Ölümün ölümü

Ölümün ölümü
Ölümün ölümü

İLÜSTRASYON: ELA AYDEMİR

Nur Yazgan 'Zamanın Kokusu'nda insanlar arasında gölge şeklinde dolaşan, bir beden özlemiyle yanıp tutuşan ölümün bakış açısından aktarmış olup bitenleri. Yazarın büyülü gerçekçilik nitelemesini hak eden bir dili var
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

ZAMANIN KOKUSU
Nur Yazgan
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 187 sayfa
14 TL.


Yerleşeceği bir beden arayan sinsi ve uğursuz bir gölgenin anlattığı bir hikâye dinlemek ister misiniz?
Nur Yazgan yeni romanı ‘Zamanın Kokusu’nda insanlar arasında gölge şeklinde dolaşan, bir beden özlemiyle yanıp tutuşan, bir ölümlünün bedenine tutkuyla bağlanan ölümün bakış açısından aktarmış olup bitenleri. Bu yönüyle fantastik bir kurgusu var. Ancak fantastik yanı öne çıkmıyor, daha doğrusu anlatıcının tuhaflığı anlattıklarının yanında önemsiz kalıyor. ‘Zamanın Kokusu’ yoksul ve dışlanmış insanların hayatlarından çarpıcı kesitler sunan çok gerçekçi bir roman.
1978‘de İzmit doğumlu Nur Yazgan’ın ilk romanı ‘Lal Kitap ’ 2007 yılı Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer bulunmuş ve 2008 yılında yayımlanmıştı. Bu ilk romanında kadınlar daha ön plandaydı. Bu kez erkeklerin dünyasında dolaşıyor Yazgan. Bir sevgili uğruna kanlı bıçaklı olan çocuklukları birlikte geçmiş iki genç , ödeyemediği banka kredisi nedeniyle evine haciz gelince karısı tarafından terk edilen yalnız bir adam, kasaba kıraathanesi müdavimleri, Kaliye adını taktığı çirkin heykeline sımsıkı sarılmış yaşlı bir akordeoncu, gözüne belediye başkanlığını kestiren hırslı ve kurnaz bir imam, öğrencileri titreten bir lise müdürü… Hızlı bir dönüşüme uğrayan bir ilçede toplanan bütün bu insanlarin arasında dolaşıyor ölüm. Onlardan birisine bağlanıp onun kaderin paylaşırken, o güzel delikanlının, Şuap’in torunu Cengo’nun hayatında büyüyen, çoğalan ve genişleyen ‘an’ları anlatıyor. 

Kentsel dönüşüm mağdurları
Şuap kim derseniz, hani şu akordeon çalan yaşlı adam. Çoluğunun çocuğunun, torunun torbasının ölümlerini izleyip, ölmeyi büyük bir arzuyla bekledikçe ömrü daha da uzayan bir çingene. Uzadıkça geceyi gündüzden, sessizliği gürültüden, dinlemeyi konuşmaktan, göğün yüzündeki dolunayı gündüzün yüreğindeki güneşten daha çok sevmeyi öğrenen, ruhundaki cinleri gören, bütün gün şehrin çarşısında bıkmadan usanmadan aynı ezgileri mırıldanan, her akşam ‘zamanın sultanı’ diyerek okşadığı garip bir heykelle beraber hiç kıpırdamadan avlusunda pinekleyen, çok konuşmayan, torunu Cengo’ya düşkün yaşlı bir adam.
Cengo ise yediden yetmişe her yaştaki insanın yüreğine ılık ılık akan bakışları, gülümseyince ışıklanan ince uzun yüzü, sonra ışığını ortalığa saçarak yürüyüşü, bazen yüzünde unuttuğu gülüşü, görenleri büyüleyen yüz ifadesi ile mahallelinin sevgilisi…
Bir gün yanı başından geçip giden Rüya’ya da tutuluverir Cengo. Ne var ki oturdukları yoksul mahallesini zor günler beklemektedir. İmamlıktan dönme belediye başkanının şantiyeye çevirdiği ilçede açılış töreleri için kurulan bandonun gürültüsünden kargaları bile kaçmış, tekinsiz günler yaklaşmıştır. Nitekim Cengo’nun çocukluk arkadaşı Rıza’nın başını çektiği yıkım ekipleri, yeni evler dikmek için yoksul mahallesini yerle bir edecektir.
Komşularının başına gelenlerde oğlunun ‘suç ortağı’ olduğunu gören Rıza’nın annesi Sıdıka hanım, dozerleri takip eder, yıkılan hayatlardan arta kalanları toplamaya, onları evinde korumaya, kollamaya, saklamaya, tanımadığı hayatların bıraktığı izleri Rıza’ya inat yaşatmaya başlar. Şuap’in evinden getirdiği Kaliye, şimdi evinin başköşesindedir.
İşte bu sıralarda bankalara, bankayı çağrıştıran her şeye düşman kesilmiş, kendisini kitap okumaya vermiş Hilmi Cılızoğlu ilçeye döner. Niyeti doğduğu mahalleye, insanların kitap okuyacağı bir kahve açmaktır. Kahveyi açsa da kısa zamanda ilçe halkından umudu kesecek, hiç ilişki kurmadığı kahve müşterisi arasında yapayalnız yaşamaya başlayacaktır. Bir gece vakti, artık evsiz kalığı için sokaklarda yaşayan Cengo’ya rastladığında bir umut dolar içine. Himayesine alır bu güzel ve tuhaf çocuğu. Kahvenin müdavimlerinden Rıza’nın ne zamandır diş bilediği Cengo ise, ilçe halkının kendisini dışlamasına aldırış etmeksizin sokaklarda dolaşıp çöpleri karıştırarak Rüya’yı bulmanın hayalleriyle yaşayacaktır. Oysa Rüya adını verdiği Canan, Rıza’nın sevgilisidir aslında. Bunu öğrendiğinde yüreği daralır Cengo’nun. Bulduğu yegâne çözüm Rıza’yı öldürmektir.
Tam o günlerde çirkin gürültüsünden rahatsız olarak uzaklara giden kargalar yüz yıllık çınarlarındaki yuvalarına dönerler. Kovulmuşluklarının intikamını almak ister gibi gün boyunca öten kargalara, ortadaki en büyük çınarın dallarında yuvalanan baykuş da eşlik etmektedir. Felaket yaklaşmıştır… 

