Orhan Pamuk sırlarını açıklıyor

Orhan Pamuk sırlarını açıklıyor
Orhan Pamuk sırlarını açıklıyor

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Orhan Pamuk'un 'Saf ve Düşünceli Romancı'sı edebiyat üzerine kışkırtıcı ve çekici metinlerden oluşuyor. Kışkırtıcı, çünkü daha önce düşünmediği şeyleri düşünmeye itiyor okuru; çekici çünkü Orhan Pamuk'un kendini sakınmayan stili ve açıklığı, okuru büyülüyor
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Harvard Üniversitesi, Charles Eliot Norton Konferansları adıyla 1926’da başlattığı bir geleneğin parçası olarak çok sayıda sanatçı ve düşünürü üniversiteye davet eder. Öğrencilere açık ve ücretsiz gerçekleşen seminerlere, aralarında Igor Stravinski, T.S. Eliot, Leonard Bernstein ve daha nice sanatçı katılmıştır. 2009 yılında listeye Orhan Pamuk da eklendi. Şaşırtıcı olan, seksen küsur yıldır aralıklarla devam eden seminerlerde roman, ilk kez konu başlığı olarak Pamuk tarafından ele alınmış. Seminerle aynı adı taşıyan ‘Saf ve Düşünceli Romancı’, yaklaşık birer saatlik altı konuşmadan oluşuyor.
Başlık, Frederich Schiller’in ünlü makalesine gönderme yapıyor. Kitap da Schiller’in ‘saf’ (ya da naif) ve ‘düşünceli’ (ya da duygusal) deyimlerini nasıl kullandığını anlatarak başlıyor. Schiller’e göre modern edebiyatın bir sorunu saflığını yitirmiş olması; antik çağın tragedya izleyicisinin saflığı yok artık modern izleyicide ve okurda. Antik çağın şairinden farklı olarak, modern şair kendi duygularının izleyicisi olmuştur. Orhan Pamuk bu ayırım üzerinden kendi roman okuma ve yazma sürecini anlatıyor. Bazen saf bir okur olarak bazan da düşünceli bir yazar olarak kendinden yola çıkıyor. Kitap boyunca ‘romancı’ sözcüğü hem okuru hem yazarı kast ediyor. Böylece ‘romancı’, metin içinde kendiliğinden katlanıyor: dünya klasiklerinin yazarları, bunları okuyan Orhan Pamuk, onun romanlarının okurları...
Yazarların yazdıkları hakkında düşünmeleri her zaman okurun ilgisini çekmiştir. Schiller’in terminolojisiyle söylersek, saf yazar kendi üzerinde meditasyon yaparken düşünceli yazara dönüşür. Yazar, kendi zihninin işleyişini araştırır, okur da romanın ötesine geçmenin hazzını yaşar. Roman üzerine konuşmak asla sadece roman ve edebiyat kuramı ile sınırlı kalmaz, insan hakkında, hayat hakkında derken ontolojik boyuta geçer.
Aslında bir ressama gidip ‘bu resminizde ne anlatmaya çalıştınız?’ diye sormayız. Diyelim ki sorduk, ressam bu saçma soru karşısında büyük olasılıkla, yaptığı resmin zaten anlatmak istediğini anlattığını söyleyecektir bize. Resim, onun anlatı aracıdır. Oysa bir romancıya rahatça sorulur bu soru. Yazarlar da ne anlattıklarını, nasıl anlattıklarını, kullandıkları teknikleri, simgeleri, gerçeklikle bağlantılarını anlatmayı severler. Garcia Marquez, ‘Anlatmak için Yaşamak’ta; Kundera, ‘Roman Sanatı’nda; Nabokov, ‘Edebiyat Seminerleri’nde ve daha nice yazar okuma ve yazma serüvenini, romana bakışını, edebiyat tarihinin üzerlerindeki etkisini anlatır. Bu metinler meta-romanlardır, roman üzerine yazılmış meditasyonlardır.
Orhan Pamuk kitabında Horatius’tan Forster’a çok sayıda yazarın roman üzerine yazdığı metinlerden söz ediyor. Kendi roman okuyuşunu, diğer yazar ve edebiyat kuramcılarının okumalarıyla karşılaştırıyor; ortaya geniş bir alan üzerinden incelenen roman çıkıyor. Altı bölüm boyunca Pamuk aynı edebiyat eserlerinden bölümlere gönderme yaparak, bütün bölümleri birbirine bağlıyor. Romanda zaman, mekân, görsellik, karakter, gizli merkez, gerçeklik gibi farklı konular üzerinden bazen ortak temaların Pamuk’un zihninde yer ettiğini anlıyoruz. Bunların başında, kendi deyimiyle, yarı Doğulu yarı Batılı bir yazar olarak, Batı’nın sanat formu romanla genç yaşta ilgilenmeye başlaması geliyor. 

