Peki ya sizin kuzeyiniz...

Peki ya sizin kuzeyiniz...
Peki ya sizin kuzeyiniz...
Burhan Sönmez 'Kuzey'de, babasız büyüyen ve bir gün aniden babasının cesediyle karşılaşınca onun hayatını öğrenmek için yolculuğa çıkan bir gencin macerasını anlatıyor. Kuzey bazen bir yerdir, oraya varan durur. Bazense bir yoldur, yürünmesi gerekir. Kitabın kahramanı olan Rinda yürümek zorundadır. Bu nedenle başkalarının bilmediği şeylere tanık olur
Haber: Sema Demir / Arşivi

İki kardeş, farkında olmadan aynı kadına sevdalanır ve onun uğruna ölüm yoluna düşerler. Aynı erkeği sevdiğini sanan kadın ise, iki erkeği birden (veya hayatta kalacak olanı) beklemektedir. Soğuk bir sis içinde bu hikayenin sonuna gelindiğinde, aslında derin bir ‘açmaza’ doğru sürüklendiğini fark eden okur ise, bir anda kendisini çaresiz hisseder. Ve sayfaları daha bir merakla çevirir. Orada okuru bekleyen şey yeni hikayeler ve yeni sorulardır... Burhan Sönmez’in Kuzey adlı romanı, bir aşk hikâyesinden daha fazlasını vaat ediyor. Kuzey, babasız büyüyen ve bir gün aniden babasının cesediyle karşılaşınca onun hayatını öğrenmek için yolculuğa çıkan bir gencin macerası. Her yolculuk hikâyesi gibi farklı olayları ve karakterleri bütünleştiriyor, üç beş olayla sınırlamadan, kendisine bin katlı bir dünya örerek...
Herkes kuzeye gitmekten lanetli bir şeymiş gibi söz eder ve o topraklara düşenler hayatlarının gerçek sınavıyla karşılaşır. Lanetlidir, çünkü oradaki sınav, insanın kendisiyle yüzleşmesi ve kendini sınamasıdır. Bunu bilen kuzey yolcuları, bazen mecburiyetten bazen çaresizlikten, kendi hayatlarının ışığını bulmak için çırpınır dururlar. Diğer ‘yönlerde’ kuzey kötülenir, yasaklanır ve unutulmaya mahkûm edilir. Ta ki birisi çıkıp o ufka doğru adım atana kadar. Kuzey’in kahramanı olan Rinda adlı genç de o yolda merak boşluğuna düşer, kanın dehşetine savrulur, girdiği dar geçitlerde herkesin hikâyesine ortak olur ve kendisinden bile şüphe eder. Yol boyunca farklı insanların hikayelerine tanık olurken Rinda bunların daha büyük bir hikayeyi kurduğunu yavaş yavaş hisseder. Bu yüzden, ‘gönlü temiz kardeşlerin’ sohbetinde konuşulanları aynı merakla sindirmeye çalışır. Okur olarak bizim de derin bir nefes alarak sabırlı olmamız gereken bölümlerden biridir bu sohbet bölümü. “Her hayat çünkü başka bir hayatın aynasıdır, der bilgeler. Ya da bizimkiler dahil bütün hayatlar tek bir aynadan düşmüş, parça parça dağılmıştır dünyaya.” (s. 120)
Bu sözleri söyleyen karakterlerden birisi, aşkın ıstırabını tadan bir genci anlamaya çalışmaktadır. Bu sohbet dönüp dolanarak, aşk, varlık ve hatta Tanrı üzerine bir fikir cümbüşüne dönüşür. Herkesin fikri başkadır. Hikâye de onların sözleriyle farklı şekillerde okunma imkanına kavuşur. Evreni anlamak için basamaklar mantığına başvuran konuşmalar, kör kalmayı seçen bir aşığın duygularının yeşil renk örneğiyle açıklandığı bölümler, Eflatun’un veya Heidegger’in izlerinin iyice görünür olduğu sayfalar varlığın değil, bir aşk hikâyesinin anlaşılmasına vesile olmak içindir. Aksi halde, aynı kadına aşık olan iki kardeşin hikâyesini idrak etmek mümkün olmayacaktır. (Ama o hikâyedeki düğümü çözmek de bu sohbete katılanlara değil, başka bir yerde Şahmaran kadınlarına nasip olur. Kuzey’in kendine has kudretini gösterdiği bölümlerden biri, kadınların -ve Sarı Nine’nin- maceraya dahil olduğu bölümdür.)

