Ölmüş kuşakların geleneği

Ölmüş kuşakların geleneği
Ölmüş kuşakların geleneği

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Leylâ Erbil'in yeni romanı 'Kalan'; hafızayla, hatırlamakla, kısacası zamanla ilgili bir roman. Zamanı şimdiki ana sıkıştıranlara, Hitit'i, Roma'yı, Bizans'ı görmezden gelenlere, tarihdışılığa, belleksizliğe bir itiraz
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Çok değil birkaç ay önce, ‘Tuhaf Bir Kadın’ romanının yeni edisyonu sayesinde Leylâ Erbil’in yazarlığından söz etme fırsatı bulmuştum. 80. doğum yılını kutladığı şu günlerde, bu kez yeni ve yine şaşırtıcı bir metinle karşımızda. ‘Kalan’, Leylâ Erbil’in elli yılı aşkın yazarlık kariyerindeki beşinci romanı. Önceki yazımda hayatı ve yapıtlarına kısaca değinmiştim. Tekrara düşmemek için bu bahsi yeniden açmıyorum. Ancak bütün hikâye ve romanlarında üzerinde durduğu kişi, karakter, olay ve anlatım arayışlarını bir kez daha gözden gezirmek gerekecek. Çünkü ‘Kalan’da sanki bütün yazdıklarını temize çekiyor Leylâ Erbil. 

Bir çocuk yetişiyor
‘Kalan’ belleği ilaçlarla durdurulmaya çalışılan bir kadının/yazarın bilinçakışı biçiminde kurgulanmış; “ah sevgili okurlarım var mısınız yok musunuz bilemediğim/ varsanız sevgili okurlarım görüyorsunuz ya dizginleyemediğim bir beyne sahip olduğumu/ biraz da bilerek isteyerek ama durdurmak için bu beyni/ doktorum ilaçla boğmak istiyor onun her hücresini/ ama ben gene de/ sınır tanımayan sorunlu bir beyne bırakmaya çalışacağım/ kızgın kum üstünde sıçrayan bir çift çıplak ayak gibi/ bu metni ondan gizli.”
Hakikati arayan “sınır tanımayan sorunlu bir beyin”in kılavuzluğunda dolaşıyoruz insanlığın binlerce yıllık tarihinde; “kızgın kum üstünde sıçrayan bir çift çıplak ayak gibi” zamanlardan zamanlara, mekânlardan mekânlara geçiyoruz. Belleğin yolculuğu anlatıcının çocukluk yıllarına uzanıyor;
“yazarın hakikati yazdığı metin mi metnin hakikati yazarın özü mü tözü mü hakikatin metni yazarınki mi ne olursa olsun bu şimdiden tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan çıkmak için çocukluğa
daha da dibe toprağın altına inip binip göreceğim.”
Fenerde annesi, annesinin sevgilisi ve ablası ile yaşar Lahzen. Rum ve yahudi çocuklarla arkadaşlık ederek büyür. Sonra uzak diyarlara göçer arkadaşları. Yıllar geçtikçe başka sevdiklerini de kaybedecektir. Tarih kayıplarla, yitirilen değerlerle doludur. En eskileri, mitolojiyi, tarihi bir kenara koyalım, 20. yüzyılda cereyan edenler, hatırlamak bile yeter aklını kaçırmaya; Ermeni katliamı, Dersim tenkili, TKP tevkifatı, Varlık Vergisi, 6-7 eylül, Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1977, 12 Mart, 12 Eylül, Hizbullah cinayetleri... Kısacası iskenceler, sürgünler, sokak ortasında öldürülenler. Hiçbir şey değişmiyor. “Çoğu kürt binlerce genç adamın hayaleti dolaşıyor yaşayanların arasında,,, cesetler bulunamıyor... “ diyecektir Lahzen, olup bitenleri Roza Luxemburg cinayetiyle birleştirerek; “olaylar tıpkı 1919’da berlin’de rosa luxemburg’un kaybedilişine benziyor. yıllar sonra berlin’deki charité hastanesi’nin anatomi deposunda bulunan başsız ayaksız ve elsiz cesedin r. luxemburg’a ait olduğu anlaşıldı. nazilere göre bu yöntem, açık infazlardan, idamlardan çok daha etkili ve caydırıcıydı...”
Güçlülerin, muktedirlerin, iktidar sahiplerinin zulmüne, toplumun boyun eğmişliğine, şiddetin kökenine, varoluşun anlamına yönelik düşünceler yön değiştirdiğinde kendisiyle hesaplaşan bir kadın buluyoruz. Lahzen kah çocukluk aşklarını hatırlıyor kah kocası Sabit ve sevgilisi Zeyyat arasında sıkışıp kalmışlığını, kadınlık hallerini, özgürleşemeyişini... Kimi zaman eski adetler, İstanbul ’un yitik insanlarıyla birlikte yitip giden eski meslekler, kimi zaman kentin eski güzelliği düşüyor aklına.
Peki geride ne kalmıştır? Geride kalan Lahzen’in belleğinden, bilincinden boşalan duygu ve düşüncelerde açığa çıkan acı ve öfkedir. 

