'Öleceğimiz fikri bizi yazmaya yaklaştırıyor'

'Öleceğimiz fikri bizi yazmaya yaklaştırıyor'
'Öleceğimiz fikri bizi yazmaya yaklaştırıyor'

Murat Gülsoy Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

'Baba, Oğul ve Kutsal Roman' ne eksik ne fazla, tastamam bir Murat Gülsoy romanı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Oğuz Atay'ın, Borges'in, Dostoyevski'nin edebi mirasına bir saygı duruşu
Haber: MELİSA KESMEZ / Arşivi

‘Baba, Oğul ve Kutsal Roman’, uyanıklık ile rüya, kurmaca ile gerçek arasında bir yerde duruyor. Öyle olduğunu sandığımız gerçekliğin aslında hiç de öyle olmayabileceği kuşkusunu içimize düşürmek için elinden geleni yapıyor. Romanı bu şekilde kurgularken nasıl bir niyet vardı aklınızda?
Hep üzerine gittiğim konular; kurmacanın gerçeklikle bağı ve aynı zamanda gerçekliğin kurmaca tarafları. Çok yönlü bir gerçeklik araştırması olarak görüyorum edebiyatı. Gerçek diye bildiğimiz, bize öğretilen her ne varsa bunların aslında hiç de öyle olmayabileceğini bize hissettirmesi açısından önemli. Elbette bunu felsefeyle ve bilimle de yapmak mümkün. Ancak edebiyatın, sanatların yaptığı şey bunu düşünerek bulmamızı sağlaması değil. Bir deneyim olarak içinden geçmemize imkân sağlaması; mekân açması. İdeolojik olan gerçekliği netleştirirken ve bize huzurlu bir resim sunarken edebiyat bu netliği bulandıran bir deneyim yaşatır, huzursuz eder, yabancılaştırır. Bu romanda bu deneyimi yakalamaya çalıştım. 

Çehov’dan Oğuz Atay’a pek çok yazara ve esere selam var kitapta…
Romanın kahramanı bir yazar, dolayısıyla zihninin içi edebiyatla dolu. Dünyayı edebi metinler gibi algılıyor, onları zihninde çarpıştırıyor. Tabiri caizse yazarın zihni bir edebi simya laboratuvarı. Benim de sevdiğim, beni ben yapan yazarlardan bir kısmını doğrudan romanın kahramanı haline getirmeye çalıştım. Kişi olarak değil ama eserleri, karakterleri, sahneleri, mekânları, dizeleri bu romanda rol aldılar. 

Ve Ahmet Hamdi Tanpınar… Romanın her satırına sinmiş Tanpınar’ın ruhu. Onu sizin için özel kılan, romanın içinde bunca adını geçirten nedir?
Tanpınar’ın edebiyatımızdaki yeri çok önemli. Bence Türkçe’de modernizm kaygıları, o huzursuzluk ve yabancılaşma ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ ile başlar Oğuz Atay’la devam eder. Ama onları romanıma dahil etmemin, hatta başrolleri onlara bırakmamın en büyük nedeni bu yazarların edebiyatımızdaki önemi değil, benim yaşamımdaki önemleri. Bunu gitgide daha çok fark ediyorum. Kendi benliğimi araştırırken onlarla karşılaşıyorum. İç karanlığımdaki hayaletler… 

Kendini epey hissettiren bir geçmişe özlem duygusu var romanda. Kahramanımız zaman kavramını sorguluyor sıklıkla. Bu sizden ne saklıyor içinde?
Bence edebiyat zamana karşı bir savaş bir yanıyla. Yazmak, dünyaya iz bırakmak arzusundan besleniyor. Öleceğimiz fikri bizi yazmaya yaklaştırıyor. En azından ben bu aralar böyle hissediyorum. Tabii bu, zaman meselesinin bir yönü. Bir de geniş ölçekte baktığımızda akıp giden ve tüm yaşadıklarımızı tarihe dönüştüren “zaman” var. Onunla hesaplaşmak da çok önemli. 