Dün erkendi, ama yarın çok geç!
‘Bazı şeyler bazı zamanları bekler’ sözünde olduğu gibi, herkesin kendi macerasının bir zamanı vardır. Kuzey’in çağrısına kapılan ve onun büyüsüne yakalanan okur, ‘benim kuzeyim nedir?’ diye sorarak, kendisine bir zaman biçer. Belki dün erkendir onun için, ama yarın çok geç olacaktır.
Türk edebiyatında bildik akımların dışında kendisine yeni bir av sahası açma hüneriyle dopdolu olan Kuzey, büyüyen bir coşkunun büyülü söylemiyle arzı endam eder. Öğretici olma derdi yok ama sorgulatmak, merakımızı bilemek gibi bir misyonu zevkle üstlenmiş vaziyette. Okur olarak bu meraktan içeri süzüldüğümüzde sindire sindire bir edebiyat şöleninin içinde buluveririz kendimizi. Romanda herkes (ve okur olarak biz) aynı gerçekliğin farklı yanlarını görürken, sorular sorulara eklenir. Eski Yunan filozoflarının ve İslam âlimlerinin düşünceleriyle benzerlik taşıyan, ama Burhan Sönmez’in kaleminin gücünü açıkça hissettirdiği fikirler bahçesi cömertçe açılır. Hikâyenin, Gülün Adı romanına tarz itibarıyla selam gönderdiği bölüm olarak ‘gönlü temiz kardeşlerin sohbeti’ hayli dikkat çekicidir.
Sırlar ikiye ayrılır, basit sırlar ve derin sırlar diye. Kuzey, basit sırların izinden giderek, kalbe gömülü olan derin sırları yoklar ve açık eder. Derin sırların şekillenmesinde basit sırların gizli gücünü gösterir. Kuzey’de, insanların ıstıraplarına, ikilemlerine ve acılarına dair anlatılanlar, her okurun şahsen yaşadıklarına benzer. Sorular sorulur, cevaplar aranır, ama en önemlisi, herkes kendi hikâyesinden (hayatından) sorumludur. Buna okur da dahildir: “Siz ise bana güvenerek dinliyor, buradakilerin ızdırabında kendi kalbinizi tanımaya çalışıyorsunuz. Alçakgönüllü bir ermiş gibi. Başkalarının hikâyesinde kendi varlığınızı sınıyor, hayatınızı temize çekiyorsunuz.” (s. 275)
Kuzey bazen bir yerdir, oraya varan durur. Bazense bir yoldur, yürünmesi gerekir. Kitabın kahramanı olan Rinda yürümek zorundadır. Bu nedenle başkalarının bilmediği şeylere tanık olur. İşkencelerin anlatıldığı ‘mağara’da gördüğü şeyler başlı başına bir yazıyı gerekli kılacak denli alt okumalara ve tartışmalara zemin sunar. Bir işkencecinin, korku ve kaygı kavramları etrafında tarif ettiği kendi hayatı, romanda bambaşka bir pencere açar.
Kitabın sayfalarındaki yüzlerle tanıştıkça insanlığın ezeli ve ebedi meseleleriyle iç içe geçişleri görürüz. Duyarsız kalamadığımız insan oluş ve insan olarak akış sürecinin kimi uğraklarında Kuzey bizi kendimizle karşı karşıya getirir. Bu romanın neresinde olduğumuza dair bize sayısız labirent, sayısız ipucu, sayısız iyimserlik imkanı verir. Bir zincirin halkaları ve bir tespihin taneleri gibi aynı ipe dizili olan çok sayıda hikâye, yukarıda pramit gibi bir üst-hikâye oluşturur ve o üst-hikâyedeki soru ve macera, aşağılardaki parçaların bütünleşmesiyle inşa olur. Her parçanın bir soru olarak şekillendiği ve büyük bir bulmacayı oluşturduğu kederli, acıklı, meraklı ve umutlu bir destana dönüşür sonunda.
Anlatımdaki sadelik, konunun yer yer ağırlaştığı bölümlerde okuru rahatlatan bir işlev görür. Kuzey’in dili, en yoğun edebiyat üretimlerinin yaşandığı kalabalık günlerde bile yokluğunu hissettiğimiz bir akıcılık ve rahatlığa sahiptir:
“...dört yolcu, uzun günlerin, ağır yorgunlukların, bir de işleyip parlatarak birbirlerine sundukları sözcüklerin içinden geçerek Safali’ye varmış, yol boyunca hikayeler anlata anlata ateş başındaki geceleri kısaltmışlardı. Bazen yıldız gruplarından, bazen tuhaf çizgilerde uçan kuş sürülerinden anlam çıkarmış, bir keresinde yanlışlıkla bir uçurumun kıyısına dayanmışlardı. Yolculuk onlar için ortak bir kader yolu çizmenin, yani kuzeyli olmanın imkanıydı. Hiç ayrılmayacakmış gibi yürüdüler, herkesin kendine ait bir sırrı olduğunu unutacak kadar birbirlerine güvendiler. Dostluk, bazen bulması, bazen de koruması zor bir kolyeydi, hep kalbin hizasında taşınmalıydı.” (s. 111)
Kuzey’in tavizsiz, saf bir edebi terbiyenin merceğinden bakılarak yazıldığı aşikâr. Okuru zorlar, içine çeker. Okurunu bir seyirci değil, kondüsyonu tam bir oyuncu olarak sarar. Okurun kendi kendisine iltifat etmesine vesile olur. Kitabiyat neslinin bu yeni türü, söylenceleri masalla, masalı aşkla, aşkı gerçekle, gerçeği gerçeküstüyle yeni bir anlatımda birleştirir.

KUZEY
Burhan Sönmez
İthaki Yayınları
2009
295 sayfa
15 TL.