Şiir metin
Leyla Erbil metinlerindeki radikal toplumsal eleştiri, birey toplum çatışması, cinsellik ve kadın meselesi sıklıkla dile getirilmiştir. Yazar hakkında kaleme alınan her eleştiri yazısında dile getirilmesi kaçınılmaz olan bir başka konu Erbil’in her yapıtında yeni anlatım olanakları aradığı, yeni bir dil ve üslup geliştirdiğidir. Hatta her yapıtında bir önceki anlatısını bir ileri noktaya taşıdığı söylenebilir. ‘Kalan’daki anlatım yapısı da öyle; Erbil’in gerek içerik gerek biçimsel açıdan bütün arayışlarını, sancılarını izlemek mümkün.
Öncelikle kitabın şaşırtcı biçimiyle başlayalım. ‘Kalan’ı şiirsel bir metin biçiminde kaleme almış Erbil. Milliyet Sanat dergisindeki söyleşinde bu tercihini şu ifadelerle özetliyor; “Kalan’ı neden şiir kitap olarak yazdım? Doğrusu, son yıllarda daha çok felsefe kitapları ilgimi çekiyor, bir de şiirden cayamıyorum. Bu dil ve biçem üzerine bildiğin bir konuşmayı gerektirecek. Kısacası, bu kurguyu böyle bir dille çözebildim. Bu benim biçemim. Doğrusu, gene de bu konuda benim değil P. Ricoeur’ün sözleri daha açıklayıcı olabilir: “Algılama analizinin, ‘işleyiş halindeki anlam olarak ‘dil’e uzanması basit bir anlam çıkarma işlemi değil; geri tepme yoluyla, yalnızca konuşmanın göstergeleri düzleminde açıklığa kavuşturulabilen algı özellikleri de çıkarılıyor ortaya. Freudcu bilinçdışına dolaylı yoldan ışık tutan özellikler bunlar…”
Aslında Erbil’in bütün metinlerinde çağrışımsal bir dil kullandığı, dilbilgisi kurallarını zorladığı, esnettiği, metnini “şiirin, gerçeküstünün biçim bozmalarıyla” katmerleştirip katılaştırdığı söylenebilir. “Dilin eklem yerlerinin kırılışı ve gerçekliğin yere dökülmüş mozaik taşları gibi dağılışı” sayesinde, darmadağın olmuş bilinçleri yaralanmış halleriyle yansıtmaya çalışmıştır. Türk romanında bilinç akışını en iyi kullanan yazarlardan biridir Erbil. ‘Kalan’ da bir adım daha atmış, şiirsel bir dile, imgelerin gücüne yaslanmış. Okuyucu için zor, ama büyülü bir dil.
‘Kalan’ın anlatıcı-yazar karakteri Lahzen, Leylâ Erbil okuyucusuna hiç yabancı değil. Mutsuz aydın/yazar kadın kahramanlarının, belki de en çok ‘Cüce’deki Zenime Hanım’a benziyor. Unutulmuş bir kadın yazar olarak Zenime yazarlık kavramıyla, yazın kavramıyla, yazın ortamıyla, okurla ve gündemle hesaplaşıyordu. ‘Kalan’ın Lahzen’i, devrimci kimliği, Marksizme bağlanmışlığıyla daha politik meselelerle ilgileniyor. Metinler ve karakterler arasındaki en dikkat çekici ortaklık kendilerine ve topluma yönelik sorgulamalarının, hakikat arayışlarının yakıcılığında. Oysa hakikate varacağından bile emin değildir Lahzen; “gerçi insanın hakikatinin bulunabileceğini sanmasam da pek onu aramaya çıktığımı itiraf etmeliyim size sevgili okurlar günah çıkartır gibi bir insanın günah çıkartırken bile söylediklerine inananlardan değilken yazmak böyle bir şey belki de hakikat diye bir şey olamayacağının bilinciyle”... Ama yine de –tarihten, mitolojiden, felsefeden, siyasetten dolanarak- cezalandırırcasına sorgulayacaktır kendisini ve insanlık tarihini. Böylece Leylâ Erbil, yazar olarak kendisini de tartışma içine çeken bir hesaplaşmanın içine girer. Ancak ne Zenime ne de Lahzen gerçek bir şahsiyet olarak Leylâ Erbil’in temsilidir.
‘Kalan’; hafızayla, hatırlamakla, kısacası zamanla ilgili bir roman. Zamanı şimdiki ana sıkıştıranlara, Hitit’i, Roma’yı, Bizans’ı görmezden gelenlere, tarihdışılığa, belleksizliğe bir itiraz. Hafızası bozulmuş bir toplum tarihsizdir ve tarihsiz bir toplum kendi yaşamını, kendi geleceğini kurma, belirleme yeteneğine, kısacası iradesine sahip değildir. Topluma bir bellek ve bir tarih kazandırmak, ona iradesini geri vermek için anlatılara ihtiyaç duyarız. Leylâ Erbil, ‘Kalan’da işte böyle bir fikriyattan hareketle, Lahzen’in bilincinden bu toplumun tarihine dair başka hikâyeleri hatırlayıp aktarıyor. Geçmişiyle geleceğiyle, ölüsüyle dirisiyle bu toprakların yerlilerini sahipleniyor. Kimisi küçük kimisi büyük, kimisi acıklı kimisi neşeli; hepsi de bize dair, bu topraklara dair, bize kim olduğumuzu, toplumun hafızasında bir tek değer ya da kimliğin değil başka yaşantı ve değerlerin de olduğunu hatırlatan hikâyeler... 