Ölüm kavramı da romanın en önemli ayaklarından biri… Özellikle “babanın ölümü” konusu sıklıkla çıkıyor karşımıza. “Ayakları bir kuşun pençeleri gibi kıvrılmıştı” cümlesi kurgu olamayacak kadar gerçek. Yakın zamanda kendi babanızı kaybetmiş olmanızla alakalı olarak, kitaptaki bu duygu sizden izler taşıyor diyebilir miyiz?
Evet, romanın yazıldığı dönemde hem babamı hem de en az babam kadar yakın olduğum annemin babası olan dedemi kaybettim. Ölümle kendi yaşamımda yüz yüze geldim. Bu ölümlerin izleri elbette bu kitapta da var, ama asıl blog ’umda (muratgulsoy.wordpress.com) yayımladığım gün-be-gün-roman çalışmamda var. Ölümle yüzleşmek çok önemli. Birçok felsefeciye göre ölüm tartışılmaz tek gerçek. Herkes bir biçimde bu gerçekle günü gelip de karşılaşıyor. Son dönem yazdıklarımda birinci elden deneyimlediğim bu duyguların hikâyelere sızmasına özellikle izin verdim. İzin vermek bile çok yetersiz bir tanımlama. Teslim oldum demem gerekir. Ben yaşadığım acılara yabancılaşarak dayanabiliyorum; ya da en azından bir süre böyle olduğunu sanıyorum. Çünkü acılar bizi dönüştürüyor, hiç tahmin bile edemeyeceğimiz hallere sokuyor. 

“Hikâyeler varoluşumuzun garantisi” diye bir cümle var aklımda kalan. Yazmak, yaşam ve ölüm bağlamında oldukça anlamlı olduğunu düşünüyorum bu cümlenin. Edebiyatın ya da başlı başına yazmanın ölüm ya da yok olma korkusuyla alakalı olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, yazmak ölüme karşı bir savaş. Varolmak için yaptığımız mücadelelerden sadece biri. Ancak bu cümlede ölümden çok yaşamla ilgili bir şey söylemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Hikâyeler kurarak hayatı nasıl anlamlandırdığımızı, hayat dediğimiz şeyi aslında hikâyelerle ördüğümüzü işaret etmeye çalıyorum. Aynı olaylar farklı kalemlerce trajedi ve komedi olarak yazılabilir. Bir hikâyede kahraman olan ötekinde soytarı olabilir. Bunu en güzel örneklerini tarih yazımında bulmak mümkündür. 

Peki bir bilinme, anlaşılma ve onaylanma arzusu olabilir mi edebiyatın içinde?
Evet, hem bu var, bilineyim ve düşüncelerim, varoluşum kabul görsün gibi bir güdü var ama hem de ben hepinize karşıyım, ben tek başıma sizin hiçbirinizin söylemeye cesaret edemediğini, ya da hiçbirinizin aklının ucundan geçmeyeni söylüyorum diklenmesi de var. İkili bir durum... Sanat söz konusu olduğunda her zaman olduğu gibi ikili bir durum. 

Kitapta iyi edebiyatın insanların zihinlerinin içinden geçenlere tanık olma hissi yaratması bağlamında bir deja vu olduğundan bahsediliyor. Sizce de öyle mi?
İyi edebiyat yapıtlarının bazılarında öyle bir özellik var. Evet, ben de bunu yaşamıştım, hissetmiştim, hatta farkında olmaksızın düşünmüştüm ama bu cümlelerle, bu hikayelerle ifade edememiştim dedirten bir yanı var. Tabii bununla sınırlı değil. Bir de hiç bilmediğimizi keşfetme heyecanı yaratan eserler var ki, bunun için bizim okur olarak da hazır olmamız gerekir. 

Roman yazarları ve roman kahramanları arasındaki ilişki her zaman sorgulanan bir şey. Kitaptaki yazar karakteri de bu ilişkiyi sorguluyor; yarattığı karakterle için “Hem gerçek değildirler hem de varolduklarına inanırsın. Bir süre sonra gerçek insanlardan daha gerçek gibi gelirler” diyor. Sizin nasıldır aranız yarattığınız karakterlerle aranız?
Bu roman özelinde konuşursak, karakterlerin hemen hemen tamamı gerçekten de bir süre sonra ete kemiğe büründüler. Özellikle de romanın adsız kahramanı, anlatıcı-yazarımız ve köpeği Kıtmir... Kendime çok yakın bir adam olarak hayal ettiğim bu kişi ve köpeği bir süre sonra gerçekten de farklı kişiler olarak ortaya çıktılar. Ve de artık belleğimde yaşıyorlar. Yazmanın en güzel yanı bu bence. İnsanın ancak çocukluğunda edinebileceği hayal-arkadaşlar gibi gerçekler. 

