Osmanlı-Fransız örneklerinde kent ve mimari

Osmanlı-Fransız örneklerinde kent ve mimari
Osmanlı-Fransız örneklerinde kent ve mimari

Osmanlı nın Arap Yarımadasına uygarlık getirme girişimini ifade eden bu çizimde, trenin gelişine şükranlar duayla ifade ediliyor. Servet-i Fünun, sayı 593-594 [1318/1902].

Osmanlı, Arap vilayetlerinde meydanlar açarken eski kent dokusunu parçalamadan oluşturuyordu. II. Abdülhamid, kamusal alanlara simgesel çağrışımlar yükleyen padişahlardandı
Haber: EBUBEKİR CEYLAN / Arşivi

19. yüzyıla damgasını vuran milliyetçilik, merkezileşme ve modernleşme gibi olguların çoğu zaman eşzamanlı geliştikleri söylenebilir. Eğitimden ulaşıma, mimariden iletişime farklı alanlarda yapılan birçok reform doğasında modernleşmeyi içerdiği kadar merkezileşmeyi ve belirli bir ulusal ya da imparatorluğun kimlik inşasını da barındırmaktaydı. Bu yönüyle büyük devletlerin emperyalist karakter taşıdığı söylenebilir ve Batı Avrupa ’dan Osmanlı’ya, İran’dan Japonya’ya kadar faklı coğrafyalarda hükmetmiş devletlerde bile benzer politik eylemler bulunabilir. Birçok devlette gözlemlenen bu “emperyal” özellik Osmanlı Devleti’nin diğer sömürgeci devletlerle birlikte anılmasını haklı çıkarabilir mi? 19. yüzyılda Balkanlar’da önemli toprak kaybeden Osmanlı’nın yüzünü kendi doğusundaki Arap vilayetlerine çevirmesi onun sömürgeci ve oryantalist bir yönetim tarzı sergilediği anlamına gelir mi? Tanzimat dönemi ve II. Abdülhamid döneminde gerçekleştirilen reformların bir tür Osmanlı “sömürgeciliği” yaratıp yaratmadığı bir süredir akademik çevrelerde tartışılırken, Zeynep Çelik’in ‘İmparatorluk, Mimari ve Kent’i bu tartışmalara çok ciddi katkı sağlıyor ve akıllardaki birçok soruya cevap niteliği taşıyor.
Çelik kitabında Osmanlı ve Fransız örneklerinde iki imparatorluğu 1830-1914 dönemindeki pratikleri ile karşılaştırmaktadır. Bunu yaparken yazar bir yanda Fransız sömürgesi olan Cezayir ve Tunus’a odaklanırken diğer yanda Osmanlı hakimiyetindeki çok geniş Arap topraklarını inceliyor ve sadece bu coğrafyaların merkezlerini değil kırsal alanlarını da incelemesine dahil ediyor.
Öncelikle belirtilmeli ki kitaptaki görsel malzeme son derece etkileyici. İki yüzün üzerinde fotoğraf, kartpostal, harita, şehir planı ve projenin bulunduğu kitap görsel malzeme açısından çok zengin ve uzun süre incelemekten kendinizi alamayacağınız bir kitap. Bu görsel malzeme ve arşiv kaynakları başta Fransa ve Türkiye ’de olmak üzere çok farklı arşiv ve kütüphanelerde hummalı bir çalışmanın yapıldığının da kanıtıdır.
Beş bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, uzun mesafelerde etkin ulaşım sağlayan altyapı şebekeleri –kara ve demiryolları, limanlar ve suyolları- üzerinde durulmaktadır. Uygarlığın taşıyıcıları olarak görülen iletişim araçlarının, özellikle de telgraf ve demiryolunun, Fransız sömürgeciliğinde oynadığı önemli rolün altı çizilmektedir. Mağrip’te Fransız ordusunun etkin rol oynadığı altyapı projeleri işgale katkıda bulunurken, Osmanlı Arap vilayetlerini etkin bir ağa entegre etmeye çalışıyordu. Yazarın önemli çıkarımlarından birisi de kendisine Roma lejyonlarını örnek alan Fransız askeri idaresinin sömürgenin (idari, kurumsal, altyapıya dair, mimari ve kültürel) tüm işlerini doğrudan eline alması, kısacası modernitenin ana aracı işlevini görmesidir. Osmanlı’da bu iş, bürokratlar tarafından yapılmış ve askeri yapı daha geri planda kalmıştır. 