Dışlanmışlar...
‘Lal Kitap’la aldığı ödül üzerine yapılan söyleşide Latife Tekin’den etkilendiğini söylemiş Nur Yazgan. Erçekten de Latife Tekin’in ‘Sevgili Arsız Ölüm’ünü andıran bir yanı var ‘Zamanın Kokusu’nun. Bir gecekondu mahallesi, mahallenin yoksul insanları, onların hayatı algılayışındaki fantastik motifler iki romanı birbirine yaklaştırmış. Ancak Nur Yazgan’ın kendine özgü bir yol tutturduğunu söylemek gerekir. Üzerinde durduğu meseleler de farklı. Özellikle ‘ötekiler’in dışlanmışlığını, dışlama mantığını ve mekanizmasını çok güzel sergiliyor. Tek bir insanmışçasına aynı düşünen, aynı davranan, aynı rüyanın içinde yaşayan ve yeni düzenin doyurduğu korkunç canavarlara dönüşen ilçe halkı birbirlerine bakmadan, değmeden, ortak bir dil kullanmadan yaşayan bir topluluk. İlçenin kenarına konuşlanmış yoksul mahallesinin çingeneleri barındırdığı ise üstü kapalı biçimde verilmiş. Bunun nedeni onların, hele ki Cengo’nun dışlanmasında çingeneliğin etkisinin önemsiz kalması. Genco yoksulluğundan, kılığından kıyafetinden, ürkek tavrından ve kötü kokusundan dolayı dışlanıyor; “kahvenin müdavimleri sanki ceplerinde beş metal kuruş, üç kâğıt lira varmış gibi cüzdanlarını kollamaya; Cengo omuzlarının üzerinden eğilip önlerine çay koyduğunda tedirgin olmaya, masanın üzerinde büyük paraların döndüğü oyunlarda çay ısmarlamamaya” başlıyorlar. İlçeyi yerle bir eden yeni toplumsal düzen sadece çingeneleri, yoksulları değil, ihtiyarları, çocukları, hayvanları da dışarıda bırakıyor. Aslıda doğa kanunlarıdır hüküm süren; güçlüler güçüzleri yutuyor, sindiriyor ve kusuyor.
Kendi halinde insanların yaşadığı küçük bir kasabanın karanlık ruhunu gözlemleyenin ölüm olması, ölümün bir roman kişisine dönüştürülmesi ‘masalsı’ bir tad katmak ya da korku etkisi yaratmak için değil. Tersine, ölümün çok insani bir yanı, tarjik bir yalnızlığı var. Ölüm, insanlardaki kötücüllüğü ortaya koyan bir metafor. Öyle ki, Cengo ile Rıza arasındaki husumeti deşmek için –ölümün ağzından- Habil ile Kabil efsanesine kadar uzanmış Nur Yazgan. Ve sonuçta olup bitenler ölümü bile şaşkına çevirecek, tutkuyla bağlandığı Cengo’nun diğerlerinden farklı olup olmadığı hakkında kuşkuya düşecektir.
Pek çok motifi, simgeyi, metaforu ve okuma katmanını barındıran ‘Zamanın Kokusu’, modern zamanların güncel ve yakıcı meseleleri ile bireyin genel geçer tutkularını bir arada işleyen iyi kurgulanmış bir roman. Ama fazlası da var. Nur Yazgan’ın dilini ve üslubunu da çok sevdim. Ölümü bir roman kişisi olarak kabullenmemizi sağlayan, hikâyeye büyüsünü veren, büyülü gerçekçilik nitelemesini hak eden bir dil. Dönüşüme uğrayan kasaba atmosferinin tedirgin edici, bunaltıcı havasını, insanlarını, ilişkilerindeki sevgisizliği kolayca iletebilmesi bir yana; hayatın içindeki bilinen ama unutulan şeyleri birer birer yakalıyor, dönüştürüyor, imgelerle görünür hale getiriyor. Okuyun ‘Zamanın Kokusu’nu, iyi bir yazarla tanışacaksınız.