Omuzların üstüne yağan kar gibi

Omuzların üstüne yağan kar gibi
Omuzların üstüne yağan kar gibi

Javier Marias

'Yarinki Yüzün' bugünü, Avrupa tarihine bakarak kavramaya çalışan bir eser. Sadece ele aldığı meselelerle değil, meseleleri, duygu ve düşünceleri eksiksiz biçimde aktarmaya, tasvir etmeye çalışmasıyla da görkemli
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Javier Marias’ın üç ciltlik ‘Yarınki Yüzün’ romanının ilki ‘Ateş ve Mızrak’ Türkçeye 2011 yılının ilk aylarında çevrilmişti. Yılın sonuna yaklaştığımız şu günlerde ikinci cilt ‘Dans ve Rüya’ da yayımlandı. Şimdi sıra ‘Zehir, Gölge, Veda’ adlı üçüncü ciltte. Hatırlatmakta fayda var; ismini IV. Henry’den alan, Marcel Proust’a gönderme anlamına gelecek şekilde yedi bölümden oluşan ‘Yarınki Yüzün’, aslında üç ciltlik tek bir roman.
1951’de Madrid’de doğan Javier Marias çocukluğunun bir kısmını - Franco döneminde uzun süre hapis yatan- babasının çeşitli üniversitelerde ders verdiği ABD ’de geçirmiş. Madrid Üniversitesi’nde gördüğü İngiliz edebiyatı eğitimini bitirdikten sonra çevirmenlik mesleğini seçen, 1992 yılında yayımlanan ilk romanıyla ticari ve edebi açıdan büyük bir başarı yakalayan, eserleri otuzdan fazla dile çevrilen, çok sayıda ödül kazanan ve İspanyol Kraliyet Akademisi’ne seçilen Marias, Nobel’e aday yazarlardan. 

Deza için bir lanet
‘Ateş ve Mızrak’ta ‘Yarınki Yüzün’ün kahramanı Jaime Deza ile tanışmıştık. Karısından ve çocuklarından ayrı yaşayan, onların özlemini çeken, karısını düşündükçe içini kıskançlık kaplayan İspanyol vatandaşı Deza, BBC’de çevirmenlik yapmak için gelmişti İngiltere’ye. İngilizcesi’nin mükemmelliği dışında bir özelliği daha var ki, Deza için neredeyse bir lanete dönüşmüş. Keskin bir gözlem gücüne, gözlediklerini yorumlama yeteneğine sahip. Bu özelliklerini fark eden yakın dostu Peter Wheeler’in tavsiyesiyle İngiliz Gizli Servisi’ne alınıyor. Görünürdeki işi Güney Amerikalıların sorgusunda çevirmenlik yapmak ama servis şefi Tupra’nın ondan beklentisi çevirmenliğin ötesine geçip sorguladıkları kişiler hakkında yorumlar da yapması.
‘Ateş ve Mızrak’ın son sayfalarında Deza’yı kendisini izleyen köpekli bir kadının kimliğini merak ederken bırakmıştık. ‘Dans ve Rüya’nın ilk sayfalarında kapının zilini çalan kadın , Deza’nın mesai arkadaşı Pérez Nuix’dir. Yorumlayacağı bir kişi hakkında olumsuz rapor vermemesini rica edecektir Deza’dan ve bu ‘küçük’ rica Deza’nın belleğini ateşleyecek, onu bir kez daha sonu gelmez hesaplaşmalara itecektir.
İlk romanı okuyanlar, hesaplaşmadan ne kast ettiğimi anlamışlardır. Javier Marias ‘Yarınki Yüzün’de hiç unutmayan, her ayrıntıyı kaydeden bir belleğin zihninden aktarıyor hikayesini. Anlatı zamanındaki her olay kahramanın zihninde bambaşka olayları çağrıştırırken zamanlar zamanlara, isimler isimlere, mekânlar mekânlara karışıyor. Sonra fırtına bir süreliğine diniyor, taşlar yerine oturuyor, şimdiki zamana geri dönüyoruz; yeni bir zihin fırtınası kopana kadar...
Pérez Nuix’in ricasıyla bu kez amiri Tupra’yı sorgulamaya başlayacaktır Deza’nın belleği. Servisteki görevi ve yaptığı işin mahiyeti belirsiz olan bu karizmatik şefle geçirdikleri bir geceye, Tupra’nın gösterdiği şiddete kilitlenecektir. Şiddetin ilk çağrışımı İspanya İç Savaşı’dır. Sonra babası, babasının anlattıkları, suikastler, işkenceler, ihanetler, kötülükler, değişen yüzler ve insanı anlama çabası. Gecenin farklı safhalarında Deza’nın belleğini geçmişe götüren farklı imgeler de var elbette. Böylelikle başta özlemini çektiği karısı, çocukları, İspanya’daki evi olmak üzere, bir gece kulübündeki birkaç saat içinde, çok şeyle yüzleşecektir kahramanımız. En çok da kendisiyle; “Sadece bir gölgeyim, bir izim, belki o bile değilim. Söz yitimine uğramış bir fısıltı, dağılmış bir koku, düşmüş bir ateş, kabuğu çoktan kopmuş bir sıyrık. Çimenlerin altındaki toprak gibiyim veya daha da derinde, toprağın altındaki, görünmeyen, gömülmüş toprak gibi; ardında bir ceset bırakmadığı için matemi tutulmamış bir ölü, etleri dökülen bir hayalet ve sonradan gelenler için, uydurma olup olmadığını bilmeyecekleri bir isim sadece. Tahta ovalanarak, kazınarak iyice temizlenen, yok olup gitmeye beyhude direnen bir lekenin çeperi olacağım; ya da silinmesi pek zahmetli, ama sonunda yok olup kaybolan, böylece izi de, kanın döküldüğü de unutulan bir kan lekesi. Omuzların üstüne yağan kar gibi kaygan ve yumuşağım; kar daima diner. O kadar. Aslında bir şey daha var: İzin ver hiçliğe dönüşsün, bırak olmuş olan olmamış olsun. Buna dönüşeceğim, olmamış olmama izin verilecek. Yani zaman olacağım, asla görülmemiş olan ve kimsenin asla göremeyeceği zaman.” 