Kamusal alan nasıl kullanılıyor?
Fransızlar sömürgeleştirmede temel bir araç olarak gördükleri demiryollarını, Mağrip’teki sömürgelerini birbirine bağlamak amacıyla doğu-batı çizgisinde geliştirmişti. Kuzeydoğu Cezayir’de ekonomik sebepler ve Tunus’un işgali hedeflenirken, işgal sonrası Tunus’ta ekonomik gerekçe daha da öne çıkmıştı: Demiryollarının limanları en yakın madenlere bağlaması bunun göstergesiydi. Osmanlı örneğinde ise, bu iletişim ve düzenleme araçlarının askeri ve dini/ideolojik boyutları (Hicaz demiryolunda olduğu gibi) öne çıkmaktadır. Çoğu zaman ulaşım projelerini yabancı şirketlere yaptırmak zorunda kalan Osmanlı modern bir ulaşım ağını, idari mekanizmaların yeniden biçimlendirildiği merkeziyetçi politikaların bir unsuru olarak görüyordu. Altyapı projeleri Mağrip’te temelde Fransız yerleşimcileri ve metropole yönelip yerel halkı marjinal düzeyde etkilerken, Osmanlı’da bu tür projelerde eyalet halklarının yararı esas alınıyordu.
İkinci bölümde yazar kent dokularını değiştiren müdahaleleri incelemektedir. Düz ve geniş yolların açılması, Avrupa tarzı mahallelerin oluşturulması, yeni yerleşim yerlerinin yaratılması bu bölümde üzerinde durulan konular arasında. Mağrip’teki kentlerin eski (İslami/) mimari dokusunun kesilip parçalanması, Avrupai binaların yapılması, geniş cadde ve bulvarlarla Avrupalı yerleşimcilerle yerel halkın yaşadığı mahallelerin ayrılması bu kentlere ikili bir karakter getirmişti. Doğudaki Arap vilayetlerinde ise Osmanlı, belediye projeleriyle modern şehir planlamasını hedeflemişti. Surların yıkılarak şehrin büyütülmesi, caddelerin açılması ve çarşı inşası gibi projeler büyük oranda eski kent dokusuna zarar vermeden kent dokusuna eklemeler şeklinde yapılmıştı.
Kitabın geri kalan üç bölümünde yazar, Fransız ve Osmanlı imparatorluklarında kamusal alanın nasıl kurgulandığını incelemekte, imparatorluk otoritesinin bir alanı olarak meydanları, anıtları, halk parklarını, kamu binalarını, kamusal mekânların geçici bileşenlerini oluşturan tören ve resmi geçitleri ele almaktadır. Fransız idaresindeki Mağrip, kamusal binalarla çevrilmiş, içlerine Fransız komutanlarının heykelleri serpiştirilmiş büyük meydanlarla tanıştı. Çoğu zaman askeri ihtiyaçlar için eski kent dokusunda açılan meydanlar tiyatro, katedral ve belediye binası gibi büyük kamu binalarıyla donatılmıştı. Her iki imparatorlukta da kamu binaları büyük bir ihtişam sembolü olarak inşa ediliyordu ve kontrolü sağlama ve otoriteyi temsil etme noktasında bu binalar önemli bir işleve sahipti. Meydanlar, simgeselliğin öne çıktığı resmi törenler, askeri geçitler, anma ve açılışlar için çok önemli mekanlardı. Yazar, Osmanlı’nın Arap vilayetlerinde meydanlar açarken eski kent dokusu parçalamadan oluşturduğunu ve yapılan kamu binalarında da yöreselliğin korunduğunu vurgulamaktadır. Kamusal alanlara simgesel çağrışımlar yükleyen padişahların başında II. Abdülhamid gelir. Çeşme, saat kulesi ve Osmanlı arması gibi unsurlar merkezle taşra arasında metaforik bağlar kuruyordu. Takların bayrak ve flamalarla donatılması, dini günlerin ve jübilelerin top atışları ve bando ile kutlanması şüphesiz önemli bir siyasi görünürlük sağlıyordu.
Bu çalışmasıyla 2010 yılında Spiro Kostof Ödülü’ne layık görülen Zeynep Çelik büyük devletlerin emperyal karakterlerinde benzerlik ve farklılıklar olabileceğini somut örnekleriyle gösterirken, son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun “sömürgeci bir imparatorluk” sıfatıyla tanımlanmasının ciddi bir karışıklık yarattığını vurguluyor. İmparatorlukların kültürel farklılık, ırk ve uygarlaştırıcı misyon yaklaşımları üzerine bir sorgulamayla sona eren kitap sömürgecilik hakkındaki literatüre çok ciddi katkılar yapmaktadır. Bu alandaki boşluğu tamamlamak üzere benzer bir çalışma da mutlaka İngiltere Hindistan’ı için yapılmalıdır.

İMPARATORLUK, MİMARİ VE KENT
Osmanlı Fransız Karşılaşmaları
(1830-1914)
Zeynep Çelik
Çeviren: Zuhal Kılıç
Salt, 2012, 405 sayfa,
45 TL.