Perec'in sayıp döktüğü 'şeyler'

Perec'in sayıp döktüğü 'şeyler'
Perec'in sayıp döktüğü 'şeyler'
Perec yazdığı her şeyi aynı anda hem neşeli ve oyuncu hem de acılı ve melankolik yapıyordu. Doğar doğmaz içine yerleşmiş olan boşluğu dünyayla, yani hayatla, yani sayılıp sınıflandırılmış 'şeylerle' doldurarak kapatmaya çalışıyor, kapatamıyordu
Haber: Emre Ayvaz / Arşivi

Georges Perec, 18, 19 ve 20 Ekim 1974 günlerini, Paris’teki Saint-Sulpice Meydanı’na bakan çeşitli kafelerde oturup etrafındaki ‘her şeyi’ kaydederek geçirdi: binalar, insanlar, otobüsler, ağaçlar, köpekler, güvercinler, renkler, harfler, gölgeler. Herhangi bir anlam taşımayan, zaten bir anlam taşımaları da gerekmeyen, ama sıradan varlıkları bir kağıt parçasına kaydedildikçe, orada, o sırada, öyle olmaları sanki bir anlam taşımaya başlayan ‘şeyler’. Ama Perec, bir Paris meydanında sürüp giden sıradan gündelik hayatın oturduğu kafe sandalyesinden görebildiği kadarını bir liste haline getirerek, aslında rutini bir çeşit ritme, tekrarı bir çeşit kafiyeye dönüştürüyordu. Gördüğü şeylerin ne anlama geldiğiyle ilgilenmiyordu. Gördüklerini anlamlandırılmayı bekleyen şeyler olarak sayıp döküyordu, o kadar.
“Tüm güvercinler Belediye Binası’nın çatısındaki oluklara sığındılar.”
Dokuz sene önce, 1965’te yayımlanan romanı ‘Şeyler’de de, Perec iki genç âşığın hayatlarını, hatırladıklarını ve hayallerini bu anlamlandırılmayı bekleyen şeylerin içine gömmüştü. Ama Marx’tan bir alıntıyla bitirdiği bu ilk romanında şeyler daha çok kendilerine sahip olunmasını isteyen, peşinden koşturan ve mutlu bir hayat vaat eden ‘meta’lardı. Jérôme ve Sylvie, paraları olmadığı için bütün o ‘şeyler’e sahip olamıyorlar, o ‘şeyler’e sahip olamadıkları için de o vaat edilen mutlu hayatı bir türlü uzanıp yakalayamıyorlardı. Günün birinde sahip olacaklarını hayal ettikleri ev ve o evi dolduracağını hayal ettikleri eşyaların etrafındaki büyülü hale, genç âşıklar onlara ulaşamadıkça genişliyor, genişliyor, genişliyordu.
“Güvercinler harika bir ahenk içinde meydanın üzerinde bir tur atıp yeniden Belediye Binası’nın çatısındaki oluklara kondular.”
Altı yıl sonra, 1982’de ölmesiyle yarım kalan romanı ‘53 Gün’, adını Stendhal’ın Parma Manastırı’nı 53 günde yazmış olmasından alıyordu. Perec 28 bölüm olarak (ve aynen Stendhal gibi 53 gün içinde yazıp bitirmeyi) planladığı kitabın ancak 11 bölümünü yazabilmişti. Muhtemelen 53 gibi 28’in de bir anlamı vardı (ama 11’in yoktu). Sayılar, sayıların düzeni ve şiiri, sayılabilir ve sayılması gereken şeylerden oluşan bir yer olarak dünya Perec’in kitaplarının sadece ‘arka planını’ oluşturmuyordu, içlerini de dolduruyordu. Dünyayı dolduran şeyler –Saint-Sulpice Meydanı’nda gördüğü ‘her şey’ gibi–, tek tek isimleri anılmaz, özenle sayılıp önce bir listenin, sonra bir kategorinin, sonunda da bir tür imkânsız ansiklopedinin parçası haline getirilmezlerse uçup gidecek, varolmalarıyla varolmamaları arasında hiçbir fark kalmayacaktı. Perec, sabırlı bir kâtip gibi, şeyleri hakettiklerine inandığı düzene kavuşturmaya çalışıyordu.
“Ayağımın dibindeki güvercinler sabit bakışlarla önlerine bakıyorlar. Onlara bakan insanların bakışları da sabit.”
Ah o ‘her şey’
