'Rahatsız olalım artık, dünya çürüyor'

'Rahatsız olalım artık, dünya çürüyor'
'Rahatsız olalım artık, dünya çürüyor'

Ayfer Tunç FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Ayfer Tunç: 'Bir çürüme hikâyesi anlatıyorsak, bunun başladığı yer genellikle ailedir ve çürüme ailede başlamışsa ölüm çok büyük ihtimaldir, bu çürümenin içinden çıkıp ölüme direniş de romanın ta kendisini oluşturur. Buna bağlı olan soru ise 'aile neden çürür?' sorusudur ki 'Yeşil Peri Gecesi' asıl bunu dert ediniyor'
Haber: BURCU AKTAŞ - burcu.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

Edip Cansever haklıydı, Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/ Hiçbir yere gitmiyor derken. Şebnem’in de tam tepesinde asılı kaldı “ağır yaralı çocukluğu.” Şebnem’inki “dışı başkalarını, içi kendini yakan” bir hayat… Bu hayat da Ayfer Tunç’tan sorulur. Çünkü Şebnem, Ayfer Tunç’un yeni romanı Yeşil Peri Gecesi’nin kahramanı... Ayfer Tunç, Şebnem’in düşüş hikâyesi üzerinden çürümenin romanını yazmış. Ama ne çürüme… Ailenin, dolayısıyla toplumun ve elbette ki Türkiye ’nin çürüyen yanları yazarın asıl meselesi. Güzelliğini bile isteye lanetleyerek, onu bir sermaye olarak kullanan Şebnem, hayattan intikamını, soyunup bir erkek dergisine kapak kızı olarak almaya çalışır. Aynı zamanda romanın anlatıcısı olan kahraman; iktidarın ve modern toplumun ikiyüzlülüğünü, annesiyle hesaplaşmasını öfkeli, sert bir şekilde anlatır. Anlattıkları rahatsız edicidir. Ayfer Tunç, romanında yaşananlara “ölümcül çürüme” teşhisini koyarken 80 sonrasını ve bugünü dönemsel olarak şahane anekdotlarla anlatıyor. “Pimi çekilmiş bir el bombası” gibi olan Şebnem’in hikâyesinde kimler yok ki: Yeteneksiz ve “hayatı sadece aşağı inen bir merdiven” olan koca, köküne kadar milliyetçi olup kendi dilini bilmeyenler, her şeye el koymaya alışmış bir emniyet müdürü, laiklikten muhafazakârlığa geçmeye çalışanlar, sınıf atlama telaşındaki tutunamayanlar… 

Kapak Kızı’yla Türkiye’nin kültürel, ekonomik yapısında ciddi değişikliklerin yaşandığı bir döneme pencere açıp, ahlak ve güzellik gibi kavramlara da çarpıcı bir yorum getirmiştiniz. Yeşil Peri Gecesi’ne bakınca Kapak Kızı’ndaki bazı kahramanları burada da görüyoruz. Bir kadının öyküsü, toplumun çürüme öyküsüyle beraber gidiyor. Zaman olarak günümüze kadar geliyorsunuz. İki romanı birlikte düşününce 80’lerden bugüne toplumun panoramik bir fotoğrafı çıkıyor ortaya… Yeşil PeriGecesi, Kapak Kızı’nı tamamlıyor diyebilir miyiz?
Tamamlamaktan çok, Kapak Kızı’nın elini korkak alıştırıp yapamadığını yapmak istiyor diyelim. Kapak Kızı, Yeşil Peri Gecesi’ni doğuran romandır. Kapak Kızı’nda Ersin ve Selda’nın okura anlattığı Şebnem, YeşilPeri Gecesi’nde söz alıyor ve çok ağır konuşuyor. Bunlar hem tekil okunabilen hem birbirini bütünleyen iki roman. Ama Kapak Kızı’nda fazla sakin ve hatta çekingence ele aldığım, pek de derinleştirmediğim meseleler Yeşil Peri Gecesi’nde derinleşiyor hatta yarmaya, deşmeye dönüşüyor. Teşbihte hata olmazsa eğer, meseleye daha dar bir perspektiften, daha acemice ve nahif bakan Kapak Kızı alçak sesle ‘ortada bir hastalık var galiba’ diyordu, öfkeli ve yüksek sesli Yeşil PeriGecesi ise buna ölümcül çürüme diye teşhis koyuyor. 

