Olympos yoksa Beyaz Saray var

Olympos yoksa Beyaz Saray var
Olympos yoksa Beyaz Saray var

İLÜSTRASYON: YÜKSEL DOĞRU

Can Eryümlü, kitaplarını 'kültürün emredici tavrından kurtulma çabası' olarak gördüğünü çok kez dile getirmişti. Olympos dağından dünyayı sömürmeye inen tanrıçalar ya da mafya babası zaman tanrısı da kurgunun içinde sömüren, çevreyi kirleten, yoksullara haksızlık edenlerin kopyaları olarak çıkıyordu. 'Sakız'ın Gözyaşları'nda durum değişmiyor...
Haber: Asuman Kafaoğlu-Büke - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Türk-Yunan ilişkileri üzerine çok şey söylenmiş, çok şey yazılmıştır. İster birey düzeyinde, ister ulus temelinde ele alınsın, laf döner dolaşır Yunan kahvesi mi, Türk kahvesi mi, gibi saçma sorulara takılır kalır. Aslında kahveye ne isim verilirse verilsin zavallı kahvenin tadı değişmez; asıl sorun elbette kahve değil, gereksiz bir sahiplenme duygusudur. Yüzyıllar içinde iki kültür sahiplenme konusunda yarışa girmiş olsalar da, Türk-Yunan ilişkilerinde bir yabancılaşma yoktur. Yüzleşmenin her aşamasına tanıdık bir sözcük, tanıdık bir tat, tanıdık bir duygu eşlik eder. Sorulan soru, “Siz buna ne dersiniz?” şeklindedir oysa yabancılaşmada gerçek soru “Bu nedir?” olur. Tabii bütün bu benzerliklere rağmen güçlü bir “öteki” olma duygusunun varlığı da yadsınamaz; onlarca yıldır süregelen karşılıklı siyasi kışkırtmalar sonucu, iki ulus ortak öğeler yerine farklılıklara odaklanır. 
Can Eryümlü’nün yeni romanı Sakız’ın Gözyaşları, iki millet arasındaki gerginliği yüzyıllık hikâyesiyle ele alıyor. Yazar bir önceki Kalimerhaba İzmir adlı romanındaki temaları burada derinleştirerek sürdürüyor. Kalimerhaba İzmir, 1922’de İzmir’i terk eden ve geride sevdiği kadını bırakan bir kahramanı anlatıyordu; aradan geçen elli sekiz yıl sonra sevgililer kavuşuyor, yeni nesil bundan dersler çıkarıyordu. Sakız’ın Gözyaşları da Ege’nin iki kıyısında yaşayan iki ailenin birkaç nesil boyunca süren dramları temelinde tarihe göz atıyor.

Türk romanı geçmişini arıyor
Son zamanlarda okuduğum romanlarda, çok sayıda roman kahramanının aile geçmişini araştırır olması dikkatimi çekiyor. Eski konağın çatı katında bulunan bir günlük ya da gizemli bir resim ya da gizli kasadan çıkan bir mektup, vb... hepsi kahramanın ailesinin birkaç nesil öncesini ne denli az tanıdığının kanıtı gibi karşısına dikiliyor. Dedelerinin mektuplarını ya da günlüklerini okuyamayan bir nesil, doğal olarak bir kopukluk hissedecektir. Bu düşüncenin bunca romanda dile gelmesi de boşuna değil, nesiller arasındaki dilsel kopukluk bir şekilde anlatının kemiğini oluşturuyor. Buna bir de tarih bilgimizin eksiklerle dolu olduğunu fark etmek eklenince, onca yazarın temayı işlemesi başka anlamlar da kazanıyor.
Sakız’ın Gözyaşları romanında da benzer tema işleniyor. Roman kahramanı Fatih, dedesinin günlüğünü buluyor. Dedesinin yakın bir dostundan öğrendikleriyle günlüktekiler birleşince ailesi ve kızkardeşinin kocasının ailesi hakkında yeni bilgilere ulaşıyor. Kız kardeş Sakız’lı bir adamla evli olduğu için, iki ailenin tarihi, iki ülkenin tarihi ile karışıyor. Roman, Fatih’in kız kardeşinin yeni doğmuş bebeği Defne’yi görmek için Sakız’a gitmesiyle başlıyor. Anadolu’ya en yakın ama Osmanlı’nın en son ele geçirdiği Ege adası olarak Sakız’ın tarihte çok özel bir yeri var, roman bu özellikleriyle anlatıyor Sakız’ı. Adaya geldiğinde, ilk başta gümrüktekilerle sorun yaşıyor. Ertesi gün katıldığı Sakız Adası turunda ise Türklerden nefret eden milliyetçi bir rehber yüzünden iyice geriliyor. Fatih aynı zamanda, rehberi dinlerken tarih bilgisinin ne denli zayıf olduğunu fark ediyor. Neyse ki Sakız adasında karşılaştığı insanların hepsi bu rehber gibi değil, İzmir’li olduğunu öğrenince ona dostça davranan çok sayıda insanla da tanışıyor. Hatta bazılarıyla çok yakın dost (bir tanesiyle de sevgili) oluyor.
Sakız’ın Gözyaşları’nda Eryümlü çok sayıda farklı görüşü bir araya getirerek toplum içindeki çoksesliliği de gündeme getiriyor. Türk, Yunan, Rum, Ermeni ve bir de Almanya’ya sığınmak üzere adada bulunan tarikat üyesi bir dinci, bir aradalar. Fatih kendisi fark etmiyor ama okur Fatih’in tüm bu tarihi düşmanlar arasında aslında en uzak durduğunun dinci olduğunu anlıyor. Kendisine düşmanca davranan turist rehberiyle bile kültürel anlamda daha çok ortak yanı var. Roman bu noktada yeni bir yola sapıyor ve Yunanlı rehber ile Fatih’i birbirlerini anlamak zorunda bırakıyor. Sakız adasında varlığını sürdüren Homeros Derneği tarihe, yeni bir tarafsızlık gelmesi için, bir Yunanlı’nın Türk açısından, bir Türk’ün de Yunanlı açısından bakmasını sağlayacak bir proje geliştiriyor. Dernek üyelerinden biri şöyle açıklıyor: “Okul kitaplarında okutulan Yunan tarihinin uluslar arası bir komisyon tarafından yazılmasını önerdik. Aslında Bertrand Russell’ın fikridir bu. Daha tarafsız değil, tümüyle tarafsız olacağı için. Ne kadar dikkatli olmaya çalışırsan çalış, o ulustan biri isen dilin bir yerde kayıverir çünkü. Bazı konulara daha yumuşak ya da sert bakarsın. Kendine bir melanet yakıştıramazsın.” Bunun üzerine Fatih ve Giannis adlı turist rehberi, birbirlerinin tarihini araştırmaya başlarlar. Romanın büyük bir kısmını bu araştırma ve daha sonra da bu araştırmalar sonucunda ulaşılan bilgilerden oluşturur.
Proje zamanla tarihe tarafsız yaklaşmanın ötesine geçer. Romanın özü de daha genel anlamda hümanist felsefeden beslenir. “Ancak dünyadaki savaşların birer iç savaş olarak görüldüğü, insanlığın bir aile olduğu fark edildiği zaman...” diye açıklar düşüncelerini Fatih. Romanda anlatılan tarih araştırması projesi aslında yüzyıllar boyunca birbirlerini suçlayan komşu ülkelerin nasıl da kapitalizm ve silah tüccarları elinde oyuncak olduğunu çok inandırıcı kanıtlarla sunar.

