Ortaçağın karanlığı, aydınlığı

Ortaçağın karanlığı, aydınlığı
Ortaçağın karanlığı, aydınlığı
Betül Çotuksöken'in 'Ortaçağ Yazıları', daha baştan, tarihin içinden nasıl geçileceğini gösteren yaklaşımıyla önemli. Önce, "Ortaçağ'ı nasıl bilirsiniz!" diye soralım. Kilisenin zamanı durduğu bir dönem midir yalnızca...
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Bir dönemi ya da bir çağı bize verilmiş yüzüyle değil de içinde taşıdığı bütün yüzleriyle ve kendisinden önceki ve sonraki dönemlerle ilişkileri içinde anlamaya yatkın olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Öteden beri. Eleştiriyle ilişkimizin zayıf oluşu yüzünden, geçmişe tek yönlü bakmak her zaman egemen aklımız oldu. Dolayısıyla tarih içinden elimiz kolumuz bağlı geçmeye çalıştık. Oysa işe yaramaz böyle geçişler.
Betül Çotuksöken’in ‘Ortaçağ Yazıları’, daha baştan, tarihin içinden nasıl geçileceğini gösteren yaklaşımıyla önemli. Önce, Ortaçağ’ı nasıl bilirsiniz! diye soralım. Karanlık ve karanlığın şehvetini yalnızca kötüye kullanan iktidarların ve kilisenin zamanı durdurduğu bir dönemi mi anlatır yalnızca?
Düşünce, anlamak için değil de inanmak içinse, insanı hayatın dışına, iç dünyasına çekilmeye zorlar. Anlama ve yorumlama edimiyle değil de inanma güdüsüyle davranmak, gerçeklikten koparır ve umursamazlığa iter. Ortaçağın insana aşıladığı düşünme biçiminin sonucu buydu. Ermiş Bernardus, 11.-12. yüzyılda, “sürekli bir biçimde intelligentia’yı araştırmak inancı unutmaktan başka bir şey değildir” diyerek dönemin düşünme biçimini, herhalde egemen dilin kurucuları adına da önerir.

Tek boyutlu olmaz

Yanılgı şu ki, hiçbir çağ yanızca tek boyutlu yaşanmaz. İnsan, en zor koşullarda bile yaşadığı çağı kendine benzetmek için çalışır. Düşünen her akıl kendi çevirisini yapar ve onunla öteki dillere anlatır kendini. Betül Çotuksöken, ‘Ortaçağ Yazıları’nda Abælardus’u özellikle ele alıyor. “12. yüzyıl Renaissance’ının en tipik filozofu Abælardus’tur,” diyor. “Muhalifleriyle arasında sürüp giden tartışmalar, kavgalar, hocalarına karşı takındığı eleştirel tavır ve özel yaşama biçimiyle bir bakıma ortaçağın önemli başkaldıranlarından biri olmuştur.” Abælardus da elbete kiliseyi bütün bütüne karşısına almamış, akıl ile tanrı arasında kendince rasyonel bir köprü kurmuştur. Düşünme biçiminin özgürlük alanlarını genişletmek için gösterdiği çaba, Abælardus’un ortaçağı aydınlatan yüzlerinden biri olmasını sağlamıştır. Neden sonra Roger Bacon, büyük bir adım daha atarak aklı tanrı inancından ayırmaya başlamış, tuttuğu ışıkla bütün bir ortaçağı aydınlatmıştır. “Evrene ilişkin yeni tasarımlar yeni düşünme biçimleri pıtrak gibi ortaya çıkabilirdi bundan böyle; nitekim de böyle olmuştur.” Üstelik bu yeni evren tasarımları ortaçağın içinde yaşamaya da başlamıştır. “Artık, insanın yeri ve konumu Tanrı’ya göre değil, salt kendine göre saptanabilirdi. Asıl anlamında Renaissance doğabilirdi. Öyleyse, gerçek Rennaisance’lar daha baştan ‘gerçek’ ortaçağları gerektiriyor.”
Tarih, determinizm içinde üretmiyor kendini; yoksa bütüncül toplum biçimleri ve onların temelini attığı çağlar, tarihi, birbirine bağlı kompartmanların bir çizgi üstünde ilerleyerek bugüne gelmesi biçiminde anlatırdı. Oysa tarih, çizgisel değildir, bir şey hep başka bir şeyi doğurmaz, her şey hesaplı kitaplı da yaşanmaz. Sorun yalnızca ortaçağ, yakınçağ gibi büyük dönemlerin nesnelliğinin açıklanması değil, onun içinde ve dışında oluşan köktenci ve beklenmedik olaylardır da. Bütün bütüne karanlık bir dönem, onu aydınlatan işaret fişeklerinin art arda gelmesiyle aydınlanmaya başlayabilir ya da tam tersi.
Abælardus’un ya da benzerlerinin ışığıyla aydınlananlar, o güne dek bulundukları yerleri değiştirir ve bu yer değiştirme ne kadar az olursa olsun, zamanın değişiminde kendince rol oynar. Sözgelimi: “13. yüzyılın en önemli bir başka yanı da Bologna, Paris, Oxford gibi üniversitelerin kurulmuş olmasıdır.” Üniversite ya da herhangi bir eğitim ve kültür kurumu, kendisi eğitimi ve kültürü baskı altına almak için çaba gösterse bile, doğası gereği zaman içinde sormaya, sorgulamaya, örtüleri sıyırmaya başlayacaktır.

