Ölüm yazılacak konu mu?

Ölüm yazılacak konu mu?
Ölüm yazılacak konu mu?
Julian Barnes ölüme 'gergin bir tükenmişlik duygusu'nun perspektifinden bakmıyor
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

Ölüm yazılacak konu mu? Bugünün keyif çatar okuru için elbette değil. Büyük meseleleri bile iyice sıradanlaştırarak çok satış derdine düşmüş yazarların gündem başı kesildiği bir ortamda ölüm kimi ilgilendirir?
Edebiyatın, ‘düşünce’nin ta içinde kalmayı baştan seçmiş Julian Barnes’ın umurunda değil bizdeki okur profili. ‘Korkulacak Bir Şey Yok’ta ölümü anlatıyor.
Ayrıntı Yayınları’nın verimi bu kitabı Serdar Rifat Kırkoğlu dilimize çevirmiş. Serdar Rifat Kırkoğlu Türkçede Julian Barnes uzmanı. 1990’lardan beri Barnes onun ilgi odağıydı. Argos dergisinde ‘ilk’ ‘Flaubert’in Papağanı’nın çevirisi için kılı kırk yaran bir eleştirisini yayımlamıştık, hatırlıyorum.
Serdar Rifat dayanamadı, 2000’de ‘Flaubert’in Papağanı’nı bir kez daha dilimize çevirdi.
‘Flaubert’in Papağanı’, bir bakıma, Julian Barnes’ı bana tanıtan kitap . Unutamadığım bir roman. Flaubert’in yaşamından ve eserinden yola çıkarak, Barnes, tikel olarak edebiyatı, genel olarak sanatı didik didik ediyordu. Göz kamaştırıcı bir anlatış yetkinliği söz konusuydu.
Barnes, ‘Flaubert’in Papağanı’nı 1984’te yayımlamış. Roman sanatı o günlerde irkiltici değişimlere gebe. 19. yüzyılın mimarisine erişilmez romanı artık çağını iyice kapatıyor. 20. yüzyılın yepyenileri bile birer klasik niteliği edinmiş. Roman bambaşka bir şeyler arıyor. ‘Flaubert’in Papağanı’ bence o arananların yanıtıydı. Dört dörtlük bir ‘deneme-romanı’.
Bu deneme-roman biyografiye mi uzanıyor, kesintilerle, sıçrayışlarla mı yol almak istiyor, 19. yüzyılın erişilmez roman mimarisine de mi göz kırpıyor, çözümlemek gerçekten güçtü. Ama güzel bir eser okumak isteyenleri büyülediği yadsınamazdı.
Sonra, Serdar Rifat’ın çevirisinden öteki Julian Barnes’ları da okudum. ‘Seni Sevmiyorum’ ve ‘Aşk, Vesaire’ buruk bir tat bıraktı. Fakat ‘Flaubert’in Papağanı’ hâlâ gözdemdi.
Şimdiyse ‘Korkulacak Bir Şey Yok’u çok severek okuyorum.
Ölüm kitapları çoğu kez acı verir. ‘Annem İçin’i belki bu yüzden bitirememiştim; annemi yazıyordum, hastalığını ve ölümünü. Sonra yarım kaldı. Değerli Ferit Edgü’nün ısrarı olmasaydı yayımlanmadan kalacaktı.
O sıralarda Bilge Karasu’nun çevirisinden ‘Sessiz Bir Ölüm’ü okuyordum. ‘Sessiz Bir Ölüm’, bana sorarsanız, Simone de Beauvoir’ın en derli toplu eseridir. Sözü uzatmaya eğilimli Simone de Beauvoir ölümün, yokluğun, kaybedişin karşısında söyleyeceğini en yalın biçimde söylemeyi tercih etmiştir. Annesinin hastane günleri canınızı yakar. 

Bir cesedi bir kere öpmeyegörün
Barnes, kitabının adından da anlaşılacağı gibi, ölümün dolaylarında korkusuzca geziniyor, ısrarla ‘korkulacak bir şey yok’ diyor. 106. sayfada yine Flaubert, ‘Madam Bovary’ romancısı 1848’de bir arkadaşını kaybetmiş. Besbelli tutkulu bir arkadaşlıkmış. Ölünün başında beklemiş Flaubert. Bir andaç olarak bir tutam saç, ölünün saçları...
“10 yıl kadar sonra, o an’ı hâlâ anımsıyor”muş: “Bir cesedi bir kez alnından öpmeyegörün, dudaklarınızda her zaman bir şeyler, uzak bir acılık, hiçbir şeyin silmeyeceği hoşluğun tadı kalır.”
Barnes handiyse itiraz ediyor: “Annemin alnını öptükten sonra böyle bir deneyimim olmadı benim; ama o zamanlar Flaubert’in yaşının iki katı yaştaydım ve beki de acılığın verdiği tat çoktandır dudaklarımdaydı.”
Julian Barnes ölüme “gergin bir tükenmişlik duygusu”nun perspektifinden bakmıyor. Yazarların, müzisyenlerin, yakınlarının ölümlerini adım adım izlerken, ölümle barışmanın yordamına uzanıyor. Derken tam tersini yokluyor: Ölümü kabul edilebilir, katlanılır bir gerçeklik saymıyor. Ama bir ikilem, ‘ikici’ bir yaklaşım söz konusu değil. Barnes ölümü sorguluyor. Kapsamlı bir deneme mi ‘Korkulacak Bir Şey Yok’? Kurgusundaki yazınsal inceliklere kapılarak, Julian Barnes yine çok etkileyici bir ‘deneme-roman’ yazmış diyorum...

Gündeş öneriler:
a) Burada Mutlu Değilim, Jale Sancak, Kırmızı Kedi Yayınları, 2011.
b) İstanbul ’da Beklenen Devrim, Atilla Birkiye, Özgür Yayınları, 2011.