Polisiyelere saygı

Polisiyelere saygı
Polisiyelere saygı
'Şenlikli Bir Cinayet', polisiye sevenler için gerçekten de şenlikli bir kitap... 'Cinayet Çiftliği', yavaş yavaş gelişen, her tanık ifadesiyle okuyucuyu biraz daha içine çeken, irkilten, çarpıcı bir suç romanı... 'Eskiden, Çok Eskiden', cinayet nedenini geçmişte yaşanmış acı olaylara bağlayarak İstanbul Rumlarının dramını anlatıyor... 'Sorry' ise ölüm karşısında düşülen çaresizliği ve toplumsal iletişimsizliği yansıtan sert bir polisiye...
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Yaz aylarında yayımlanan polisiye romanlara geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim. İlk sırada, yazar, film eleştirmeni ve gazeteci Gilbert Adair’in (İskoçya, 1944) Şenlikli Bir Cinayet’i var... Evadne Mount üçlemesinin ilk kitabı olan Şenlikli Bir Cinayet’in orijinal ismi The Act of Roger Murgatroyd (2006), türün meraklıları hemen anlamıştır, Agatha Christie’nin Roger Ackroyd Cinayeti’ne bir gönderme. Polisiye türe girmeyen romanlarında bile suç olgusunu ve polisiyelere özgü motifleri kullanmayı seven Adair, Evadne Mount üçlemesini polisiyelerin altın çağını hem selamlamak hem de türün parodisini yapmak için yazmış.
1930’lu yıllarda bir Noel arifesinde, İngiltere’nin sessiz ve ıssız Dartmoor kırsalında, Folkes malikanesindeyiz. Malikanede aralarında ünlü polisiye roman yazarı Bayan Evadne Mount’un da bulunduğu birçok konuk toplanmış. Ancak güne neşeyle değil, aralarından birinin cinayete kurban gittiğini öğrenerek başlıyorlar. İçeriden kilitli bir odada kalbinden vurularak öldürülen Raymond Gentry, eve geldiği andan başlayarak herkesi sözle taciz etmiş, bayağı bir magazin muhabiri. Konukların geçmişlerindeki skandallar yaratabilecek küçük sırları her nasılsa öğrenmiş, bunları sivri diliyle teşhir etmiş ve sonuçta hepsinin düşmanlığını kazanmıştır. Kısacası cinayet işlemek için hepsinin hem nedeni hem zamanı vardır. Yol, kar fırtınası nedeniyle kapalı olduğundan polise ulaşamayınca, yakınlarda oturan emekli Scotland Yard komiseri Trubshawe’yi yardıma çağırırlar. Yazdığı polisiyelerin ne kadar sahici olduğunu kanıtlamak isteyen Evadne Mount da cinayetleri çözmeye kararlıdır. İkili kah işbirliği yaparak kah çekişerek soruşturmayı yürütecektir. Ancak katil hâlâ aralarındadır...
Daha önce çevirisi yapılan Kapalı Kitap ve Kulenin Anahtarı’nda atmosfer yaratma ve tasvir becerisiyle dikkat çeken Gilbert Adair, Şenlikli Bir Cinayet’te bu yeteneğini yeterince sergileme fırsatı bulmuş. Okuyucuya, karlarla kaplı İngiliz kırsalının ortasındaki ffolkes malikanesindeki klostrofobik atmosferi hissettirmesi, bir cinayet romanı için hikâye kadar önemli. Ama asıl önemlisi altın çağ polisiyelerden aşina olduğumuz roman kahramanlarının resmi geçidi. Malikane sahibi Albay, köy papazı, alkol problemli köy doktoru, eski bir sahne sanatçısı, kızıl saçlı roman yazarı, evin güzel kızı, sevgilisi, yozlaşmış şantajcı tipi ve emekli dedektif... Kimisi Agatha Christie, kimisi J. Dickson Carr, kimisi Chesterton romanlarından çıkıp gelmiş gibiler. Zaten bu yazarların ismini sıklıkla anmış Adair. Cinayet muamması ise J. D. Carr’ın tarzında. Bu açıdan baktığımızda kuşkusuz parodik ve post modern bir anlayışın ürünü. Öte yandan parodi yanını mizaha çevirmiyor ve işini ciddiye alarak altın çağ polisiyelerinin, whodunits (kim yaptı, nasıl yaptı) anlayışının bütün kalıplarını yerli yerinde ve ciddiyetle kullanıyor.
Şenlikli Bir Cinayet, polisiye sevenler için gerçekten de şenlikli bir kitap.