Kötücül anılar
Karanlık bir yanı var ‘Kalan’ın. Belki de dünden bugüne miras kalanların sadece karanlık, kötücül anılar olmasından, ya da bilincinin bütün direnişine rağmen Lahzen’in kendisini biraz yenik hissetmesindendir. Öyle ya, hatırlamak geçmişten ziyade bugünle ilgili –ve politik bir süreç- değil midir? İşte bu yüzden belki de, Lahzen’in belleği bugünü karanlığa bulayan geçmişin izlerini sürüyor; “kötülük doluydu insanlarımız o günlerde şimdi nasıllar bilemeyeceğim desem de bilmekteyim bilmekteyim yok korkmuyorum söylemekten de yetim yurtlarında seksen kiloluk götgöbek heriflerin hortumla döverek bayılttığı yavrularımızı, hiçbir şey bilmez yaşta ırzına geçilenleri, satılan fahişe çocukları, diri diri gömülen kızları, sevgi yuvası’ndaki bi damla evlatların nasıl yumruklandığını amatör boksörlerce ve hele ağlayan aç bebeleri bacağından yakalayıp duvara çalan canavar bakıcılarını küresel liberal müslüman türkiye ’nin ya da müslüman küresel liberal türkiye’nin...”
Alıntıladığım bir cümlede Lahzen’in beyninin ilaçlarla uyuşturulduğunu anlıyoruz. Bu Erbil’in pek çok karakterinde rastlanılan bir delilik halidir ki aynı zamanda yazarın sanatının kaynaklarından birisidir. Ve unutmayalım; deliliğe bir davettir de;
“işte alçaklık taşlarıyla donatılacak bir ülkedesin ve nasıl başa çıkılır siz söyleyin sevgili insanlar
ben nasıl ömür boyu bunca zebaniyi seyrederken yitirmedim aklımı sorarım size yoksa yitirdim mi?
şimdiki eşim hastasın sen yavrum diyor bana ısrarla bir tek ben mi deliyim bu ülkede ya siz”

KALAN
Leylâ Erbil
İş Bankası Kültür Yayınları
2011, 252 sayfa, 11 TL.