'Ölüm olağanüstü bir hasat yaptı o yıllarda'

'Ölüm olağanüstü bir hasat yaptı o yıllarda'
'Ölüm olağanüstü bir hasat yaptı o yıllarda'
Bir savaş, çocuk sahibi olamayan bir kadın, bir şair, Cenovalı bir serseri ve nice Saraybosnalı. Margaret Mazzantini, 'Sen Dünyaya Gelmeden'de tüm bunları ustaca resmediyor
Haber: RENGİN ARSLAN - arslan.rengin@gmail.com / Arşivi

Yirminci veya yirmi birinci yüzyıla dönüp bakınca tarih ne yazar bilmiyorum. Belki teknoloji ve bilim alanındaki gelişmeler, belki internetin ‘bulunması’ belki uluslararası siyaset arenasındaki oyuncuların konumları konuşulur bir ‘tarihi’ mesele olarak. Bunu 100 yıl sonraki tarihçiler söyleyecek elbette. Ama ben kendi çağıma buradan bakınca diyorum ki, son yirmi yılına ortak olduğum yirminci yüzyıl ve ilk on yılıyla hiç umut vaat etmeyen yirmi birinci yüzyıl savaşlar yüzyılıdır. Birinci ve İkinci Dünya savaşları malumumuz. Pek çoğu basın yayın organlarında haber bile olmayan, dünyanın çeşit çeşit bölgelerinde yaşanın etnik ve dinsel çatışmaları da sayalım. ’90 yılındaki Körfez Savaşı var sonra. Televizyonun başında, hep söylendiği gibi, atari oyununa benzer sahnelerle öğrendik savaşı. Sonra sonra gerçekler, kan, kopmuş kollar, ölen çocuklar çıktı ortaya. Gördüklerimizin birçoğunu hemen unutmak istedik. Ama 1992 yılında o günlerin moda deyimiyle ‘Avrupa’nın göbeğindeki’ Bosna savaşı böyle bir unutmaya fırsat tanımadı. Bu kez Irak’a ırak başka bir kıtada, başka insanların gözleri önünde öldürülüyordu insanlar ve bunun karşısında insanlığın kalanının yapacak pek az şeyi vardı. Bu savaşlar, çatışmalar silsilesi böylece devam ediyor ancak ben burada duruyorum. Çünkü size bahsedeceğim kitapta olaylar Bosna savaşının, gündemin ilk sıralarını aldığı bir dünyada geçer... 

Sadece tanığız
İtalyan yazar Margaret Mazzantini’nin ‘Sen Dünyaya Gelmeden’ isimli kitabı Bosna Savaşı’nı anlatıyor diyemem. Evet, bu savaş sırasında olanlarla birlikte savaşı da anlatıyor ama sadece onu değil. Aynı zamanda çocuk sahibi olamayan bir kadını, hayatını fotoğraf çekerek geçiren ve bu işi gerçekten kutsallaştıran ‘Cenovalı serseri’ sevgilisini, ’92 yılında Saraybosna’da doğmuş Pietro’yu, şair Goyko’yu ve nice Saraybosnalıyı anlatıyor... Tüm bu karakterleri ne kadar ustaca resmettiğini, onları nasıl ‘biz’ haline getirdiğini ancak romanı okuyunca anlayabilirsiniz. Ben burada ancak bir fikir vermeye çalışacağım.
Anlatıcının romandaki işlevi çok önemli bir rol oynuyor. Roman hem İtalya’da hem Saraybosna’da geçiyor ve romanın anlatıcısı da İtalyan bir kadın. Dolayısıyla savaşa tanık olan ama aslında ‘oralı’ olmayan ‘yabancı’ bir kadının anlatısı. Bu, romanda anlatıcı karakterle aramızdaki bağı kuvvetlendiren bir rol oynuyor ki, bence romana ilişkin çok önemli bir unsur. Ne de olsa biz de savaşların sadece tanığıyız onun gibi. Kitabı okuyacakların kitapta karşılaşacağı pek çok sürpriz var. Geçmiş ve gelecek; bugün, dün ve yarın arasındaki bağ ustaca kurulmuş. Geçişler o kadar doğallıkla gerçekleştirilmiş ki, bir an kendi hafızanızda bir yolculuğa çıkmış gibi hissetmeniz mümkün. Kurgunun başarılı olduğunu tereddüt etmeden söyleyebilirim. Kitabı okuyacakların karşılarına çıkacak sürprizleri bozmamak için ayrıntı vermeyeceğim. Ancak bazı noktalarda merak bile etmediğiniz, öyle olduğuna inandığınız, inandırıldığınız gerçeklerin alt üst olmasının romanın etkileyici kurgusuna bir kat daha değer kazandırdığını belirtmeliyim. Bir anda belki elinizde yeterli veri olmadan, öylesine inandığınız gerçekleri sorguluyor, öte taraftan gerçekten de hiçbir şeyin ‘göründüğü’ gibi olamayabileceğinin ayırdına varıyorsunuz. ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ klişesi, çağımızda çok moda ve her moda olan şey gibi samimiyetini biraz yitirmiş klişe. Ancak yazar, dramatik unsurlarla ve yazarın içtenlikli diliyle birleşen bu kurgu sayesinde klişenin ötesinde hayata, hayatlarımıza, savaşa ve savaşın yaptıklarına dair gerçekleri gözler önüne sermiş. Üstelik bu dramatik durumu ‘dramatize’ etmeden, sulandırmadan ve bu yaşananları yere düşürmeden... 