Metinlerinizdeki karakterlerin, zihninizde, metinden bağımsız şekilde yaşadığını biliyorum. Kapak Kızı’ndaki kimi karakterler bu yüzden mi Yeşil Peri Gecesi’nde var?
Kapak Kızı’nın gözden geçirilmiş basımında da söylemiştim, bir karakterin yazılıp yayımlanmış olması yazarın zihninde o karakterin tamamlandığı, artık bir satır daha kaldırmayacağı anlamına gelmez. Karakterler organizma gibidir, ancak yazarı ölünce ölür. Gerçi pek çok yazar yazdığı karakterlere geri dönmez, ama ben dönüyorum, çünkü bazı karakterler, zihnimde gelişmeye devam ediyor. Örneğin, Evvelotel’de Saklı’nın karakterlerinden bazılarını başka hikâyeler içinde yeniden ele almıştım. Benim için tamamlanmamış, rüştünü ispat etmemiş karakterlerdi. Ama Kapak Kızı’nın Şebnem’i için durum biraz farklı. O Kapak Kızı’nda romanın nesnesi gibiydi, Yeşil Peri Gecesi’nde öznesi oldu. Şebnem’in eyleminin sebepleri de sonuçları da yeterince belirli değildi, diğer karakterler onun hakkında fikir yürütüyor ve Şebnem aracılığıyla kendilerine bakıyorlardı. Yeşil Peri Gecesi’nde Şebnem sebep ve sonuçların ürünü olarak var. 

Yeşil Peri Gecesi şunu kanıtlıyor: Aile çoğu zaman güvenli bir yer değildir. Hatta biraz ileri gidersek, aileyi ölüm kelimesiyle yan yana bile koyabiliriz kimi zaman. Siz de bu fikre katılıyor musunuz?
Sadece bu değil bütün yazdıklarımdan hareketle aileyi sorunlu bir kavram olarak gördüğümü söyleyebilirim. Ama bu kesinlikle bir genelleme değil, gerçek hayatta bireyleri için güvenli kozalar oluşturan, yapı taşı sevgi olan, koruyucu, kollayıcı bir aile anlayışı da var, üstelik yabana atılmayacak kadar da yaygın. Ama bir çürüme hikâyesi anlatıyorsak, bunun başladığı yer genellikle ailedir ve çürüme ailede başlamışsa ölüm çok büyük ihtimaldir, bu çürümenin içinden çıkıp ölüme direniş de romanın ta kendisini oluşturur. Buna bağlı olan soru ise ‘aile neden çürür?’ sorusudur ki Yeşil Peri Gecesi asıl bunu dert ediniyor. Çürümenin elbette tek bir nedeni yok. Ailenin (dolayısıyla toplumun) neden çürüdüğü sorusuna verilecek her cevap bir roman potansiyeli taşıyor bence. 

Yeşil Peri Gecesi’nde orta sınıfa mensup, yırtmaya çalışan fakat bir türlü tutunamayanlar mevzu bahis. Ve bir de Cumhuriyet elitleri… Bu iki grubun en büyük açmazı sizce nedir?
Kendilerini Cumhuriyet elitleri olarak görenlerin de büyük çoğunluğu orta sınıfa mensup aslında. Sol jargonun egemen olduğu yıllarda bunlara küçük burjuvalar derdik, bir ölçüde Cumhuriyet elitlerine tekabül ederlerdi ve çoğumuz da onlardandık. Değişen zamanlar, yeni hayatın yarattığı ve dayattığı ihtiyaçlar bu kesimin küçük burjuva niteliklerini törpüledikçe ‘yırtmaya çalışanlar’ kategorisine dahil oldular. Yeşil Peri Gecesi’nde Cumhuriyet eliti profesör babanın iki oğlunun tüketim yeteneği yüksek, gösterişe, güce ve iktidara dayanan bir üst sınıfa ait olmaya çalışmaları, yani yırtmak istemeleri, bunu yaparken ahlaki değerleri hızla elden çıkarmaları, onları başarılı olacakları şüpheli birer köşe dönücüye dönüştürüyor. Cumhuriyet elitlerinin en büyük açmazı bence değişimi anlamak için yeterince çaba göstermemeleri. Zaman değiştirir, insanları da toplumları da. İnsanlık tarihi özünde bitmeyen ve bitmeyecek bir değişim hikâyesidir. Cumhuriyet elitlerinin zamanın değiştirici gücü karşısında takındıkları tavrın kendi varlıklarını tehlikesizce idame ettirmelerine imkân verecek bir statükoyu korumaya yönelik olduğu kanısındayım. Bence temel yanlış da burada. Değişmeyen tek şey değişimdir ve insanın varlığını düzgünce sürdürebilmesi için var olduğu ortamın nasıl, nereye doğru ve neden değiştiğini anlamaya çalışması, hayatı, zamanı ve değişimi sürekli sorgulaması gerekir. Cumhuriyet elitine dahil etmediğimiz ‘yırtmaya çalışanlar’ın açmazı ise yeni zamanların en süfli tarafına yetişmeye çalışmaları ve hayatı bir kumar gibi yaşamaları bence. 

