Öznenin ölümü ya da bireyin sonu

Öznenin ölümü ya da bireyin sonu
Öznenin ölümü ya da bireyin sonu

Fredric Jameson

Yenilikleri üretme esnekliğini yitirmeye yüz tutmuş bir edebiyat, Jameson'un dediği gibi, ölüyü diriltmeye, maskelerin ve müzelerdeki biçimlerin sesleriyle yazmaya koşullanır
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Geçmişin, deri değiştirirken yaşadığı sürekli yenilenme, tarihi yazan asıl etmendir. Bir yerde donup kalmadan akıp gitmek, bunun için gerekli enerjiyi soğutmadan taşımayı gerektirir. Modernizmin klasik dönemi büyük bir gösteri biçiminde yaşandıktan sonra geçmişin içine çekildi. Yirminci yüzyılın ortalarına doğru, o geçmişten aldığı temeli güçlü ve dolayısıyla etkinliği büyük yeni arayışlar içinde sağlamlaştıran modernizmin dünya edebiyatı üstündeki etkisi muazzam oldu. Fredric Jameson, bu sürecin sonrasını da, “öznenin ölümü” ya da “bireyin sonu” ile anlatılabilecek bir dönemin, postmodernizmin tamamladığını belirtiyor.
Fredric Jameson, günümüzün en önemli edebiyat düşünürleri arasında, sanırım bizim dünyamızda herkesin kendisinden çok şey öğrendiği yazarlardan. Yaptığı çözümlemeler sağlam köklerden geldiği, ulaştığı sonuçlar kalıcı izler bıraktığı için, yazdıkları olumlu önyargılarla karşılanıyor, ötesine geçmek için de ona yaklaşmak gerekiyor. Postmodernizmin, modernizmin yerini zorunlulukla aldığı, Jameson’ın özgün düşüncesi: öyle olup olmadığını tartışmak olası ve gerekli, ama aynı nitelikte bir düşünme biçiminin içinde bulunabildiğimiz sürece. Dolayısıyla postmodernizmin, modernizmin büsbütün dışında ve çağımızın nesnel değişiminden ve değerlerinden çıktığını düşünüyorsak, buna düşünsel bir temel kazandırmak zorundayız.
‘Kültürel Dönemeç’te, “günümüz yazar ve sanatçılarının artık yeni biçemler ve dünyalar yaratamamaları ise başka bir şeydir –onlar zaten icat edilmişlerdi; sadece sınırlı sayıda bir bileşim olanaklıdır; biricik olanlar daha önce düşünülmüştü” diyor Jameson. “Bu yüzden –şimdi ölü olan– bütün modernist estetik geleneğin ağırlığı, Marx’ın bir başka bağlamda söylediği gibi, ‘yaşayan beynin üzerine bir kâbus gibi çökmektedir.”
Daha çoğu da çıkıyor arada ve on dokuzuncu yüzyılın büyük gerçekçilik dönemlerinin klasik roman biçimlerine dönmenin erdemlerini savunanlar, günümüz edebiyatının okura ulaşamadığını öne sürüyor. Varsa böyle bir güçlük, yani çoğunluğun okuma kültürü ona ulaşmayı önleyen bir engel gibi yükseliyorsa yazarın önünde, engeli aşmanın yolunu altından geçmek olarak görenler de çoğalır. Klasik modernizmin yeni edebiyatın üstüne bir kâbus gibi çökmek yerine sağlam bir temel oluşturması içinse, bütün sorumluluk günümüz yazarlarının değil mi?
Yenilikleri üretme esnekliğini yitirmeye yüz tutmuş bir edebiyat, Jameson’un dediği gibi, ölüyü diriltmeye, maskelerin ve müzelerdeki biçimlerin sesleriyle yazmaya koşullanır. Yapılan, çoğu kez budur aslında, yalnızca bizim edebiyatımızda değil, herhalde kendini yenilemekte artık büyük bir güçlük içinde olduğu görülen Avrupa edebiyatı içinde de.
Bilinen biçimlerde kalmak, postmodernin uçları törpüleyen yaklaşımı içinde, başlıca edebiyat yönsemi olarak genç yazarları da kendine çekebilir belki, ama o bilinen biçimler içindeki pırıltıların ömrü de kısadır. Eskiyle yeninin bireşimi: aslında sorun hep bu. Eski kuşakların yeni kuşaklara en çok takaza ettikleri nokta. Geçmişten kopukluk, kendi dibine ışık düşürürken başkalarını anlatmamak gibi eleştiriler… 1980’lerden sonra gelen iki genç yazar kuşağına çok yapıldı. İlk bakışta haklı gelir, ama yenilikleri tıkamanın da başlangıcıdır. Belki de kaygısına kapılmamamız gereken ödevdir geçmişle bağ kurmak. Bir yazar, hangi biçimde ve anlayışta yazarsa yazsın, içinden çıktığı edebiyatın parçasıdır; geçmişten gelenlerden de kendiliğinden etkilenir.
Şu var ki, yeni olanı benzerlik içinde aramak, postmodernin kaçış yollarına savrulmaya da neden olur. Nedir bunun sakıncası? Yazınsal bakımdan, elbette yok. Gerçek ile kurmaca birbirini iten iki kutbuysa bu hayatın, yazınsal metin içinde kullanılan biçimleri ve teknikleri de sorgulanamaz görmemiz gerekir. Modernizmi yadsırken ütopyaların da üstünü külleyen postmodernizm, bu güçlü refleksiyle ideolojik olarak olumsuz bir işleve sahiptir sahip olmasına; onun hayatı düzenleme girişkenliğini dizginlemek de gerekir; gelgelelim, edebiyatın içinde açtığı kapıların ve pencerelerin yeni dünyaları evimize getirdiği de kuşkusuz.
