Osmanlı'nın ustaları, işçileri

Osmanlı'nın ustaları, işçileri
Osmanlı'nın ustaları, işçileri
Süreyya Faruki bu kez Osmanlı zanaatkârlarını inceliyor. Payitaht merkezli 'ceddimiz' edebiyatını aştığımız vakit, Anadolu bozkırındaki keçilerin yününü Avrupa'ya kadar takip edebiliyoruz! Tarihteki pek çok vaka, tıpkı bugün olduğu gibi, 'tamamen duygusal'
Haber: AYCA YILMAZ / Arşivi

Özel olarak tarih üzerine okumalar yapmamış herhangi birine, Osmanlı tarihi hakkında “tartışmasız” zannedilen pek çok popüler bilginin, aslında “uydurulmuş” bilgiler olduğunu söylerseniz, bir hayret ifadesiyle karşılaşırsınız. Ama Osmanlı’nın kuruluş tarihi olarak verilen 1299 yılı da dahil olmak üzere kuruluş dönemine ilişkin pek çok ayrıntı, tarihçilere hiçbir şey ifade etmiyor çünkü bu döneme dair hiçbir belge yok ortada. Hatta, Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundan olduğu söylenen Ertuğrul Gazi ve oğlu Osman Bey’in liderliğindeki topluluğun Anadolu’ya ne zaman geldiği bile bir muammadır. Bu konuda tek bir belge bile olmadığı için, sadece çıkarsamalar ve teoriler vardır.
Uzun lafın kısası, Osmanlı tarihi, tarihçiler açısından aslında çok bakir bir çalışma alanı sunuyor. Kilise doğum kayıtları dahil olmak üzere pek çok belgenin bulunduğu Batı’nın aksine, Osmanlı kervanı yolda düzüldüğü için, mutlakiyeti fazla mutlak olduğu ve çoğu zaman ağızdan çıkan esas alındığı için belgeci tarihçilik açısından talihsiz bir çalışma alanı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ancak pek çok farklı olguyu, bilgiyi ve bulunabilen belgeleri bir araya getirip süzgeçten geçirerek belli sonuçlara ulaşmak mümkündür; tabiri caizse, ‘tarihsel materyalizm’ yönteminin kendini sınayabileceği ideal alanlardan biri Osmanlı tarihidir. Hele Osmanlı’da toplumsal yaşantıyı inceliyorsanız… 

Emektar tarihçi 
Osmanlı tarihi alanında çok enteresan ve ‘emektar’ tarihçilerden olan Süreyya Faruki (Suraiya Faroqhi) yine zorlu bir alana el atarak Osmanlı zanaatkârlarını inceliyor. ‘Osmanlı Zanaatkârları’ adını taşıyan kitap , 16. yüzyılın başından Osmanlı’nın nihayetlendiği 20. yüzyıl başlarına kadar zanaatkârların kendi iç örgütlenmelerini, çalışma yaşamlarını ve genel anlamda Osmanlı iktisadi ilişkilerini inceliyor. Süreyya Faruki’nin bakir alanlara merakı ve titiz çalışması, bizi onunla birlikte zanaatkârların kadı sicillerine geçen anlaşmazlıklarına kadar götürüyor!..
Aslına bakarsanız, toplumsal yaşam gerçekten de mahkeme kayıtlarından izlenemez mi? Süreyya Faruki, “Oldukça çok sayıda İstanbul mahkemesinden 1670 öncesine ait kadı sicilleri günümüze kalmıştır. Rumeli kazaskerine ve İstanbul’un Suriçi’ni, Üsküdar’ı, Galata’yı ve Eyüp’ü (Havâss-ı Refia da denilirdi) dört kent mahkemesine ek olarak, semt düzeyinde birçok mahkeme vardı. İstanbul Bab Mahkemesi ile Ahi Çelebi, Balat, Hasköy, Kasımpaşa (tek bir sicil), Beşiktaş ve Tophane’nin kayıtları günümüze kalmıştır. Bugüne dek bu sicillerin çok küçük bir kısmı incelenmiştir ve halen özellikle alt düzey mahkemelerin çalışmaları hakkında çok az şey biliyoruz,” diye yazıyor…
Elbette Süreyya Faruki Osmanlı’da zanaatkârları incelerken kendini İstanbul’la sınırlamamış. Her ne kadar ‘Osmanlı Zanaatkârları’ çok daha kapsamlı bir araştırmanın ön çalışması olarak kabul edilebilecekse de, bir genel bakışa sahip olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin Faruki’nin, İstanbul’un fethinden çok önce bir Müslüman kenti olarak kendi kurallarını geliştirmiş olan Kahire üzerine de, taşra zanaatkârları üzerine de çalıştığını görüyoruz.
Burada kitaptan enteresan bir örnek vermek istiyorum. 16. yüzyılda Anadolu’da bir nüfus sıçraması yaşanıyordu. Toprakların yetersizliğinden dolayı, pek çok çiftçi kırsal zanaatlarda ek gelir kaynakları bulmak durumunda kalmıştı. Anadolu’da yetiştirilen tiftik keçilerinden elde edilen yünün eğrilerek iplik haline getirilmesi önemli gelir kaynaklarından biri haline geldi. “1600’lerde, Ankara bölgesindeki kimi köyler esas olarak zanaatla geçindiklerini öne sürerek, genelde tarımla uğraşanlardan toplanan bazı vergilerden muaf tutulmalarını istemişlerdi. Aynı dönemde Ankara’nın batısında, büyük köyler ya da mikro-kentler olarak tanımlayabileceğimiz bazı yerlerin sakinleri, vergilerini ancak, tiftiklerini Venedikte pazarlayan aracıların nakit ödeme yapmaları sayesinde ödeyebildiklerini belirtiyorlardı.”
Payitaht merkezli ‘ceddimiz’ edebiyatını aştığımız vakit, Anadolu bozkırındaki keçilerin yününü Avrupa’ya kadar takip edebiliyoruz demek ki! Ve görüldüğü üzere, tarihteki pek çok vaka, tıpkı bugün olduğu gibi, ‘tamamen duygusal’! 

