Onlar gençtiler... Masumdular

Onlar gençtiler... Masumdular
Onlar gençtiler... Masumdular
Alessandro Baricco 'Emmaus'ta hayal kırıklıklarının, korkuların, belirsizliğin, mistisizmle kararmış ruhların, suçluluk duygularının, kefaretin, çaresizliğin ve parçalanmanın hikâyesini anlatıyor
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

İtalyan yazar Alessandro Baricco’nun ‘Emmaus’u Katolik inancına sahip delikanlılık çağındaki dört gencin hazırlıksız oldukları bir hayatla karşılaşmaları sonucu yaşanan trajik olayları anlatıyor. 120 sayfalık kısa, sade ama zarafet ve ustalıkla yazılmış bir metin... 1997 yılından bu yana Türkçeye düzenli olarak çevrilen Alessandro Baricco yakından tanıdığımız bir yazar. 1958 Torino doğumlu. Kariyerine La Republica gazetesinde müzik eleştirmeni olarak başlayan, daha sonra La Stampa gazetesinde kültür sanat servisinde çalışan Baricco, RAI televizyonuna sanat programları hazırlamasının yanı sıra Torino’da anlatım tekniklerinin öğretildiği bir okul da kurmuştu. Edebiyata kısa öykülerle giriş yapmış hemen ardından yazdığı ilk romanı ‘Öfke Şatoları’ ile Fransa’da Médicis Ödülü’ne değer görülmüştü. Arkası geldi. İkinci romanı ‘Okyanus Deniz’le İtalya’da Viareggio Ödülü’nü aldı. Çok satan ve otuzdan fazla dilde yayımlanan ‘İpek’ sayesinde dünya çapında ün kazanan Baricco, romancılığını ‘Kent’, ‘Homeros, İlyada’, ‘Yarım Kalmış Bir Hayal’, ‘Bindokuzyüz’, ‘Emmaus’ ve ‘La Storia di Don Giovanni’ adlı yapıtlarıyla sürdürdü.
‘Emmaus’, roman kişilerinin bireysel ve toplumsal durumlarını özetleyen bir girişle başlıyor; “Hepimiz on altı-on yedimizdeyiz. Ama bunu tam olarak bilemiyoruz, hayal edebildiğimiz tek yaş: Geçmişimizi çok az tanıyoruz. Çok normaliz, normal olmaktan başka bir plan yok yaşamımızda, kanımızda olan bir eğilim bu. Ailelerimiz kuşaklar boyu yaşamı törpülemekle uğraşmış, sonunda her tanıklığı, uzaktan göze çarpabilecek her pürüzü yok etmiş. Zamanla bu dalda uzmanlaşmış ve görünmezlik ustaları olmuşlar; güvenli el, bilge göz –zanaatkârlar. Odalardan çıkarken ışığın söndürüldüğü, salondaki koltukların selafonla kaplı olduğu bir dünya.” 

İnançlar yerle bir olacaktır
Hikâyenin anlatıcısının ‘hepimiz’den kastı benzer bir aile hayatından, sosyal sınıftan gelen, benzer inançlarla yetişen dört arkadaş; Sarto, Luca, Bobby ve bir de kendisi. Mekânın adı verilmiyor. Muhtemelen Boricco’nun büyüdüğü Torino’dayız. Kitap kapağında 80’li yıllar denilmesine karşılık, zamanı belirten bir vurgu da yok. Gençlerin yaşam tarzlarına bakıldığında 70’li yıllar olması daha uygun. Ancak zamanın ve mekânın önemi yok. Gençlerin İtalyan, katı inanç sisteminin Katoliklikten kaynaklanması da önemsiz. Romanı okuduğunuzda olayları kolaylıkla başka coğrafyalara, başka doğmalara da taşıyabileceğinizi göreceksiniz. Hatta bu hikâye içinde kendisini ya da çevresindeki gençleri bulanlar bile çıkacaktır. Gençlik sorunlarına İtalya özelinden hareketle evrensel bir bakış getirmiş Baricco.
Ailelerinden aldıkları eğitimle kiliseye, kutsal kitaba, toplumca onaylanan ahlak ve moral değerlere bağlanmış dört ‘örnek’ genç. Okula giden, boş zamanlarında hastahanede gönüllü olarak çalışan, müziklerini kilise korosunda icra eden, sigara kullanmayan, cinselliği kısıtlı biçimde –bakireliğin kutsallığına gölge düşürmeksizin- yaşayan, kötülük ve günahla kuşatılmış inançlarından şüphe duymayan düz ve temiz bir hayatları var. Ancak hemen yanı başlarında bambaşka bir hayatın sürüp gittiğini yavaş yavaş fark ediyorlar. Başka bir sınıfa mensup insanların sürdürdüğü bu hayatta suç ve günah gibi kavramlar yok. Eğlencenin, seksin, keyif verici maddelerin, müziğin, dansın özgürce yaşandığı zenginlere ait bu dünyaya kuşkuyla yaklaşıyorlar. Ne var ki o dünyayı temsil eden Andre, bu delişmen ve çekici kız dördünün de başlarını döndürecek, o çok sağlam inançlarını yerle bir edecektir.
Önce intihara kalkışmış birisi olarak şaşırtmıştır onları Andre. Sonra onlara göre çok ama çok özgürce yaşadığı cinselliğiyle, müzik ve dansla kurduğu ilişkiyle. Önce saptığı kötü yoldan kurtarmaya çalışırlar onu. İlişkiye geçtiklerinde ise ışığın etrafında dönen pervaneler gibi, kendilerini Andre’nin yolunu izlemekten alamayacaklardır. Uyanan arzuları hapsoldukları sınırları çiğneyerek kısa bir süre de olsa bilinmezin topraklarına ayak basmaya teşvik etmiştir gençleri. Ancak donanımları yeterli değildir. Aile ve toplum tarafından belirlenmiş kaderlerini kendileri tayin etmeye kalkıştıklarında inanç sistemleri ile birlikte arkadaşlıkları da parçalanır. Partiler, cinsellik, uyuşturucu, travestilerle ilişkiler, intiharlar ve cinayet... Artık trajedinin sahnelenme zamanıdır... 