Gerçeğin soğuk yüzü
Polisiyelerin altın çağı çoktan kapandı. Şimdi başka bir çağı yaşıyoruz. Polisiyelere ilgi azalmadı, ancak temalar farklılaştı. Kapalı mekânlarda geçen, kim yaptı, neden yaptı sorularına odaklanan bulmaca türü polisiyelerin yerini suçu ‘yeryüzüne indiren’, suçla toplumsal hayat arasında ilişki kuran, suçu bireysel ve -toplumsal anlamda- geçmişle hesaplaşmanın merkezine koyan ve politikleşen polisiyeler öne çıktı. Posta müdireliği yaparken ilk romanıyla beklenmedik bir başarı kazanan Andrea Maria Schenkel, Cinayet Çiftliği’ni (2006) işte bu anlayışla kurgulamış.
1920’li yıllarda gerçekleşen bir cinayet vakasından esinlenen Cinayet Çiftliği’nde zamanı biraz kaydırmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın biraz sonrasına taşımış Schenkel. Böylelikle Almanya taşrasında Nazilere yol veren zihniyeti de teşhir etme fırsatı buluyor.
Yine ıssız bir mekândayız. Köyün yakınlarındaki bir çiftlikte, çiftlik sahibi, karısı, kızı, kızının iki küçük çocuğu ve eve o gece yerleşmiş hizmetçileri baltayla parçalanmış bir halde bulunur. Polis, ne bir ip ucu ne de bir görgü tanığı bulabilmiş, soruşturma sonuçsuz kalmıştır. Bir zamanlar o köyde yaşamış bir adamın, katliam haberinden rahatsızlık duyarak geri dönmesi ve kişisel soruşturması sonunda düğüm -sadece okuyucular için- çözülecektir.
Cinayet Çiftliği, suçlunun kimliğinden ziyade suçun kökenlerini araştıran bir roman. Schenkel, çok değişik bir kurguya başvurarak, masumlarla suçlular, yaşayanlarla ölüler arasındaki diyaloglarla, tanık ifadeleriyle geriye dönüşlerle kuşatıyor cinayetleri. Görünenin ardındaki soğuk gerçekler ortaya kondukça, hiç kimsenin sempati duymadığı yaşlı çiftçideki, çiftlikte ve çiftlik çevresindeki kötülüğe nüfuz edebiliyoruz. Sadece öldürülen çiftçi değil, onun yaptıklarını bilen ve göz ardı eden köylüleri de suç ortaklığı ile itham eden hikâye bireyin ve toplumun kötücül yanlarını deşeliyor. İfadelerdeki bilip de bilmezlikten gelme psikolojisini dilsel olarak da çok iyi yakalamış.
Cinayet Çiftliği, yavaş yavaş gelişen, her tanık ifadesiyle okuyucuyu biraz daha içine çeken, irkilten, çarpıcı bir suç romanı.