Hafiften delirmek üzereyim
Vurgulanması gereken bir başka nokta romanın dili. Dildeki ustalığın çarpıcı tarafları kısa ve öz cümlelerden geçiyor. Örneğin romanın anlatıcısı Gemma, oğlu Pietro’yla 2008 yılında konuşurken “Oraya artık Yugoslavya denmiyor” diyor. Bu içinde birden fazla anlam barındıran topu topu dört kelimelik bir cümle. Bir dokunuşla birden fazla gerçeği gözler önüne seriyor. Bir başkası bazı politikacıların sivil hedefleri vurmasının ardından sergiledikleri ikiyüzlülüğe ve umursamazlığa dair… Politikacıların “madensuyu şişesinin önüne geçip özür” dilemeleri ne kadar çok şey anlatıyor… Öyle değil mi? Ya da kadın anlatıcının kendiyle ilgili söylediği şu cümle: “Hafiften delirmek üzereyim, bu beni üzmüyor,” Ne kadar temiz bir anlatım! Bir başka örnek İtalya’da, bir şehirde yaşamakla ilgili, “Şehir hayatı tarlası, uzun bir yalnızlıklar bostanıydı.” Ya da Bosnalı bir kadının kısacık bir zaman diliminde anlatıverdikleri: “Seksen yaşındaki ihtiyar, komşum Kasimir pencereden atladı... çünkü... yiyeceği kalmamıştı” Bir diğeri: “Ölüm olağanüstü bir hasat yaptı o yıllarda...”
Bu noktada çevirmenin başarısı da çok önemli. Ne yazık ki, kitabın kapağına baktığınızda çevirmenin adını göremiyorsunuz. Pek çok yayıncı çevirmenin adını kapağa yazmayı ‘ihmal’ ediyor malum. Özellikle bu kitapta, romanın başarısında çevirmenin, editörün emeği büyük, eminim. Uzun zamandır okuduğum en iyi Türkçeye sahip çeviri kitaptı diyebilirim. Meryem Mine Çilingiroğlu’nun ellerine sağlık!
Son olarak kitabın ne kadar çok ‘sattığına’ değinmek gerek. Çünkü hayli kayda değer bir rakam. İtalyan yayıncısı Mondadori’nin internet sitesindeki bilgiye göre İtalya’da Kasım 2008’de basılan kitap 2009’un sonuna kadar 500 bin kopya satılmış. Kitapların çok satması onların iyi edebiyat eserleri olduğu anlamına gelmiyor tabii ki. Hatta çok satanlara karşı temkinli bir okur kitlesi bile oluşmaya başlıyor. Ancak kitabın, savaş, kadın olmak, erkek olmak ve savaşın ortasında insan olmakla ilgili söylediklerinin bu kadar çok okuyucuya ulaşmış olması sevindirici.

“Mostar’da duruyoruz. Pietro meşhur köprüyü çekmek istiyor. Kilin üstüne yerleştirilmiş taşlarla kaplı, daracık yollarda yürüyoruz. Neşeli bir ortam var, terlikle dolaşan turistler, ıvır zıvır satan butikler.
Kent bu köprünün kendisi, köprüye eski diyorlardı, kadim bir dostu, şehrin iki yanını, Hıristiyon ve Müslüman kısmını birleştiren taşlı bir sırtı kast ediyorlardı. Eski, yaklaşık beş asır yaşadı, sonra birkaç dakika içinde yıkılıverdi.
(...)
Bu köprü UNESCO’nun şaheserlerinden biri, aynı şekilde tek kanalla, eski taşların aynısıyla yapıldı. Ama aynı niyetle yapılmadı.
Köprüler adımları, fikirleri, orta yolda buluşan sevgilileri birleştirirler. Oysa yeni köprü sadece turistler tarafından kat ediliyor. Onlar, bu bölünmüş kentin sakinleri, kendi taraflarında kalıyor. Köprü, bir barış yanılsamasının beyaz iskeleti.”
Kitaptan


SEN DÜNYAYA GELMEDEN
Margaret Mazzantini
Çeviren: Meryem Mine Çilingiroğlu
2010
596 sayfa
35 TL.


    ETİKETLER:

    Dünya

    ,

    İnternet

    ,

    Irak

    ,

    İtalya

    ,

    haber

    ,

    Beyaz

    ,

    kitap

    ,

    teknoloji