Osman Bey'in rüyasından imparatorluğa

Karen Barkey'in 'Farklılıklar İmparatorluğu' yalnızca tarihsel olarak yeni bilgiler sağlamakla kalmıyor aynı zamanda yeni bir yöntem öneriyor
Haber: MERAL TAŞDEMİR / Arşivi

Dünya tarihi iki türlü imparatorluk biçimine tanık oldu: Birincisi, Roma İmparatorluğu gibi, toprak birliğini esas alan, karşılaştığı yerelliklere yönetimi zorlaştırmadığı ölçüde yaşama hakkı tanıyan ve kadife eldivenin içine pek de girmeyen demir yumruk Pax Romana’yı (Roma Barışı) gittiği yere götüren/dayatan, istilacılığını barışla, iyi yönetimle gizlemeye çalışan, ‘birlik’e dayanan Roma imparatorluk modeli. İkincisi ise, güneşin batmadığı ülke Büyük Britanya’nın dünyanın neredeyse üçte birini kapsayan bir yüzdönümüne sahip topraklarında, ‘ana vatan’ ve ‘sömürge toprakları’ arasında statü farkının gözetildiği, sömürge topraklarındaki halkın Britanya halkından sayılmadığı ve yeni istilalarla ‘ana vatan’ topraklarının değil, sömürge topraklarının genişlediği, ‘emperyalizm’ kavramını yaratan ‘ modern ’ imparatorluk modeli. Negri ve Hardt’ın 21. yüzyıl için tanımladığı yeni ‘imparatorluk’ ise tamamıyla ayrı bir kavramsallaştırma ve ayrı bir yazının konusu. 

Dünya tarihinin ayrılmaz parçası
Modern ve ‘arkaik’ imparatorlukların arasındaki temel fark, yönetim biçimi ve imparatorluk topraklarına katılan yeni toprakların nasıl ele alınacağı konusundaki farklı yaklaşımları. Modern imparatorluğu, yani sömürgeciliğe dayanan imparatorluğu yönetmek daha kolay görünüyor. Yeni toprakların statüsü ‘sömürge’ olarak belirlendiği için, gönderirsiniz bir sömürge valisi ve toprakların, halkların iliğini, kemiğini sömürmek için ne gerekiyorsa yaparsınız. Onlar kim, nasıl adamlar o kadar da önemli değil. ‘Modern’ imparatorluğu ‘modern’ yapan şey, ‘ulus-devlet’ gibi ana bir merkeze sahip olması ve her şeyin ‘ulus’un faydası dahilinde verimlilik-kar maksimizasyonu gibi kavramlarla ele alınması. Dolayısıyla, modern imparatorluğun tek bir yönetim anlayışı var; faydayı en çok kılmak. Oysa ‘arkaik’ imparatorluklar açıkça merkezi olsa da, ‘ulus’ gibi bir kavrama sahip olmadığı ve istila ettiği topraklara ‘imparatorluk toprağı’ gibi bir anlamda ‘eşit’ hak tanıdığı için, büyüyen ‘ana vatan’ toprağını idare etmek gibi bir dertle boğuşmak zorunda. ‘Arkaik’ imparatorluklar da açıkça istilacı olsa da, istila ettiği her öğeyi de bünyesinde hazmetmek, onu ya dönüştürmek ya da ona söz hakkı vermek zorunda. Dolayısıyla ‘arkaik’ imparatorluğu yönetmekteki zorluk, tek bir ‘başı’ olsa da bir arada tutmak zorunda olduğu gövdesinin birbirine ters, merkezin işini zorlaştıran yüzlerce ‘organ’dan oluşmasından kaynaklanıyor.
Roma İmparatorluğu’nu takip eden imparatorluk biçimleri oldu. Doğudaki imparatorlukları (Sasani, Emevi vs.) ‘doğu despotizmi’ başlığı altında ele alan batı sosyal bilimi Osmanlı İmparatorluğu’na yine benzer savlarla yaklaşmış olsa da ‘imparatorluk’ çalışmalarında özel bir yer tanıdı. Hem coğrafik konumu hem de 20. yüzyıl başına kadar yaşamış olması Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini dünya tarihinin ayrılmaz bir parçası haline getirdi.
Roma İmparatorluğu’nun Pax Romana’sını farklı biçimlerde yankılayan, yani bir çeşit rıza alabilmeye çalışan üç imparatorluk sayılıyor: Rus, Habsburg ve Osmanlı. Bu imparatorlukların modern dönemin yani kapitalizm ve ulus-devlet çağının eşiğinde yaşamaları, ardında bıraktıkları topraklardan birçok ulus-devletin çıktığı (Rus İmparatorluğunun ulus-devletleri ancak 1990lı yıllarda ortaya çıktı çünkü Rus topraklarındaki ‘devrim’ büyük bir tarihi istisna yarattı) imparatorluk miraslarını yeniden ele almayı gerekli kılıyor. Bir de şunu mutlaka eklememiz gerekir ki ‘ulus-devlet’letlerin gözden düştüğü, artık hem siyasi hem de ekonomik olarak işe yaramadığı son yıllarda imparatorluk çalışmaları da siyasi bir alternatif arama biçimine döndü. İmparatorluklardan ‘öğrenecek’ bir şeyimiz olup olmadığı bir yana, ulus-devletin tanımadığı çok renklilik ve hoşgörü söylemi, belki de tarihsel imparatorluklara ait olmaktan çok çağımızın bir kanaati. 