‘İstanbul rumları öldü, sadece mezara koymadık’
Geçmişten gelen bastırılmış, üzeri suskunlukla örtülmüş suçlar istisnasız her toplumda yaşanmıştır. Amerikalıların Kızılderililere, siyahlara, Vietnamlılara, bugün Iraklılara, Almanların Yahudilere, İsrail devletinin Filistin halkına, Fransızların Cezayirlilere yaptıkları gibi... Peki iğneyi kendimize batırdığımızda ne görüyoruz? Ermeni tehciri, mübadele, Kürt isyanları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları hafızamızda bir yer kaplıyor mu? Geçmişle hesaplaşabiliyor muyuz? Ya da başka bir biçimde soralım; hesaplaşmayarak geçmişi bastırabilir miyiz? Biz unutsak da başkaları unutmuyorlar. Petros Markaris’in Eskiden, Çok Eskiden adlı polisiyesi, cinayet nedenini geçmişte yaşanmış acı olaylara bağlayarak İstanbul Rumlarının dramını anlatıyor.
İstanbul doğumlu Yunanlı yazar Petros Markaris’i -ve Dedektif Horatius’u- Türkçeye çevrilen Gece Bülteni, Alan Savunması ve Che İntihar Etti romanlarıyla tanımıştık. Dedektif Haritos, yeni nesil edebi polisiyelerde sıklıkla karşılaştığımız türden; orta yaşını aşmış, dingin, karısından çekinen, kızına bağlı, amirleriyle iyi geçinmeye çalışan, kavga dövüşle işi olmayan, teknolojinin nimetlerinden yararlanmaktansa insan ve topluma ilişkin deneyim ve sezgilerine güvenen, kısacası Maigret esinli bir komiserdi. Açık bir siyasi görüşü yok, ama sükunetli, pratik-pragmatik bir bakışı var dünyaya, vicdanı, ‘insanlığı’ var.
Okuduğumuz üç romanında bulmacamsı muammalarla ya da teknolojinin imkanlarıyla ilgilenmeyen Petros Markaris, polisiye kurguyu kendi toplumunun karanlık yanlarını teşhir etmek, gündelik yaşamın getirdiği siyasi, toplumsal, bireysel sorunları çarpıcı biçimde incelemek için kullanıyordu. Suç, kişisel değildi. Bütün bir sistem, suç ve suç ortaklığı üzerine kurulmuştu ve bu nedenle detektidi Horatius ipuçlarının peşinde koşmaktansa siyasi yelpazenin parçalarını tarihsel bir bilinçle yanyana getiriyordu. Geçtiğimiz aylarda İstanbul’u ziyaret eden Markaris’in romanı Eskiden, Çok Eskiden bir İstanbul polisiyesi. Ama oryantalist tınılardan çok uzak, buradaki yaşantıyı, özellikle Rum azınlıkların yaşantısını anlamaya çalışan bir polisiye.
Karısıyla birlikte tatil için İstanbul’a gelen Horatius, bir cinayet haberiyle zaten pek hoşnut olmadığı turist kimliğinden sıyrılıverir. İstanbul’da zengin ve yaşlı bir Rum kadın öldürülmüştür. Cinayet şühelisi ise Drama’da abisini de zehirlediği düşünülen bir başka yaşlı Rum kadındır; Maria Chambetou. Türk polisi istemeyerek de olsa Markaris’in soruşturmaya katılmasına izin verecek, yanına da Murat Sağlam’ı katacaktır. Maria’nın ve kurbanın kimliğini araştıran Horatius’un yolu, mübadeleden başlayıp Varlık Vergisi yıllarına, oradan 6-7 Eylül’e kadar Rum azınlık için dönüm noktası mahiyetindeki tarihsel olayla kesişecek, Maria’nın hayatının akışını değiştiren bu olaylarda rol oynayan insanlarla hesaplaşmak istediğini anlayacaktır. Ne var ki intikam meleği haline gelen yaşlı kadını bulmak hiç de kolay değildir...
Markaris, bireysel trajedisinin hesabını tek tek bireylerden sormak isteyen cahil bir kadının hikâyesini toplumsal tarihle birleştirmekte hiç zorluk çekmemiş. Öyle gözümüze sokarak, kaba bir kötü Türkler iyi Rumlar karşılaştırması da yapmıyor. Tersine, göçe zorlanan Rumların varlıklarına el koyan zengin Rumlar daha ön planda. Ama kötülüğün kaynağında elbette göçe zorlama olgusu yatıyor. Eskiden, Çok Eskiden, cinayetlerin nasıl ve kimin tarafından işlendiğinden çok cinayet nedeni üzerinde duran, katile yakınlık kurmamızı sağlayan tam Markaris tarzı, okunması gereken bir polisiye.
Bir yandan Cumhuriyet tarihindeki sayfaları karıştırırken diğer yandan kentin altını üstüne getiren Horatius’un gözlerinden mükemmel İstanbul tasvirleri izliyoruz. Tarihi yerlerin ihtişamından Boğazın güzelliğine, azınlıkların yaşadığı semtlerden yoksul mahallerine kadar hemen her yere bakan, kenti ayrıntılarda yakalayan keskin bir gözü var Markaris’in. Sevmiştir İstanbul’u. Ayrılık vakti geldiğinde yaptığı gözlemler, İstanbul’un sırrına erdiğini gösterecektir;
“Saat sabahın yedi buçuğu, ilk kez İstanbul’un farklı bir yüzünü görüyorum: Büfeler kapalı, kepenkler indirilmiş, yan yana dizilmiş tek katlı barakaların boyaları dökülüyor. Sahil yolundaki kaldırımlarda tıpkı Selanik’te olduğu gibi- salep ve simit satıcıları bekliyor. Ancak şimdi, buradan ayrılmadan az önce, bu şehrin güzelliğinin bir kısmını bu nabız gibi atan, her sabah hareket çizelgesi gibi dimdik yükselen ve gece yarısı tekrar düşen faaliyete borçlu olduğunu anlıyorum.. Bu canlılık çirkinlikleri örtüyor, çünkü bu ateşin doğurduğu baş dönmesi içinde bu çirkinlik içinde insan buna dikkat etmiyor. Sokaklar süpürülmüş gibi bomboş olunca ve insanın dikkatini dağıtan insanlar ya da araçlar olmayınca şehrin makyajsız çehresi ortaya çıkıyor.”