Mutluluk arayışları
Katı inançlardan sıyrılıp özgürce yaşamayı seçmenin doğurduğu sonuçlara bakıp Alessandro Baricco’nun ahlaki bir mesaj verdiği düşünülmemeli. Aslında gençlerin özgürlük sandıkları durumun gerçek bir özgürleşme anlamına gelmediğini Andre’nin ruh hali ile açıkça belli ediyor yazar. Başka tarz yetiştirilmesine rağmen, Andre de diğerleri gibi, sorumlusu olmadığı, kuruluşuna katkıda bulunmadığı bir dünyanın kurbanı. Baricco kimliklerini arayan, mutluluğun peşinde koşan gençlerin, hangi sınıfa mensup olurlarsa olsunlar, maruz kaldığı sıkıntıları hüzünlü bir hikâye ile sergiliyor.
Aynı kentte, komşu mahallelerde yaşadıkları, aynı okullarda okuyup aynı kiliselere gittikleri halde yaşam tarzları ve gelir farklılıklarıyla birbirlerine değmeyen insanlardan oluşan toplumsal yapıyı ufak dokunuşlarla –mesela futbol izleyiciliğinin ya da şarap zevkinin çağrışımlarıyla- ayrıntılarda yakalıyor hikâye. Mesela futbol tukusunun, şarap zevkinin aristokratlar, politikacılar, sanayicileri, işçiler ve diğer çalışanlarıyla bu İtalyan kentinin kastik yapısının alt sınıftan gençlerde bıraktığı izleri de görebiliyoruz. İşte bu sıkışmışlıklar nedeniyle anlatılan kent (muhtemelen Torino) muhafazakâr ve konformist, aynı zamanda dengesiz ve anarşik bir yapıya sahip. 

Hep aynı hayalin peşinde
İnsanın mutluluk arayışı Baricco’nun diğer romanlarında da sıklıkla karşımıza çıkan bir tema. ‘İpek’te bu arayışı uzak bir zamanda ve uzak bir coğrafyada dile getirmişti. ‘Öfke Şatoları’nda anlatı yine geçmişe dönüktü ama yaşamın kıyısına varmaya çalışan, olanaksızın peşinde koşan insanların sarsılmaz umudu kuşkusuz evrensel bir boyut katıyordu arayışa. Kafkaesk çağrışımlar taşıyan ‘Kent’te bunalan insanların çaresizce aradığı mutluluk ‘Homeros, İlyada’da da mitolojinin çağdaş bir yorumuyla öne çıkmıştı. ‘Bindokuzyüz’, ‘Yarım Kalmış Bir Hayal’ ve ‘Okyanus Deniz’de rastlantıların savurduğu ya da bir araya getirdiği insanlar hep aynı hayalin peşinde koşuyorlardı.
Söz konusu tema, mutluluk arayışı her romanda görünmekle birlikte, arayışın boyutları ve karşılaştığı engeller farklıdır. ‘Emmaus’ romanının isminin ve konusunun İncil’de geçen bir hikâyeden alınmasının da gösterdiği gibi, bir yandan günümüz insanının sorunlarını ortaya koyarken diğer yandan insana dair evrensel bir arayış vardır Baricco’nun romanlarında. Düşünsel geri plan zengin ve çok katmanlıdır. Bu zenginliği roman kişileri üzerinden yansıtıyor Baricco. Karakterler üzerinde yoğunlaşıyor. ‘Emmaus’u çekici kılan da olaylar ve olayların akışından çok o olayların karakterler üzerindeki etkisini başarıyla verebilmiş olmasında. Teker teker her karakterin dönüşümünü izleyebiliyoruz. Kısa bir roman olmasına rağmen başlangıç noktası ile final sahnesi arasındaki uçurumu doğallaştıran, yazarın onların dönüşümlerine eşlik etmemizi sağlaması. Kolaylıkla sağlıyor; çünkü Baricco’nun roman dili hem ekonomik hem titiz.
Gençlerin yaklaşık bir yıllık zaman dilimi içerisindeki radikal değişimlerini, bir bakıma olgunlaşmalarını anlatmasına rağmen ‘Emmaus’ Bildungsroman (oluşum romanı) tarzında yazılmamış. Oluşumdan ziyade hayal kırıklıklarının, korkuların, belirsizliğin, mistisizmle kararmış ruhların, suçluluk duygularının, kefaretin, çaresizliğin ve parçalanmanın hikâyesidir anlatılan. Ve bu niteliğiyle hepimizin hikâyesidir.