Kültürel Dönemeç’te postmodernizmin günümüz gerçekliğindeki karşılıklarını adamkıllı inandırıcı biçimde değerlendirirken, modernizmin, sözgelimi Habermas’ın ya da Adorno’nun dünyalarında ve bakış açıları içinde nasıl yeniden canlandırılabileceğine ve bunun da haklı nedenleri oluğuna ilişkin görüşleri, Jameson’un düşünsel derinliğinin kusursuz bir ağ gibi örüldüğünü gösteriyor. Onun kendi düşünce dizgesi içindeki en rasyonel yanı, postmodernizmin, ileri modernizmin yeniden egemen olabileceği koşulları hazırlayabileceği düşüncesi ki, böylece postmodernizm ile modernizm karşıtlığını ister istemez düştüğü yapay çukurlardan kurtarmış da olur.
Sanırım bizim edebiyatımız bu geçişliliği son döneminde epeyce yaratıcı biçimde taşımaya başladı. Postmodernizm, son dönemin iyi yazarlarına çok yakıştırılan giysi gibi görülmeye başladığı günlerden sonra, en yaratıcı yaratma biçimi olarak da öne sürüldü. Orhan Pamuk, postmodern romanın bizim edebiyatımızdaki ilk önemli örneklerini verdi belki, ama bütünüyle bir kalıba sokulması olanaksız. ‘Beyaz Kale’den sonra köktenci bir seçim, sonra gene ‘Kar’ ve ‘Masumiyet Müzesi’: bu değişim nasıl okunur? İhsan Oktay Anar modern değilse, postmodern de değildir elbette. Hasan Ali Toptaş postmodern tekniklerden yararlandıysa, modernist anlatılarının yaratıcılığını keskinleştirmek içindir. Demek bugünün nitelikli anlatıları, geçmiş anlatıların çeşitlemeleri ve yüzleri bugüne dönük bireşimlerdir. En yeninin içine girmiş gibi görünürken, modernizmdir asıl mayaları.
Bireyin bütün bütüne çöküntüye uğradığı bir yerde yaşamıyoruz. Bir dağılma yaşandı bireylerin dünyasında ve toplumun daha güçlü bir fenomene dönüşmesi, bireyleri o topluma uymaya zorladı, özellikle 1980’lerden 1990’ların ikinci yarısına kadar. Ne ki, herkesin kendisi için bir şey yapma isteğinin çok güçlü olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Toplumun isterlerini umursamadan bireyliğini kazanma kararlılığındaki insanların, postmodernizmin her şeyi eşitleyen dünyasını ayakta tutabileceğini düşünmek safdillik olur. Son zamanlarda yazılanların bireylik savaşları çevresinde toplanması da, bizim edebiyatımızda önceden yeterince yaşanıp sindirilememiş modernizmin bir geçmodernizm kavrayışı olarak taşıdığı gizilgücü gösteriyor.
Geçmodernizmin popüler kültürün ve kültürü içselleştirmeye yatkın piyasanın düzeneklerinin en hızlı çalıştığı zamanın olgusu oluşu bazı çelişkileri ortaya çıkarabilir elbette. Sözgelimi Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar gibi yazarların kitaplarının aynı zamanda çok satılması, üstelik o kitapları okuma eğilimini taşımayan sayısız okurun da ilgi alanında bulunması yeni bir durum. Çoksatan romanların daha pek çoğunun yalnızca popüler edebiyatın genelgeçer biçimleri içinde bulunduğunu söylemek de haksızlık olur. Edebiyat kaygısıyla günümüzün büyüyen olanakları bir arada yaşamanın yollarını arıyor. Bulduğu zaman, Avrupa’da olduğu gibi, hep romanın çarkına su veriyor, şiiri ya da öyküyü öksüz bırakıyor belki, ama bu düzeyde de yazınsal değerler arasındaki ayrışmanın doğallığı yaşanıyor. 

Toplumsal olanın güçlenmesi
Popüler romanın nitelikli edebiyatın yerini alması, felsefenin yerini pozitivizmin almasına benzetilebilir. Felsefenin ya da nitelikli edebiyatın, toplumsal olanın güçlenmesi ve toplumsal amaçların bireylerin ve toplumun azınlık kültürlerinin yerine geçmesi yüzünden yerini korumakta güçlük çekmeye başlaması, yaratıcı ve yazınsal düşünce yerine kunt düşüncelerin egemenliğine büyük bir gerçeklik alanı açar. Böylece edebiyat toplumsallaştıkça herkese ait olmaya başlar, böyle olmamışsa olmaya zorlanır ve has değerlerinden vazgeçmeye gönül indirir.
Gene de Jameson aktarıyor: “Felsefe” demiştir Adorno, “modası geçmiş gibi görünen felsefe hâlâ yaşamaktadır, zira onu kavrayacak moment yakalanamamıştır.” Modası geçtiği öne sürülen edebiyat, okuma kültürü onu kavrayacak düzeye ulaşana dek varlığını aynıyla koruyacak ve ancak o zaman kendini başka bir anlayışa dönüştürecek. Neyse ki bugün o noktaya adamakıllı uzağız.

notoskitap.blogspot.com