Tuhaf bir iş
Geçmişten gelen suçların zincirleme cinayetlere yol açtığı bir başka iyi polisiye için, ilk kez okuduğum bir yazarın romanını önereceğim; Zoran Drvenkar’ın Sorry’sini. 1967, Hırvatistan doğumlu Drvenkar, üç yaşında ailesiyle Berlin’e göç etmiş. Yazarlık kariyerine, çocuk ve gençlik kitapları yazarı olarak sürdürürken takma isimle yayımladığı Knallhart romanı best seller olmuş ve filme çekilmiş. Sorry, yazarın yeni romanı.
Hayatları hiç de yolunda gitmeyen iki kız, iki erkek dört arkadaş gerçekten tuhaf bir iş kurarlar. Wolf, Kris, Frauke ve Tamara, başkaları adına özür dilemeyi üstlenmişlerdir. Mesela işten haksız yere çıkarılan bir işçiden patronu adına özür dilemek ve tazminat pazarlığı yapmak gibi... İşleri fena da gitmez. Ne var ki bir gün bir katil tarafından aranacaklar ve kurbanlarına yaptıklarından kendisi adına özür dilemeleri ve cesedi gömmeleri istenecektir. Bir ayin gibi düzenlenmiş cinayet mahallindeki cesetten kurtulmaya çalışırlarken katil ikinci kez kapılarını çalacak, şirket ortaklarının hayatı darmadağınık olacaktır...
Drvenkar, çok parçalı bir anlatım kurmuş. Son sahneden başlayıp zamansal sıçramalarla, romandaki her bir karakterin anlatımıyla aktardığı hikâyenin geçmişi çocuk tacizine dayanıyor. Baştan sona kadar sürükleyici olması bir yana, karakterlerin psikolojisini,
travmaları, ölüm karşısında düşülen çaresizliği ve toplumsal iletişimsizliği yansıtan sert bir polisiye. Drvenkar, üzerinde durulması gereken bir yazar.


ŞENLİKLİ BİR CİNAYET
Gilbert Adair
Çeviren: Emrah İmre
Yapı Kredi Yayınları
2010, 204 sayfa, 15 TL.

CİNAYET ÇİFTLİĞİ
Andrea Maria Schenkel
Çeviren: Dost Körpe
Domingo Yayınevi
2010, 182 sayfa, 14 TL.

ESKİDEN, ÇOK ESKİDEN
Petros Markaris
Çeviren: İlknur Özdemir
Turkuvaz Kitap
2010, 231 sayfa
17.5 TL

SORRY
Zoran Drvenkar
Çeviren: Gülderen Pamir
Doğan Kitap
2010, 354 sayfa, 18 TL.