Doğu’da yazar olmak
Pamuk, kitabın “Müzeler ve Romanlar” başlıklı beşinci bölümünde konuyu üç başlık altında ele alır. Alt bölümlerden biri “Siyaset”. Burada Pamuk siyaseti şöyle tanımlıyor: “... bana göre siyaset, en sonunda bizim gibi olmayanları kararlılıkla anlamama, romancılık ise anlama işidir.” Ardından Batı dışı yoksul ülkelerde yazarların en önemli sorunlarından birinin temsil sorunu olduğunu dile getiriyor. “Bu yüzden romancılar, yaptıkları işin anlamı, romanlarının nasıl karşılanacağı konularında her romancı için gerekli gururu aşan bir hassasiyete kapılır ve bir dizi tepki verirler. Aşırı gururla aşırı gurursuzluk arasında giden” bu tepkilerle hayatı boyunca karşılaştığını söyler. Aşırı gururlu tepki, okuru küçümseyen ve romanlarının okunmamasıyla övünen bir tepkidir. İkinci tür romancılar ise milletin parçası olmak için çırpınırlar Pamuk’a göre.
Orhan Pamuk bu katı sınıflandırmasının basitleştirilmiş olduğunu ekliyor sözlerine fakat bunun ötesinde eleştirilecek başka iki nokta daha görüyorum bu manzarada. Birincisi, Orhan Pamuk nesli yazarlar için Batılı olup olmamanın önemi belki çok fazlaydı fakat artık bunun bu ülke yazarları için büyük bir sorun olduğunu sanmıyorum. “Türk romanı” “Türk filmi” “Türk müziği” alt sınıflarına sıkışmış ve bunun kompleksini taşıyan sanatçıların döneminin - nihayet - geride kaldığını söyleyebiliriz. Bugün, özellikle genç romancılarımız, (hemen aklıma Sema Kaygusuz, Faruk Duman, Mine Söğüt, Aslı Erdoğan ve daha niceleri geliyor) Doğu-Batı ikilemi arasında sıkışmış görünmüyorlar; yazınsal olarak kendi ifadesini bulmuş bir edebiyat geleneğinin parçası olarak yazıyorlar.
Aynı paralelde söylenecek ikinci bir şey ise, Pamuk’un tümden ülke edebiyatını reddeden görünen tavrı. Kitabın son bölümünde yer alan sonsözde yazar şöyle diyor: “Okur bu kitabın, roman yazma ve kitap okuma geleneği zayıf olan bir ortamda, 1970’lerin Türkiyesi’nde, kendi kendini yetiştirmiş, el yordamıyla bulabildikleri ve babasının kütüphanesindeki kitapları okuyarak romancı olmaya karar vermiş, yarı Batılı yarı Doğulu bir yazarın bakış açısından yazıldığını umarım unutmaz.” Burada kuşkusuz Orhan Pamuk kitapta başka bölümlerde sözünü ettiği yazar yalnızlığına değiniyor fakat bir önceki alıntı daha tazeyken, bu sözlerden başka anlamlar çıkabiliyor. Öncelikle üstte değindiğim gibi, onca yazarı yok saydığı izlenimi ediniyoruz. O yıllarda kitap okuyan biri olarak (aklıma Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal, Leyla Erbil, Oğuz Atay, Bilge Karasu ve niceleri geliyor) bu satırlarda sözünü ettiği kadar zayıf ve acınası bir ortam hatırlamıyorum. Hele hele bu sözlerin “Batılı” okurdan özür diler bir tonda söylenmiş olmasını yadırgadığımı da eklemeliyim. 