Dört sene sonra, 1978’de yayımlanan büyük romanı Yaşam: Kullanma Kılavuzu’nun çılgın kahramanı Bartlebooth’sa adını Herman Melville’in kâtip kahramanı Bartleby’yle Valery Larbaud’nun Barnabooth’undan alıyordu. Perec’in koskoca bir satranç tahtası olarak hayal ettiği bir Paris apartmanının bütün dairelerinin bütün odalarındaki bütün insanları ve eşyaları saydığı bu en önemli kitabı, aslında hayatın listelenecek bir şey olduğu fikrinin de ete kemiğe bürünmesi gibi bir şeydi. “Her şey” elbette biricik, eşsizdi; ama aynı zamanda “her şey”in, dikkatli bakınca keşfedebileceğimiz ve onları bir araya getirip sınıflandırmamızı mümkün kılan bir ortaklığı, benzerliği de vardı. Dünyayı anlamlı bulabilmek için şeyler arasındaki bu gizli ortaklığı aramamız, bulmamız ve göstermemiz gerekiyordu. Her şey, anlamını diğer şeylere borçluydu: Saint-Sulpice Meydanı’ndaki otobüsler insanlara, insanlar binalara, binalar ağaçların gölgelerine, ağaçlar güvercinlere, güvercinler de bir konup bir havalandıkları toprak meydana.
“Güvercinler bir kez daha meydanın üstünde bir tur atıyorlar.”
Otuz sekiz yıl önce, 1936’da, Fransa’ya göç etmiş Polonya Yahudisi bir çiftin çocuğu olarak doğmuş ve kısa bir süre sonra büyük bir boşlukla, kayıpla yüz yüze gelmişti: babası savaşta (1940), annesiyse Auschwitz’de (1942 civarı) öldü. Fransızca aslının (ve müthiş Türkçe çevirisinin) adı ‘Kayboluş’, İngilizce çevirisinin adı ise ‘Boşluk’ olan ve içinde hiç ‘e’ harfi geçmeyen akıl almaz romanındaki ‘kayıp’ ve ‘boşluk’ temalarıyla ‘listeleme’ ve ‘her şeyi sayıp kayda geçirme’ dürtüsü arasındaki çatışma (ya da aslında uyum), Perec’in yazdığı her şeyi aynı anda hem neşeli ve oyuncu hem de acılı ve melankolik yapıyordu. Doğar doğmaz içine yerleşmiş olan boşluğu dünyayla, yani hayatla, yani sayılıp sınıflandırılmış ‘şeylerle’ doldurarak kapatmaya çalışıyor, kapatamıyordu. Hep artan ya da eksik kalan bir şeyler vardı.
“Güvercinler meydanda bir tur atıyorlar.”
Üç sene sonra yayımlanan bir başka yazısındaysa hayatının ilk beş senesini geçirdiği Vilin Sokağı’nda gördüklerini kayda geçirmişti. Ama bu sefer kayda geçirdikleri birkaç gün içinde olup bitenler değil, sokağın dört sene boyunca geçirdiği değişimdi: Bazı şeyleri görmek için günler yetmiyor, yıllar gerekiyordu. El değiştiren dükkânlar, rengi değişen duvarlar, yıkılan evler, yeni yapılan binalar, kesilen ağaçlar, değişen ve çoğalan tabelalar... Bazı şeyler ‘her şeyin’ kayıtlı olduğu listeden düşüyor (ama neyse ki daha önceden kayda geçirilmiş olduğu için tamamen yokluğa karışmıyor), ama öte yandan sürekli listeye eklenmesi gereken yeni şeyler ortaya çıkıyordu. Vilin Sokağı’nda yıllar, Saint-Sulpice Meydanı’nda da üç gün boyunca hiç değişmeden kalan, hep varolan ve şeylerin arasındaki gizli düzene işaret edense güvercinlerdi.
Bugün gördüğüm insanların dünkü insanlar, arabaların da dünkü arabalar olup olmadığını bilmiyorum. Ancak kuşlar (güvercinler) gelselerdi (neden gelmesinler ki?) onların dünküler olduklarından kesinlikle emin olurdum.”
Yedi sene sonra yaptığı –ve en ünlü listelerinden biri olan– “Ölmeden Önce Gerçekten Yapmam Gereken Şeylerden Bazıları” başlıklı radyo konuşmasında Perec, başka pek çok şeyle beraber ölmeden önce sigarayı bırakmayı (bırakmak zorunda kalmadan önce...) ve uzun bir gemi yolculuğuna çıkmayı istediğini söylüyordu. 1981 yazında gittiği (gemiyle değil) Avustralya’da 53 gün kaldıktan sonra Paris’e döndüğünü ve 1982 Mart’ında sigara kaynaklı akciğer kanserinden öldüğünü biliyoruz. Saint-Sulpice Meydanı’nda, yedi sene sonra öleceğini bilmeden etrafını seyreden Perec’in sayıp döktüğü ‘şeyler’, belki de biz onun ne zaman öleceğini (öldüğünü) bildiğimiz için, bu dünyayı terk etmek üzere olan birinin son anlarında içini dolduran uzak ve hüzünlü hatıralara benziyor.
“Güvercinler toprak alandalar. Hepsi birden aynı anda havalanıyor.”

BİR PARİS SEMTİNİN TÜKETİLME DENEMESİ
Georges Perec
Çeviren: Ayşe Ece
Sel Yayıncılık
2011, 64 sayfa, 8 TL.