Peki, bu romana, “Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilenlerin” romanı diyebilir miyiz bir anlamda?
Elbette, ama ben, ikiyüzlülüğümüzün romanı demeyi tercih ederim. Romanda konu edindiğim ve korkarım toplumsal karakteristiğimiz hale gelen ikiyüzlülüğün yanında 70’li yıllarda minibüslerin arkasına yazılan bu cümle çok nahif ve demode kalıyor. 

Başkarakteriniz olan Şebnem’in yaptıkları ve söyledikleri oldukça ‘sert’, öfkeli. Acılarını, cümle âlemin ikiyüzlülüğünü tüm gerçekliğiyle vuruyor okuyanın yüzüne. Rahatsız edici bir hikâye anlatıyor. Kitabın sırrı da bu rahatsız edicilikte saklı…
Anlatıcı kadın romanın bir yerinde “Umut bana ancak öfke kılığında görünebilir, umut bundan böyle ancak kısa ve öfkeli anların hükümdarlığı olabilir” diyor. Öfkenin umut aşıladığı zamanlar vardır ve edebiyat tarihinde pek çok devrim hikâyesi öfkeyi umuda dönüştüren hikâyelerdir. Yeşil Peri Gecesi’nde kadının hayat serüveni aracılığıyla simgelenen çürüme öylesine trajik ki, bunu romantize ederek veya yumuşatarak anlatırsa idama götürülürken son söz olarak “Bu bana bir ders olsun” diyen Temel kadar komik olur. Ben günümüzde hayatın her alanında yaşadığımız ikiyüzlülüğün yumuşak bir biçimde anlatılması aşamasını çoktan geride bıraktığımız kanısındayım. İnsanlığı vahşete götüren bir ikiyüzlülük çağını dünya ölçeğinde yaşıyoruz. Irak’ın işgalinin bile kimilerince bir demokrasi müjdesi haline getirildiği bir çağda iyi niyetli eylemlerin pek azı gerçekten iyi niyetli. Öte yandan toplumsal bir çürümeden söz ediyorsak ve gerçek hayatta bunun karşılığını bulmamız hiç zor değilse, bir zahmet biraz rahatsız olalım artık, dünya çürüyor çünkü. 

Soyunarak hikâyesine yön veren karakteriniz için soyunmak aslında hayattan intikam almaktan çok ‘ben buradayım’ demenin bir yolu sanki. Soyunup, çıplak kalmak, çırılçıplak olmak soyunandan çok onu izleyenler, ona bakanlar için bir düşüş değil midir? Yani kendi düşerken nefret ettiklerini de bu şekilde düşürüyor diyebilir miyiz kahramanınız için?
Elbette. Kadının hayatının amacı kendini feda ederek kendince suçlu bulduklarından intikam almak. Başlangıçta (fazla masum kaçan bir benzetmeyle), yaramazlık yaparak annesinin ilgisini çekmeye çalışan çocuk gibi davranıyor. Çıplak poz verirken “Beni asla unutamayacaklar, vicdanlarına musallat olacağım,” diyor. Ağrıya benziyor biraz. Ağrı nasıl ki arızalanan bir organımızın çığlığıdır, kadının soyunması da bir ağrının dışa vurumu. Soyunarak dikkati çıplaklığına çekmek değil, kaderine musallat olanları ruhsal olarak cezalandırmak istiyor. Başlangıçta soyut düzeyde yapıyor bunu, suçladıklarının vicdanlarında bir ağrı yaratmak istiyor. Ama dibe vurduktan sonra intikam arzusu somut bir biçim alıyor. Plan yapıyor bunun için, kumpas kuruyor. Kendisinin de içinde bulunduğu çürümeyi teşhir etmesinin ölümcül sonuçlarını göze alıyor.