Kitabın sonunda iyileşmek için yazılmış bir mektup var. ‘Baba, Oğul ve Kutsal Roman’ın iyileşmek için yazılmış uzun bir mektup olduğunu söyleyebilir miyiz? “Yazmasaydım delirecektim” demiş ya Sait Faik, sizin yazma dürtünüz benzer bir şey mi?
Her yaptığımız işten, her yaşadığımız ilişkiden, her okuduğumuz kitaptan bunu ummuyor muyuz? Yaralı, eksik kısımlarımızı tamir etmeyi, iyileşmeyi istemiyor muyuz? Aslında pirimiz Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları’nı yazan kahramanına göre hem istiyoruz, hem de bundan kaçınıyoruz. Her şeyi kendi ellerimizle bozuyoruz. Tam hedefe varacakken her şeyi mahvedecek hamleyi yapıveriyoruz. Ama sorunuzda işaret ettiğiniz çok doğru bir taraf var; bu romanı yazarken garip bir rahatlama arzusunun yazma sürecine eşlik ettiğini söyleyebilirim. 

Her şeyin kitaba dönüştüğünü söylüyor ana karakter; “yazdıkça kendimden çıkıp metne evriliyorum” diyor… Sizin için de öyle mi?
Evet, yaşarken bir yandan da hayatımızı yazıyoruz. Kendimiz dediğimiz şey bir kurgu, bir metin sonuçta. Ama canlı ve dinamik bir yapısı var. Üstelik hem yazarı, hem de kahramanı olduğumuz bir metin bu. Dolayısıyla kafamız karışıyor. Tüm bu karışıklık beni heyecanlandırıyor. Yaşamak bu işte dediğim şey, bu sınır durumları hissettiğim yerlerde var oluyor.

‘Kendimizi sorumlu ve suçlu hissediyoruz’
Suç, romanda çevresinde dolaştığınız başka bir kavram. Kahramanımız sorgu odasındayken, aklından “eğer suçsuzsam başıma bir şey gelmez” diye bir düşünce geçiyor. Suçluluk kompleksi, muktedirin içimize yerleştirdiği bir iç gözle bize sürekli suçsuzluğumuzu sorgulattığı şu dönemin gerçekliklerinden biri. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu sadece Türkiye ’ye özgü bir durum değil. Modern dünyanın sonuçlarından biri. Modern yaşam herkesin kendisini suçlu hissetmesine yol açan bir yakınlık sağlıyor. Sadece yaşadığımız ülkede olup bitenlerden değil tüm dünyada yaşanan haksızlıklardan ve kötülüklerden dolayı kendimizi sorumlu ve suçlu hissediyoruz. Artık her şeyden haberimiz var ve her şeye müdahil olma olanağımız var. Dolayısıyla da sorumluluklarımız eskisinden çok daha fazla. Sorumluluk varsa suçluluk da var demektir. Ama bizim ülkemizde yaşananlar genel modernlik sorunlarının biraz daha ötesinde... Ancak, muktedir olan bize masum hatta kurban olduğumuzu vazeder evvel ezel. İktidar ile bütünleşmek tamamıyla masum olduğumuza inandığımız noktada başlıyor.
Yine günümüzdeki ortama dair bence önemli bir gönderme daha var kitapta… “herkesin bildiği bir kötülüğün yok sayılması, hiçbir şey olmamış gibi hayatın devam etmesi” ve “unutuşun gölgeleri arasında yok olmak”…
İnkar, geçmişinden kaçmak, yok saymak, yalan söylemek ve yanıltmak yaşanılan anı kirletiyor, zehirliyor. Masumiyet hepimizin ihtiyacı olan yegane değer. Ama bedeli çok ağır; bunu ödemeye de kimse yanaşmıyor. Belki bir gün... Ben her şeye rağmen ilerlemeye inanıyorum. Çünkü başka türlü varolmaya devam etmek mümkün değil...

BABA, OĞUL VE KUTSAL ROMAN
Murat Gülsoy
Can Yayınları
2012, 256 sayfa, 17 TL.