Orta sınıf nostaljisi

Orta sınıf nostaljisi
Orta sınıf nostaljisi
'Sandık İçi', hızla değişen zamanı tutan ve güzel günleri hatırlatan içeriği nedeniyle başarılı bir ergen anlatısı, doksanlarda çocuk ve ergen olmuş orta sınıfların nostalji sığınağı
Haber: LEVENT CANTEK / Arşivi

Mizah dergilerini izleyenler bilir, çizerler kendilerini tipleştirerek hikâyelerine katmayı severler. En azından anlatının başında veya sonunda dertleşerek konuşurlar. Bu eğilim, tahmin edilebileceği gibi, isimlerini anonim olmaktan çıkarmak, kendilerini ete kemiğe büründürerek varkılmak ve doğrudan doğruya sahneye çıkarmak olarak açıklanabilir. Çizgi romanın endüstri olduğu ülkelerde kahramanı (örneğin Süpermen’i) kimin yazıp çizdiği ekseriyetle önemli değildir. Aslolan kahramandır, yazar ve çizer durmaksızın değişebilir. Sinemadaki auteur anlayışına benzer biçimde hikâyeden çok anlatıcısının vurgulandığı sanat ve yaratıcı nitelemesi- zihniyeti, hemen her ülke çizgi romanında olduğu gibi bizde de yaygınlaşmış, anlatıcı olarak ün kazanan, hikâyelerinden ziyade ismiyle hatırlanan üreticiler çıkmıştır. 

Büyük anlatıların çöküşü
Gırgır ve sonrasındaki dergilerde bu türden bir yoğunlaşma yaşandığı, üreticilerin anlatılardan daha fazla konuşulduğu söylenebilir. Elbette öncesi yok değil, özellikle gazete karikatürcüleri kendilerini ve yakın çevrelerini anlatılarına dâhil etmekte beis görmemişlerdir. Cemal Nadir’e, Bedri Koraman’a, Altan Erbulak’a veya Gırgır’ın yaratıcısı Oğuz Aral’a kendi hikâyelerinde kolaylıkla rastlayabilirsiniz. Öyle ki aralarındaki atışmalar, çizerin kahramanıyla karşılaşması espri evreninin bir parçası sayılagelmiştir. Benim bildiğim iyi bir örnek, Oğuz Aral’ın hikâyeye katılarak kendi kahramanı Hayk Mammer’i öldürmeye kalkışmasıdır: “Seni ben yarattım Hayk! Ama pişman oldum. Gene ben öldüreceğim”. 1958 yılından bir alıntı yaptım, düşünün. Bugün , geçmişte oldukça istisnai duran bu eğilime bakarak söylersek, çok daha fazla çizer kendinden ve kişisel hikâyelerinden söz ediyor. Yanlış anlaşılmasın, bu eğilim, sadece çizgi romanı değil hemen tüm popüler kültür evrenini etkilemiş durumda. Büyük anlatıların çöküşü denilen şeyi dar kapsamıyla ele alırsak, kişisel hikâyelerin ve yerel tarihin popülerleştiğini, “ben değerliyim, benim geçmişim de değerli” mantığının meşrulaştığını, sanatı, kültürü ve akademiyi başkalaştırdığı fark edilebiliyor. Kendini ‘ben bir üslubum-ben bir dilim’ diye sunan çizerin, geçmişine yoğunlaşması, üst üste gelen ve birbirini tamamlayan olgular oldu. Geçmişte bir daha tekrarlanmayacak olanı yaşatmaya çalışmak, hikâyeleştirerek ona can vermek, kendini anlatan çizerlerin sürekli malzemesine dönüştüler. Bir başka ifadeyle, bu süreç, kendisi görünmek-müdahil olmak, mahrem olanı anlatmak ve kayıp giden zamanı tutmak olarak ifadelendirilebilir. 