Romandaki karakter
‘Saf ve Düşünceli Romancı’nın belki de en ilginç ve özgün düşünceleri, romandaki karakter konusunu ele aldığı bölümde yer alıyor. “İnsanlarda, romanlarda gösterildiği kadar ‘karakter’ yoktur aslında. (...) İnsan karakteri hayatlarımızın şekillenmesinde, Batı romanında ve özellikle edebi eleştiride gösterildiği kadar önemli de değildir.” Aslında daha da ileri gidip “(i)nsanın ‘karakter’ dediğimiz yanının bir kurmaca olduğunu, edebi kahramanların, tıpkı karakter gibi, inandığımız bir yapaylık olduğunu gösterebilmek için...” diye devam ediyor. Romanlardaki, özellikle 19. yüzyıl romanındaki unutulmaz karakterler, kurgunun şekillenmesinde başrolü oynarlar fakat Pamuk’a göre hayatlarımızın şekillenmesinde, edebi eleştiride gösterildiği kadar önemli değildir karakter.
Orhan Pamuk için karakter, amaç değil bir araçtır. Karakter konusundaki düşünceleri, hayattan esinlenen kurgu yerine kurgudan esinlenen hayat temelinde görülebilir. Gerçekten de roman ve sinema çoğu davranışımızı etkilemiş, bazı önyargılar edinmemize neden olmuştur. Bunlardan biri insana atfettiğimiz karakter olabilir. Bu konunun ilerde çok tartışılacağını sanıyorum.
Pamuk karakter konusunda bir de, bazı kahramanlarının hep aynı kalan belirgin ve parlak bir sıfattan öteye gitmediğini dile getiriyor. Örnek olarak Molière ve Homeros gibi yazarların eserlerini gösteriyor. Bu noktada Homeros’u bu genellemeden kurtarmak gerekir çünkü Homeros’un kahramanları, huyları dışında davranmaya zorlanan karakterler olarak çok boyutlu rollere bürünürler. Örneğin Andromakhe, kocası Hektor’un öleceğini sezen, edilgen bir kadın rolünden bir anda çıkar ve kocasına savaş taktikleri verir. Bir başka örnek, Akhilleus, çatışan dürtülerin karakteri olur gözümüzün önünde. Savaşmak ister ama şartlar onu savaştan uzak tutar; elinde sazıyla su kenarında oturmuş şarkı söylerken buluruz bu kan seven savaşçıların en vahşisini. Elbette Pamuk’un örneği Molière ve diğer adı geçen yazarlar için geçerli. 

Romana verilen geometrik şekil
Orhan Pamuk’un yazınsal en önemli ayrıcalığı nedir diye sorsalar, anlatısındaki görsellik derdim. Benim için Pamuk’un romanları, sözcüklerin eşsiz bir görsel şölene dönüşmesidir. Görsellikten iki farklı şeyi kast ediyorum. Birincisi, Pamuk’un Balzac gibi imgeleri resmetmekteki başarısı, ikincisi ise roman kurgusunu görünür kılmasıdır. Pamuk’un bütün romanları birinci anlamda görseldir. Örneğin, ‘Masumiyet Müzesi’nde Füsun’un Nişantaşı’ndaki butiğin vitrinine ayak basarken çıkardığı ayakkabısı, sadece dondurulmuş bir anın fotoğrafı olarak değil, bir filmin sahnesi gibi dinamik olarak kazınır okurun zihnine. ‘Saf ve Düşünceli Romancı’da görsel imgelerin yazarın zihninde nasıl canlandığını anlattığı satırlar çok ilgi çekici. “Kelimeler, Resimler, Şeyler” başlıklı bölümde özellikle kelimelerle resmetmek konusunu anlatıyor fakat kitabın diğer bölümlerinde de görselliğin Pamuk için önemini anlıyoruz. “Romancı hayal ettiği şeyi en iyi ifade edecek kelimeyi aramakla kalmaz, yavaş yavaş en iyi ifade edeceği şeyi hayal etmeyi öğrenir.” Çok sık tartışılan, önce kelime mi, imge mi sorusuna da yanıt vermiş olur. Pamuk’un anlatısında imgeyi oluşturmak, ifade etmek için karakter, olay örgüsü ve dil dahil her şey araçtır.
Bunun dışında bir başka görsellik daha akla gelir Pamuk’un romanları söz konusu olduğunda: bazı romanları görsel hatta mimari bir yapıya sahiptir. Örneğin, ‘Kar’ romanında, bir kar tanesinin şeklinden yola çıkarak romana geometrik bir şekil vermişti. Kar tanesinin simetrik formu, romanın da formunu oluşturuyordu. Diğer romanlarında bu denli belirgin olmasa da, roman kurgusu her zaman okurun zihninde belirecek denli görseldir.
‘Saf ve Düşünceli Romancı’, edebiyat üzerine okuduğum belki de en kışkırtıcı ve çekici metinlerden biri. Kışkırtıcı, çünkü daha önce düşünmediği şeyleri düşünmeye itiyor okuru; çekici çünkü Orhan Pamuk’un kendini sakınmayan stili ve açıklığı, okuru büyülüyor. 

SAF ve DÜŞÜNCELİ ROMANCI
Orhan Pamuk
İletişim Yayınları
2011, 153 sayfa, 13 TL.