Otomatik portakalların dönüşü

Otomatik portakalların dönüşü
Otomatik portakalların dönüşü
İngiltere'de yaşanan son ayaklanmalarla yeniden gündeme gelen Anthony Burgess'in 'Otomatik Portakal' romanı yayımlanışının üzerinden neredeyse elli yıl geçtiyse de hâlâ çok güçlü ve zihin açıcı
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Londra’da ve Birmingham’da yaşanan şu tuhaf ayaklanmaları seyrettiğin vakit bilmem keyfin yerine geliyor mudur, sevgili biraderim Alex. Muhtemelen bugünlerde 50’li yaşlarındasın, kendine bir ‘devotchka’ bulup herhalde hayalini kurduğun gibi çocuk da yapmışsındır. Belki alay ettiğin o can sıkıcı orta sınıf mensupları gibi sen de akşamları milyonlarca insanın aynı anda hep birlikte seyrettikleri televizyon programlarına takılır oldun. Gündüzler burjuvalara ait, derdin oysa, gündüz vakti sokaklar onlarındır ve hava kararıp da çalışan sınıflar oturma odalarına çekildiklerinde bu defa ayaktakımı sahneye çıkar. Sen de Nadsat denilen o uydurma dilinde Korova Süt Barı’na yanında arkadaşların George, Pit ve Dim’le gidip keyfine bakardın. Kaç yaşında olduğunu, maceralarını okuduğumuz kitabın ilk bölümünün son cümlesine dek gizlemiştin bizden, benim on beş yaşındaki tecavüzcü, katil dostum.
Alex ve arkadaşları günlerden bir gün üzerinde sadece ‘Ev’ yazan bir evin kapısını çaldılar. İçeride oturan ve adının F. Alexander olduğunu bildiğimiz yazar, yolda kaldıklarını söyleyen bu zavallı gençlere yardım edebilmeleri için karısından kapıyı açmasını istedi. Anthony Burgess’in hafifçe gizlenmiş bir çeşitlemesiydi karşımızdaki; Burgess’in eşi de bir grup sarhoş asker tarafından tecavüze uğramıştı. Alex, ‘Otomatik Portakal’ adlı uzun, ağlamaklı ve sıkıcı bir propaganda metni yazmakta olan Alexander’ın isminin kendisininkiyle kardeşliğini fark etmekten memnun olmuştur. Keyfini çıkara çıkara, arkadaşlarıyla birlikte Alexander ile eşine işkence ve tecavüz eder. Başka bir seferde Alex ile çetesinin yolları şehrin büyük malikânelerinden birine düşer. Arkadaşlarını ustalıkla kontrol altında tutan kahramanımız, otoritesinin sarsılmaya başladığını fark edip onlara hadlerini bildirmek için çeşitli girişimlerde bulunmuş, bunun üzerine dayak yemekten hoşlanmayan yoldaşları şimdi ona bir tuzak hazırlamıştır. Evde saldırdığı kadın aldığı darbeler sonucunda ölüp de Alex polisler tarafından yakalanınca, hayat artık eskisi kadar güzel görünmemeye başlar ona.
İnsanları evcilleştirmek ve onlara hadlerini bildirmek konusunda devletin bir modernist şair kadar yaratıcı davrandığı söylenebilir. Uyarladığı, yeniden canlandırdığı, ismini ve bağlamını değiştirdiği eski usullerin haddi hesabı yoktur. Bazı ülkelerde coplar, gaz bombaları ve yumruklarla dağıtmayı uygun gördüğü kalabalıklara İngiltere gibi başka bazı ülkelerde o kadar kolay dokunamaz. Polis bunun yerine ancak uzaktan seyrettiği göstericileri kameralar aracılığıyla tespit eder, mahkeme de üç buçuk sterlin değerinde bir büyük şişe su çalan yirmi üç yaşındaki bir öğrenciye altı ay hapis cezası verir. Özel mülkiyet ve kişisel güvenlik kutsal haklardır, bunlara dokunulamaz. İşlerin çığrından çıkmaya başladığını anlayan devlet, en iyi çözüm olarak şiddeti kategorik olarak ortadan kaldırmaya karar verir. Hapse düşen Alex’e çok sevdiği besteci Beethoven’ın ismine atıfla Ludovico Tekniği uygulanır. Günün çeşitli saatlerinde iğneler, özel haplar aracılığıyla uyuşturulacak, bir tekerlekli sandalyeyle götürüldüğü özel bir odada izlediği tecavüz, cinayet, soykırım sahneleriyle kötülüğünden arınacaktır. Bu bir şeytan çıkarma seansıdır ve akşam seansında izlediğimiz sinema filminde yaşadığımız deneyime de benzer. Şiddet mide bulandırıcı olmaya başladığında, bünyemiz onu kaldıramaz hale geldiğinde, Amerikalıların Nazi kamplarına diktikleri Bir Daha Asla yazılarının bir benzeri zihnimizde canlanır.
Peki bütün gün Nazilere dair filmler izleyip “Bir Daha Asla” sözcüklerini tekrarlamak, kişiyi etik sorumluluklarından azat eden bir kurtuluş yöntemi midir? Burgess’in üç bölümlü romanının sonlarında olup bitenler, bir tür şiddetin beyin yıkayan bir başka şiddet yoluyla silinmesinin mümkün olmadığını bize hatırlatır. Hapisten çıktığında Alex eski çetesini çizginin diğer tarafında, üzerlerinde polis kıyafetleriyle, emniyet mensupları kılığında bulur. Roller kolayca değiştirilebilirse suçlu ve suçsuz kavramları büyük oranda tesadüfi bir mahiyete sahiptir; benim sana işkence yapan polis oluşum yarın onun bana işkence yapmasına neden olacak işleri yapmayacağım anlamına gelmez. İşkence sürekliliğini koruyacaktır ve her zaman bir polis ile bir suçlu olacaktır çünkü polis yasayı uygulayan makam olarak, çete ise yasanın dışında olan varlık şeklinde kendini tanımlar; bir yasa varsa, her zaman onun bir içi ve bir dışı olacaktır. Tıpkı daha önce şiddet uyguladıkları eski kurbanlarının Alex’le karşılaştıklarında yaptıkları gibi Alex’in şimdi yasallık zırhına bürünmüş eski yasadışı dostları da ona güzelce işkence yaparlar. Ve polis işkencesine uğramış bu zavallı dostumuz, aziz kardeşimiz, kendisini aynı akşam üzerinde EV yazan bir yerde bulur. Polis tarafından dövülüp bir yol kenarına atıldığını öğrenen ev sahibi onu içeriye buyur eder, güzelce besleyip devletin kurban ettiği bu çaresiz bireye yapılanları ifşa etmek üzere onu evinde ağırlar. Lakin birkaç sene evvel karısını elinden alan çetenin liderinin bu genç adam olduğunu hissetmeye başlaması hayra alamet değildir. Devletin intikam alan, şiddet uygulayan bir araç olmasına isyan eden muhalif, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak bu küçük böceği üzerine basarak ezmek ister. 