Gerçek anlamını bize öğretmedikleri sözcüklerle doluyuz
Birisi kurtarmıştı onu.
Ama ölmeye başlayan bir insan asla bundan vazgeçmez ve bizler şimdi Andre’nin neden sağduyunun ötesinde ve inançlarımıza inat bizi çektiğini biliyoruz. Onu gülerken ya da küçük bir motosiklete binerken ve bir köpeği okşarken görüyoruz – bazı akşamüstleri bir kız arkadaşıyla ele ele dolaşıyor, çantalarının içine yararlı şeyler koyuyor. Her şeye karşın, ona inanmıyoruz çünkü bir şey aramak için başını ansızın çevirdiğinde korkuyla bakan gözleri var aklımızda, sanki oksijen arıyor. ?u alışkanlığı, başını hafifçe arkaya atarak çenesini öne çıkarma alışkanlığını da biliyoruz. Görülmez bir su yüzeyinde gibi. Ve dile getirmeyi bilemediğimiz yoldan çıkışları var, şu ağza alınamayacak ve utançtan yoksun olanlar da dahil. Şimşek gibi bunlar ve biz onları anlıyoruz.
Ama ölüyor Andre – ölüyor.
Sonra Bobby annesine Andre’nin bunu neden yaptığını sordu ama o noktada annesi konuşmakta biraz güçlük çekmeye başladı, öykünün geri kalan kısmını anlatmak istemediği anlaşılıyordu ansızın ve gereksiz bir sertlikle bir çekmeceyi kapattı, hiçbir şeyi boşa harcamayan annelerdir onlar, bir çekmecenin kolunu bile boşu boşuna itmezler, gerçekten de, artık bu konu kapanmıştır, demek için kapatmıştı çekmeceyi sertlikle.
Bir akşam köprüye gittik, çünkü kara suyu görmek istiyorduk – o kara suyu. Ben, Bobby, Santo ve Luca, içlerinde en yakın dostum Luca’dır. Bisikletle gittik oraya. Andre’nin gözlerinin ne gördüğünü görmek istiyorduk sanki. Ve atlanacak boşluğun ne kadar yüksek olduğunu. Aklımızdan demir parmaklıkların üzerine çıkmayı, hatta boşluğa doğru biraz sarkmayı da geçirmiştik. Birbirimize iyice tutunmuştuk ama –çünkü hepimiz akşam yemeği için tam zamanında evine dönen gençlerdik– ailelerimiz alışkanlıklara ve uyulması gereken saatlere inanır. Evet, oraya gittik: Ama su o kadar karaydı ki, kalın ve ağır olduğu düşüncesi yaratıyordu insanda – bir çamur gibi, bir petrol gibi. Korkunçtu ve söyleyecek başka bir şey yoktu. Buz gibi demire yaslanmış, aşağı, akıntının kalın damarlarına ve dipsiz karanlığa bakıyorduk.
Eğer insanı aşağı atlamaya itecek bir güç varsa biz onu tanımıyorduk. Gerçek anlamını bize öğretmedikleri sözcüklerle doluyuz, bunlardan biri, acı sözcüğüdür. Bir diğeri de ölüm sözcüğüdür. Ne anlama geldiklerini bilmiyoruz ama kullanıyoruz, işte bu da bir sırdır. Aynı şey daha az gösterişli sözcükler için de geçerlidir. Kitaptan

EMMAUS
Alessandro Baricco
Çeviren: Şemsa Gezgin
Can Yayınları
2011, 128 sayfa, 9.5 TL.