Kahramanınıza söylettiğiniz bir cümleyi alıntılayacağım: “Mağduriyetin, masumiyetin, doğruculuğun, açık yürekliliğin, dürüstlüğün ve buna benzer pek çok şeyin paslandığı, pastan işlemez hale geldiği alandaydık. Burada değerler erimişti. Defalarca eriyip sonunda yok olmuştu.” Sizin için Türkiye’nin ve hatta dünyanın son durumu bu mudur?
Günlük hayatın içinden bakarsak “evet budur” demek çok aşırı olur ve felaket tellallığına tekabül eder. Elbette günlük hayatta bizi dünyaya bağlayan, insanlığa olan inancımızı tazeleyen umutlar, sevinçler, iyilikler, ölümsüz olduğuna inandığımız erdemler var ve yaşamak için bunları arayıp buluyoruz. Ama edebiyat, hayatı, yapıtın amacı doğrultusunda konsantre eder, dağınık bir dikkati aksayan bir yere yoğunlaştırır. Edebiyat bir ihtimalin simülasyonudur, gerçek olması halinde ne düşüneceğimiz hakkında fikir yürütmemizi sağlar. Bu nedenle kötümser, öfkeli veya düpedüz kötücül karakterler yaratırız, bunu yaparken gerçek hayatta var olan iyicil hikâyeleri ayıklarız, amacımıza uygun olanlardan metni öreriz. Yani hayır, tüm erdemler eriyip yok olmuş değil, ama insanlık adına umutlu olurken, erdemlerin yok olmasının ihtimal dahilinde olduğunu aklımızda tutsak iyi olur. 

‘Ulusçudurlar bunun kanıtı olarak viskiyi kâseyle içerler...’
Romanınızda durumları, kişileri tarif ederken yolunuzu sıklıkla şiirlere düşürmüşsünüz. En çok da Cemal Süreya’ya... İktidara kenetlenmeye çalışanları, şairin bu şahane dizeleriyle anlatıyorsunuz: Lunapark beğenisiyle döşenmiştir yatak odaları/ kadındırlar, nişanlıları kendilerine ada falan armağan ederler/ Ulusçudurlar bunun kanıtı olarak viskiyi kâseyle içerler/ Ama batılıdırlar da lahmacuna havyar sürecek kadar. Kırk yıl öncesinin şiiriyle bugünü açıklayabildiğine kahramanınız şaşıyor. 70’lerden 2000’lere içerik aynı kalmış diyor. Para el değiştirmiş, sağ ve sol yer ve kılık değiştirmiş ama içerik aynı kalmış. Toplumsal çürümenin ana sebeplerinden biri bu mudur sizce?
Sebeplerden biri olduğu muhakkak. Siyasi tarihimiz sosyal tarihimizden, sosyal tarihimiz ekonomik tarihimizden, bunların tümü kişisel tarihimizden bağımsız değil. Hayatı en yolunda gidenimiz bile kendi hayatına dikkatle baktığında ülkemizin yaşadığı dönemlerin kendi bireysel hikâyesi üzerinde az ya da çok etkili olduğunu görür. Cemal Süreya’nın seçtiği sözcüklerin/imgelerin (lahmacun-havyar-ulusçuluk vb.) yerine bugünün değerlerini ifade eden sözcükleri koyarsak, şiirde anlatılan işleyiş mekanizmasının aynı kaldığını ve bugüne tekabül ettiğini görmemiz mümkündür. Sözünü ettiğimiz şiirden bugüne kadar geçen kırk yıl ne yazık ki boşa harcanmış bir kırk yıl. Oysa ülkelerin de ömürleri var ve ülkeler de tıpkı insanlar gibi, bazen ömürlerini heba ediyor. Biz etmeyebilir miydik? Elbette, bugünden bakınca basit tarih bile bize bunu söylüyor. Maddi dünya nimetlerine giderek daha çok teslim olarak yaşadığımız bu çağda sormamız gereken şey bir kırk yılı daha heba edebilir miyiz olmalı.

YEŞİL PERİ GECESİ
Ayfer Tunç
Can Yayınları
2010
472 sayfa
26.5 TL.


    ETİKETLER:

    Irak

    ,

    Türkiye

    ,

    Ağrı

    ,

    İntikam

    ,

    direniş