Proust’a selam
İlk iki cildinden anlaşılan o ki, ‘Yarinki Yüzün’ bugünü, Avrupa ve İspanya tarihine bakarak kavramaya çalışan dev bir eser. Ama sadece ele aldığı meselelerle değil, meseleleri, duygu ve düşünceleri eksiksiz biçimde aktarmaya, tasvir etmeye çalışan anlatıcının dili ve roman tekniğiyle de görkemli. Çok kapsamlı bir dille kuşatıyor okuyucuyu Marias. Ama anlattıkça anlattıklarının içinde hakikati bulması da zorlaşıyor. “Proust’un da özlemidir bu temelde: Sözcüklerin güvenilmez düz anlamlılığına karşı, onlarsız bir anlaşım, uzlaşım ya da bir pandomim yazı/şiir diline varmak, yaza yaza anlamın içinde kaybolmak. Çünkü yaşanılan anlarla sürdürülmüş ilişkinin, bilinmezin alanına çökelmesinde yatmaktadır bir bakıma anlam – susmayı seçmiş birisi için.”
Bir başka benzerlik zamanla ilgili. Javier Marias da Marcel Proust gibi geçip giden zamanın izini sürüyor. ‘Yarınki Yüzün’de zamanın önemi, her gerçeğin aslında bir zaman gerçeği olmasından. Zaman insan hayatlarının içinden geçen, onlarla birlikte gelişen, onların kaderlerine karışan bir başka roman kahramanı. Her ne kadar kişilik çözümlemeleri geniş bir yer kaplasa, romanın gözle görülür bir kahramanı olsa da ‘Yarınki Yüzün’de özne konumundan söz edemeyiz. Onun yerine tıpkı Proust, Kafka ve Joyce’un yapıtlarında olduğu gibi modern dünyanın mitolojisiyle karşılaşıyoruz. Javier Marias’ın roman kahramanının belleğinden sunulan modern insanın ve modern toplumun görünümü.
Marias, kahramanı Deza’nın zihninden birinci tekil şahıs anlatımıyla geriye dönüşlü bir anlatım kuruyor. Anlatan benliğin deneyimleyen benliğe bilişsel üstünlüğünü ortaya çıkaran bir yerden, bugünden konuşan anlatıcı, bugünden konuştuğunun farkındalığıyla hem geçmişin hem şimdinin farklı iç çatışmalarını, düşüncelerini, aslında hatırlama ve yorumlama dinamiklerini ortaya koyabiliyor. Bu tür geriye dönüşlü zihinsel anlatının ustası kuşkusuz Proust’tu. Marias da Proust gibi ‘zamana ayarlı teleskop’ kullanmış.
Geçmişi anlatı yoluyla yeniden yaratmak, bugünü anlamlandırmak ve yarını kurmak... Tarihin, siyasetin, medyanın dayattığı bir anlam dünyasında bireyin belleğinin yetersizliği çok açık. Üstelik geçmişi bugünden geriye doğru kurmanın yol açtığı tuzaklara da açık bir süreç. İşte bu nedenle anlatıcı artık her şeyi bilen, her şeyin farkında olan bir adam değil. Geçmişle ilişkisini kendi iç meseleleriyle de karıştıran ama sorgulamaktan, deneyimlediklerini farklı bakış açılarından tartmaktan, aklın süzgecinden geçirmekten vazgeçmeyen bir adam. İşte böyle bir adamın zihninin haritasını çıkarmak için dili sonuna kadar zorlamış Marias. Belki de böyle bilinci ortaya çıkarmanın yegane yolu da bu. Tam da Proust’un söylediği gibi; “Gerçek yaşam, en sonunda keşfedilen ve aydınlatılan yaşam, dolayısıyla gerçekten yaşanan tek yaşam, bu yaşam edebiyattır.”

Dans ve Rüya
Javier Marias
Çeviren: Roza
Hakmen
Metis Yayınevi
2011, 296 sayfa, 22 TL.