Kör bir Keloğlan kuyusu
Ersin Karabulut’un ‘Sandık İçi’ adlı yakın dönemin fenomen çizgi romanın sac ayakları da bunlar. Ersin dizinin ilk yıllarında kendisini, çocukluğunu, yaşadıklarını ironik ve dokunaklı bir dille teşhir ediyor, orta sınıf mahcubiyeti denebilecek bir tutumla nedamet getiriyordu. Eski çizgi romanlar, akide şekerleri, bayram gezmeleri, Cincin sakızları, filmler, modalar, Star Wars, hezeyanlar, çekingenlikler, mahalleler, Cihangir, sınavlar ve nemrut öğretmenlerden oluşan, okuruyla arkadaş olma niyetini defaatle vurgulayan iyimser bir anlatı evreniydi bu. Şimdilerde köşe yazarı gibi başka dertlerinden de söz eder oldu, bana anlatısını başka bir yöne çekmeye çalışıyor gibi geliyor. Eğer illa bir tarafa seyreyleyecekse, hatıralar ya da yaşanmışlıklar kadar kurguya dayalı yeni bir çevre ve tipleştirmeler evreninin inşasına yönelmeli sanki. Dizinin süregelen gerçekçilik ve mahremiyet vehmi zaten onu takip edecektir. Köşe yazarlığı meselesiyse mizahçı için kör bir Keloğlan kuyusu; insan yaşlandıkça yavaşlıyor ve hata yapma riskini azaltıyor, bu açığı da genellikle nasihat vererek kapatıyor. Türkiye ’de mizahçıların yaşlandığını nasihatçiliğe, “çok yanlış yapılıyor çok” moduna geçtiklerinden çıkartabiliyorsunuz. Siyaset kültürümüz haddini bildirmeye bayıldığından mizahçı nerden gelmiş, kimmiş önemsizleşebiliyor. Bir bakmışsınız ‘ya bu ne diyor’ dediğiniz televizyon hatibiyle aynı havuzda yüzüyorsunuz… 

Nostalji kimin işi?
‘Sandık İçi’nin gerçekten ilginç bir yönü var ve sanıyorum, bu anlamıyla Türkiye’de bir benzeri yok. Yazılıp çizilenlere bakılırsa, Ersin’in genellikle kendisiyle yaşıt olan okuru yakaladığı için başarılı olduğu düşünülüyor ve ilginçtir onun sıradışı bir çizer, karelerarası devamlılığı iyi kullanan bir hikâyeci olması hiç akla gelmiyor. Yani çizgileri ya da kurgusuyla değil anlattıklarıyla okuruna dokunduğuna inanılıyor. Popüler kültür ürünleri içinde yaşadıkları kültürel ortamın söylemine müdahale eden ve doğrudan doğruya ondan beslenen anlatılardır. ‘Sandık İçi’, dönemine özgü deyiş, söyleyiş ve zihniyeti görünür kılabildiği için başarılıdır. Bu zaten bir veri, benim ilgimi çeken, Ersin’in ve okurlarının ergenlik sonrasında erken nostalji yaşamaları. Nasıl oluyor da bu kadar genç insan, bu denli vaktinden önce, çocukluklarını özlüyor? Nostalji, nasihat veren yaşlı adamların işi değil midir biraz… Veya toplumsal amneziye bir tepki olarak gelişmez mi? Lahmacun, çiğ köfte veya bıyık düşmanlığı yapıldığı için Beyoğlu güzellemesi yapılmadı mı mesela… Ersin, 1981 doğumlu, aşağı on yıldır çiziyor bu köşeyi… 2000’lerin başında, doksanlı yılları özleyen, yirmili yaşlarındaki okurlar bir eksiklik, zamana ilişkin bir tükenmişlik mi yaşıyorlardı?. Yoksa bu nostalji, onları yaşça büyük ve olgun gösteriyor, bu yüzden mi rağbet görüyordu?. Geçerken internet çağını unutmayalım derim, ilk kullanıcılar daha çok bu yaş kesiminden çıktılar. Nostalji, sanıyorum hiçbir zaman, bugünkü kadar minimalist ve dar yaş gruplarına dönük bir işlevsellik taşımamıştır. ‘Sandık İçi’, hızla değişen zamanı tutan ve güzel günleri hatırlatan içeriği nedeniyle başarılı bir ergen anlatısı, doksanlarda çocuk ve ergen olmuş orta sınıfların nostalji sığınağı. 

SANDIK İÇİ
Ersin Karabulut
Mürekkep Basın Yayın
2011, 120 sayfa, 14 TL.