Göze göz, dişe diş
Alex’in dünyası karanlık bir dünyadır, 1960‘larda yazılmış olsa da 70‘lerin sonundan itibaren İngiltere’yi yöneten Margaret Thatcher’ın ülkesini akla getirir. Polis yoğun bir biçimde işkence uygulamaktadır ve göze göz, dişe diş diyordur. Kişisel mülkiyetin kutsallığı her şeyin üstünde tutuluyordur; görünüşte solcu olup devlet aygıtını reforma tabi tutmayı isteyenler, üzerleri ancak ince bir örtüyle kapatılmış siyasi liberallerdir. Kimse Alex’in müzik merakını önemsemez, oysa anladığımız kadarıyla Kıta Avrupası’nın müzik geleneğini yaşına göre gayet iyi bilmektedir. Rimbaud, Shelley gibi isimlere aşinadır. Üstelik öyle bir konuşma biçimi vardır ki insan onun bir rapçi olduğunu düşünebilir; hem İncil’in dilini hem de Elizabeth dönemi trajedilerinin ağdalı havasını kendi muzip buluşu olan sözcüklerle alaya alarak kullanır, Rusça ile İngilizce arasındaki gizli bir bölgede birleşip çoğalan bu ifadelerden oluşan dili, Nietzsche’yi onaylayacak bir biçimde, yazıdan çok müziktir. Salinger’ın Holden’ı gibi içten, Dickens’ın altı yaşındaki kahramanı Pip gibi çaresizdir. 1973 yılından bu yana Aziz Üstel’in harika çevirisiyle okuduğumuz ve Dost Körpe’nin yeni çevirisiyle bir kez daha sevdiğimiz Otomatik Portakal’da anlatılan üç yıl içinde Alex pek çok insana, adaletsizliğe ve olaya tanık olur, yaşadıkları sonucunda Hac yolculuğuna punk çağında çıkmış bir nevi Christian’a dönüşür. Burgess’in kendi deyimiyle “Kennedy’ci bir son”a sahip olan kitap , son bölümüyle (yirmi birer bölümlük üç kısımdan oluşmaktadır) bize Alex’in mutluluk olasılığını haber verir. Ama Otomatik Portakal, daha çok okura ulaşıp Stanley Kubrick’in de ilgisini çektiği Amerika’da, dönemin “Nixon’cı ruhu” yüzünden Alex’in iflah olmaz bir hergele olduğunu gösterecek biçimde sona erer, son kısım yirmi bir değil, yirmi bölümden oluşmaktadır. Muhafazakâr, elindeki kılıçla ilerici bölümü tek bir hamlede uçurmuş, şimdi de sosyal devlet ilkesi yerine göze göz, dişe diş ilkesini geri getirmek suretiyle affedilmez suçlar işleyen bu hergelelerin barınma ve özgürlük haklarını ellerinden almak için harekete geçmiştir. Diyeceğim o ki Alex, yayımlanışının ellinci yılını kutlamaya hazırladığımız maceraların, sevgili biraderim, bugün senin gibileri böcek gibi ezmeyi hayal edenleri rahatsız edecek derecede canlı ve eğlenceli ve kuvvetli hâlâ.

OTOMATİK PORTAKAL
Anthony Burgess
Çeviren Dost Körpe
İş Bankası Kültür Yayınları
2011, 176 sayfa, 10 TL.