunu gösterir bizlere. İki uçta duran iki kahramanın aşk denen o “tanımsız” kavramın tetiklemesiyle yaşadıklarıysa filmin ritmini oluşturur. Uzun aralarla yeniden birbirleriyle temas haline geçen ikilinin, her ‘buluşma’da hikâye açısından yeni bir ‘sıçrama taşı’ ortaya koymaları da bu ritmi kusursuzlaştırır.
Filmin iyi ile kötü kavramlarına net anlamlar yüklememesi de ayrı bir değer katar yapıma. “Kötücül özellikleri de olan iyi insanlar” diye tanımlayabileceğimiz bütün kahramanlar, “anti kahraman” kavramının tarifi gibi dururlar hikâyede. Olanca zaafın bedenlerine ve yüreklerine yüklendiğini bu insanlar, “öğretilmiş” olanın yön verdiği hayatlar sürerler, birbirlerine de bu argümanla yaklaşırlar. Çağlar öncesinde çizilmiş sınırları aşmanın zorluklarını bilseler de, bunu deneyip boylarının ölçüsünü alırlar. Klasik iyi ile kötünün var olmadığını kanıtlar bir performansı vardır bu karakterlerin, “gri”nin hükmünün sürdüğünü ve süreceğini gösterirler her adımlarında.
Ana karakterlerdeki uyumlarıyla “olanaksız tutku”yu derinden yaşatan Ethan Hawke ve Gwyneth Paltrow, ‘Büyük Umutlar’ın oyuncu seçimindeki başarının da en temel göstergeleri. İki oyuncu, özellikle hikâyenin kilit sahnelerinde seyirciyi içeri çeken performanslar sergilerler. Hele bir sahne var ki, aralarındaki kimyanın doruğa çıktığını hissetmemek imkânsızdır. İkilinin, Chris Cornell’in derinden gelen “Sunshower” şarkısı eşliğinde ilk cinsel temaslarını yaşadıkları sahne, hem görsel hem işitsel hem de duygusal olarak hikâyenin sonrasına yön verir, bizleri de ikilinin arasındaki “tutku”ya ikna eder. Oyuncular demişken, Anne Bancroft, Robert De Niro ve Chris Cooper’ın adlarını da anmadan geçmeyelim. Bancroft, özellikle filmin ilk bölümünde karakteriyle hikâyeyi tetikleyen unsur olarak öne çıkar; De Niro, filmin bağlanmasını sağlayan bir kompozisyon çalışması sergiler; Cooper ise ‘genç Finn’in sınıfsal öfkesinin (sınıfına ve üst sınıfa) köklerine doğru bir yolculuğa çıkarır bizleri.
Alfonso Cuarón’un ‘Büyük Umutlar’ı, çatışma noktaları son derece iyi hesaplanmış, karakterlerin gelişimine ait ipuçlarının etkin kılındığı, “duygu”sunu her daim ayakta tutabilen bir edebiyat uyarlaması. Charles Dickens yaşasaydı, Cuarón’un alnından öperdi kuşkusuz!
Not: ‘Büyük Umutlar’ın DVD’sini raflarda bulmanız mümkün.

BÜYÜK UMUTLAR
Charles Dickens
Çeviren: Nihal Yeğinobalı
Can Yayınları
2009 (4. baskı),
586 sayfa
30 TL.