Akıl başa gelince

Ortaçağ bireylik bilincini üretebilecek zamanlara yaklaşmamıştı daha. “Bu dönemin insanı aklını ve istencini büyük ölçüde Tanrı’ya bırakmıştı ve kılıç aracılığıyla, şövalye ruhuyla tüm dünyaya egemen olmak istiyordu.” Kilisenin dünyaya yayılma siyasetini gerekirse kılıçla yapma niyeti sonunda kendisini yozlaştırırken, kaçınılmaz bölünmelere de yol açtı. Mezhep çatışmaları kanlı Avrupa yüzyılları yarattı. Dinlerin dünyayı keskin biçimde bölen inanç dizgeleri olduğu ortaçağ zamanları, aynı zamanda dinler arasındaki savaşların da tarihi oldu.
Bu büyük çatışma ve bölünme dönemi, Avrupa ortaçağındaki küçük ışıkların çoğalmasına, böylece daha güçlü bir aydınlanmaya dönüşmesine neden oldu. Büyük güç ve iktidar bölündüyse, aşağı doğru yayılma, bir tür demokratikleşme de kaçınılmazlaşır. Böyle de oldu elbette. Tarih ilerliyordu. İnsanların gelecek kılavuzu yalnızca Tanrı kelamı, kutsal kitap olmaktan çıkmaya başlıyor; en azından, o inancın tek başına yeterli olmadığı düşüncesi yaygınlaşıyordu. Ortaçağ, kendi gücünü kullandığı için bölününce, büyük yarılmalarını da kendi yaratmış oldu. Bir toplum ve yaşam biçimi olarak da, 16. yüzyılda önemli bir dönüm noktasından geçmeye başladı.

Betül Çotuksöken ‘Ortaçağ Yazıları’nda bu dönüm noktasından geçişte önemli yerleri ve rolleri olan filozofların ve düşünürlerin başlıcaları üstünde duruyor. Herhalde Rabelais, Montaigne ve Francis Bacon’ın varlığı ve etkinliği, düşünme biçiminin değişmesine ve o güne dek insanların önlerine koymadıkları yeni düşüncelerin nesnel bir güce dönüşmesine neden olmaya başlamıştır. Skolastik düşünce yara alırken, mezhepler arasında ezilmek yerine, kendi başına düşünmenin gücü artmakta, insan, Renaissance’ın doğuşuna, kendi bireyliğiyle katılmaktadır artık. Sözgelimi Montaigne, neredeyse bütün ömrü boyunca yalnızca insanı yazmış, dolayısıyla kendiliğinden hümanizm, Montaigne ile çevresine bulaşmaya, yaygınlaşmaya başlamıştır. Bacon da kendisinden sonra gelenlerin izini süreceği anlayışların yaratıcısı olmuştur ki, denemeleri özgür düşünme biçiminin etkili örnekleri olarak o gün okunduğu gibi, bugün de dönemini anlamak için gerçekten ilgi çekicidir.

Sonunda, insan aklı baskı altında bin yıl tutulduktan sonra kazandığı özgürlük içinde de insan aklı olarak yeni roller oynamaya başlıyordu. Renaissance ve Aydınlanma, ortaçağın aklından başka türlü bir aklın yaratıcıları oldu belki, ama akılla her yeni zamanın kurduğu ilişki, kendisi için bir gerilim yaratmıştır. Gerilim olmadan sorun, sorun olmadan çözüm olmaz. Dolayısıyla ortaçağ aklından çok ilerde mevzi kuran Renaissance da kendi yarattığı akılla çatışmaya başlamıştı, Aydınlanma da. Düşüncenin gelişimi ve kesintisiz yeniden üretiminin itici gücü hep bu dinamik oldu. Bir tanrısal akıl da vardı elbette, ama gücün ve iktidarın kullandığı akıl oldu o; oysa bireysel akıl, insanlar arasında yaygınlaşmaya, dolayısıyla toplumun niteliğinin yükselmeye başladığı dönemlerin simgesi olmaya başladı.

‘Ortaçağ Yazıları’nın en ilgi çekici bölümlerinden biri, Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ romanının ortaçağ gerçekliği ve felsefesi bağlamında değerlendirildiği bölüm olmalı. Tarihsel dönemlerin bazen onların içine dalıp çıkan romanların ürettiği yaratıcı ve yazınsal düşüncenin içinden yansıması, elbette olağanüstüdür. Edebiyat, kendini gerçeğe bağımlı görmediği için, içinden çıktığı gerçeği hem yansız görebilir, hem de onu en iyi anlatacak yanları ve ayrıntılarıyla süzerek yansıtabilir.
Betül Çotuksöken, çok doğru bir saptamayla, “Tek bir manastırın öyküsü bile tüm Batı Ortaçağı’nı yakalamanın bir aracı olabilir,” diyor. Yaratıcı düşüncenin gerçeğe yaklaşma biçimi anlatılıyor bu sözde. Edebiyatın yeniden yaratma ve kurgulama gücü de bazen tarihte yaşanmış dönemleri ya da olayları apaçık anlamamızı sağlayabilir. Bacon’ın dediği gibi, bilmek egemen olmaksa ve böylece yeryüzü gökyüzüne egemen olacaksa, bunun yaratıcılığın içinden geçeceği kuşkusuz.

Sonunda, hangi ortaçağdan söz ediyoruz? ‘Ortaçağ Yazıları’ bunu da soruyor. Bir değil, birçok yüzü olduğuna göre ortaçağın, her birine ayrı ayrı bakmak ve ortaçağın o yüzlerin bütününden oluştuğunu bilmek de gerekiyor elbette.

Ortaçağ Yazıları
Betül Çotuksöken,
Notos Kitap, 2011, 349
sayfa, 25 TL.