Yazarın yeni tarzı
Can Eryümlü’yü ilk romanlarıyla tanıyan okur için, Sakız’ın Gözyaşları çok şaşırtıcı olabilir. Önceki eserlerinde bolca fantastik öğeler kullanmış, öykülerini destanlardan, mitolojiden ve masallardan besleyerek anlatmıştı. İzmir tarihini anlattığı son iki romanı ise, yazarın bambaşka bir türe doğru gittiğini gösteriyor. Bu romanlarda artık dünyayı sömürmeye gelmiş Olympos tanrıları yok ama bunu gerçekte yapanlar tüm varlıklarıyla varlar: Afganistan, Filistin, Bosna, Somali’de ya da çok daha yakında, Ermenistan, Yunanistan, İran ve Türkiye’de oynanan oyunlar ve siyasi kışkırtmalar gözler önüne seriliyor. Yine de, ilk dönem romanlarıyla Sakız’ın Gözyaşları arasında ortak noktalar var. Eryümlü kitaplarını “kültürün emredici tavrından kurtulma çabası” olarak gördüğünü çok kez dile getirmişti. Ne denli fantastik öğelerle kurgulasa da, Olympos dağından dünyayı sömürmeye inen tanrıçalar ya da mafya babası zaman tanrısı da kurgunun içinde sömüren, çevreyi kirleten, yoksullara haksızlık edenlerin kopyaları olarak çıkıyordu. Sakız’ın Gözyaşları’nda durum değişmiyor, kahramanlar Olympos’tan değilse de Beyaz Saray’dan ya da Elysêes’den dünyaya hükmediyorlar. Romanda belki okuru rahatsız edecek tek şey, romanın başlarında karakterlerin kalıp formüller halinde kendilerini ifade etmeleri. Ancak kurgu ile birlikte tarihi gerçekler ortaya döküldükçe, kahramanlar klişeler dışına çıkmaya başlıyorlar. Gözüme çarpan bir küçük hata, para birimi 58. sayfada Drahmi iken, 96. sayfada Euro’dan söz ediliyor. Roman muhtemel 1995 öncesinde geçiyor fakat bazan daha yakın bir tarihmiş izlenimi veriyor. Romanda çok hoş şeylerin başında annesi Türk babası Yunan bebek Defne karakteri geliyor. Sanırım Eryümlü masum ve çok sevimli bir bebek ile simgesel olarak birlikteliğin ne kadar olası olduğunu göstermek istiyor bize. Tarih meraklısı okurun, özellikle de Türk-Yunan ilişkileriyle ilgilenen her okurun okuması gereken bir roman. 

SAKIZ’IN GÖZYAŞLARI
Can Eryümlü
Pupa Yayınları
2009
339 sayfa
17.5 TL.