Kölelerin önemli rolü
Elbette işin içine Cem Yılmaz reklamından hatırladığımız o para sayma işiyle tarif edilen ‘duygusallık’ girdiğinde, zanaatkârlığın yanı sıra üretimdeki ücretli emek de bahis konusu oluyor. Proletaryanın Osmanlı’daki ataları da, dünyadaki benzerleri gibi, pek talihli değillerdi. Loncalarda sadece ustaların sözü geçiyor, onların yanında çalışan ücretli emekçilere söz hakkı tanınmıyordu. Dahası kitapta, Osmanlı’yla pek bir arada anılmayan kölelik mevzuuna da değiniliyor. Bursa’da tekstil sanayisinde kölelerin önemli bir rol oynadığını öğreniyoruz ‘Osmanlı Zanaatkârları’ndan. Tabii bir de 16. yüzyıl sonlarında Piri b. Abdullah ile karısının, oğullarını çırak verdikleri Hacı Yahya b. Hacı Kasım aleyhine Ankara’da açtıkları bir davadan öğrendiğimiz türden acıklı hikâyeler var:
“Hacı Yahya seyahate çıkarken oğlanı (çırak) da yanında götürmüş, geri döndüğünde ise çırak kaybolmuştu. Perişan aile, çocuğu başka bir kentte, 18.000 akçe gibi büyük bir para karşılığında köle olarak satılmış olarak bulmuştu. Kuşkusuz aile bu kadar becerikli olmasaydı, çocuk hayatını köle olarak geçirebilirdi.”
Çoğumuz hayatımızı ‘modern köle’ olarak sürdürürken, Hacı Yahya’nın ettiğine ne diyebiliriz ki?! 

El koymak üretmekten daha cazip!
Süreyya Faruki, Osmanlı’daki zanaatkârları iki farklı dönemde ele alıyor. Başlangıçtan, bir nevi genişleme döneminin de sonu olarak sayılabilecek 1670’lere kadar bir dönem olarak ele alınırken, 1670’lerden 1850’lere kadar olan tarihselkesit ayrı bir dönem olarak inceleniyor. Daha sonra Osmanlı devletinin yeniden yapılanmasını ifade eden Tanzimat dönemi ve loncaların ortadan kalkışı bir sonuç olarak değerlendiriliyor. Kitapta, Osmanlı’yı Batı’dan çok farklı kabul eden genel anlayış açısısından şaşırtıcı bulgular var.
Öte yandan, daha sonra “devlet inşasının getirdiği maliyetler” ile zanaatkârın üzerine binen yeni mali yükler arasındaki doğru orantının yaşam standartlarını düşürdüğünden söz ediliyor ve giderek daha fazla zanaatkarın askeri birliklere katılma eğiliminde olduğuna dikkat çekiliyor. Bunun gerekçesini tahmin etmek pek de zor değil. İstanbul ve Kahire karşılaştırmalarında göze çarpan önemli bir nokta durumu izah ediyor aslında: İstanbul merkezi iktidarın kendini var ettiği kent iken, Kahire valilerle idare edilmeye çalışılan ama çok köklü ve büyük bir diğer merkezi oluşturuyor. Kahire, merkezi otoriteden uzak oluşuyla ‘hür teşebbüs’ için daha uygun bir atmosfere sahipken, merkezi otoritenin yerel askeriye üzerindeki zayıflığı ve askerlerin zanaatkar kazançlarından giderek daha fazla pay istemeleri ciddi bir sorun teşkil ediyor. Bu da, emeğiyle üretim yapanların bu işten illallah demesine ve üretmeden üretimden hak eden tarafa geçme eğilimini tetikliyor… ‘Yapmak’tan ziyade, ‘yapılmış olana el koymak’ çok daha cazip hale geliyor anlaşılan Osmanlı’nın yarattığı toplumsal kültürde… Aslında bugün de ordu mensubu olmak, işçi olup üretmekten çok daha prestijli bir konum değil mi? E o zaman ne değişti ki tarihte?

OSMANLI ZANAATKÂRLARI
Suraiya Faroqhi
Çeviri: Zülal Kılıç
Kitap Yayınevi
2011, 366 sayfa, 30 TL.