Farklılıklarla baş etmek
Karen Barkey imparatorluk çalışmalarında tanınan ve oldukça önemli bir isim. Sosyoloji disiplinini tarihe taşıyan ve hem tarihsel yöntemde hem de sosyolojik yöntemde yeni yaklaşımlara ses veren Barkey’in Osmanlı İmparatorluğu üzerine olan çalışması, ‘Farklılıklar İmparatorluğu’ yalnızca tarihsel olarak yeni bilgiler sağlamakla kalmıyor aynı zamanda açıkça yepyeni bir yöntem öneriyor. Max Weber tarafından ‘doğu despotizmi’nin alameti farikası sayılan Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yönetim ve gövdeyi bir arada tutma işinin bir ‘despot’un yapabileceğinin çok ötesinde bir iş olduğunu gösteriyor Barkey. Çünkü Barkey, despota itaat eden ‘teba’nın da aslında zaten ‘doğu’da çoktan varolan itaatkâr bir halk değil, bizzat imparatorluğun eliyle yaratılması gereken bir durum olduğunun farkında. Şöyle diyor Barkey: “Ne kadar güçlü olursa olsun bir imparatorluğun itaati, kaynakları, haraçları ve askeri işbirliğini koruyabilmesi, siyasi bütünlük ve istikrarı sağlayabilmesi için çevre bölgelerle, yerel elitlerle ve sınır bölgelerdeki gruplarla birlikte çalışması gerekir.” Diğer bir deyişle, Pax Romana’nın modellik ettiği imparatorluk biçimleri ‘rıza’ üreten modern ulus-devletlere karşı ‘itaat’ üretmek zorunda. Bu iki kavramın farklı olup olmadığı bile tartışılabilir ama imparatorlukların devasa gövdesi yine de işleri ulus-devletin ‘tektipleştirme’ politikalarından daha karmaşık hale getiriyor.
Barkey, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim mekanizmasını, merkezin çevreye ‘zor’ ile boyun eğdirdiği basit bir güç dayatması değil, itaat ilişkisi içinde tanımlansa da yine de çevrenin ‘aktör’ olarak yer aldığı bir süreç olarak tanımlıyor: “(İmparatorluk) imparatorluk makamları ile çevre bölgeler arasındaki ilişkilere özgü temel yapısal biçimin, her çevre bölge için farklı bir şekilde parça parça inşa edildiği, çevre bölgeler arasında bulunan yapısal boşluklarla yamalı bir ilişkiler örüntüsü deseninin yaratıldığı, ‘müzakere edilmiş’ bir müessese olarak tanımlanmıştır. Bu yapıda, imparatorluk mimarisinin ortaya çıktığını görürüz: Devlet-çevre bölge ilişkileri, bir tekerlek poyrası ve tekerlek çubuğu yapısı sergilemekte, imparatorluğun bütünlüğünü sağlayan doğrudan ve dolaylı dikey ilişkiler, yatay bölünme ilişkileriyle bir arada bulunmaktadır.” Bu yaklaşımın Barkey’in de imparatorluk çalışmalarına getirdiği yenilik olduğunu söyleyebiliriz. ‘Çevre’nin yönetim sürecinde ‘aktör’ olarak tanımlanması ve böyle bir ‘müzakere’ sürecinin göz önünde bulundurulması ‘merkez’in hikâyesinden ibaret görülen imparatorluk tarihi anlayışını tamamıyla değiştiriyor: ‘Merkez’ asla yalnız başına keyfi karar verip, bu kararları askeri güçle çevreye uygulatan bir merci değil, hatta merkez, Barkey’in modelinde ‘çevre’nin taleplerini diğer çevrelerin talepleriyle dengeleyerek, dengeleri bozmadan karar vermek zorunda olan ve her zaman bıçak sırtında olan daha zorda olan bir merci. Merkezin kararları ancak uzun müzakereler sonucunda verilebiliyor. Dolayısıyla tarih yazımı da Barkey’in yönetimiyle daha çok ses kazanıyor. Merkeze, yine de itaat eden ‘çevre’ kendi ‘itaat’ini üreten bir ‘aktör’ haline geliyor ki bu yöndeki bir okuma da lisede okutulan çok sıkıldığımız ‘modernleşme’ hikâyelerine benzeyen modernleşme anlatılarından çok farklı bir okuma imkânı sağlıyor.
III. Selim’le başlayan modernleşme hikâyesinden, Osman Bey’in gördüğü rüyayla kurulan Osmanlı İmparatorluğu hikâyelerinden sıkılanlar, çok aktörlü, çok sesli ve herkesin kendi ‘itaati’ni kendisinin ürettiği çevrelerin, merkezin başına sadece ‘bela’ oldukları değil, asıl olarak ‘müzakere’ alanı açtıkları Barkey’in tarih yazımını oldukça heyecanlı bulacaklar.

FARKLILIKLAR İMPARATORLUĞU
Karşılaştırmalı Tarih Perspektifinden Osmanlılar
Karen Barkey
Çeviren: Ebru Kılıç
Versus Kitap
2011
412 sayfa, 25 TL.