Realite burada, mesele nerede?

Realite burada, mesele nerede?
Realite burada, mesele nerede?
Kürt sorunu hakkında son yirmi yılda iyi kitapların yazılabildiği bir ortama kavuştuk. Peki, sorunun çözümü ne kadar zaman alacak? Yanıtın izini kitaplarda sürelim...
Haber: ERTAN KESKİNSOY / Arşivi

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Kürt realitesi” sözcüğünü tedavüle bundan 18 yıl önce sokmuştu. Böylece, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri farklı yoğunluklarda süregiden bir gerçekliğin adı, neredeyse 70 yıl sonra ilk kez ‘resmen’ konmuş oluyordu. O da hayli çekingence; çünkü Demirel, konuşmasının devamını şöyle getiriyordu: “Ben Kürt meselesi diye bir mesele kabul etmiyorum. Onu kabul edersen Türkiye’yi bölersiniz”. Gerçekliğin tesbiti, yani sağlıklı bir zihnin normal işleyişinde ortaya çıkması gereken doğal sonuç bile, o dönem demokratikleşme adına birçok kişiyi heyecanlandırmıştı; ancak takip eden yıllar bu heyecanın ne kadar nafile olduğunu gösterdi. Paramiliter güçlerin devletin bölgedeki temsilcisi haline dönüşmesi, devletin kendi yasallığını yadsıması, bununla birlikte gelen yüzlerce faili meçhul, insan hakları ihlalleri, zorunlu göç derken; sağlıklı bir zihne bir adım daha yaklaşıldı, bunun bir ‘sorun’ olduğu söylenmeye başladı. Baskı araçları yok olmasa da hafifledi; faili meçhullerin yerini özellikle bu son dönemde toplu gözaltılar, uzun tutukluluk süreleri, tamamen keyfi yargı uygulamaları aldı. Bardağın müstehzi tarafından bakarsanız, bunlar da demokratikleşme alametleri. 

Revaçta bir söylem
Alaycılığı bir kenara koyup bardağın dolu tarafına bakalım: birazcık dürüstleşme bile, bu konudaki entelektüel üretimin önünü açtı. Son yirmi yıldır Kürt sorunu hakkında birçok kitap yayımlandı. Kâh Avrupa Birliği üyelik sürecinin katkısının yadsınamayacağı parçalı bulutlu demokratikleşme, kâh bu sorunun ülkenin en önemli sorunu olduğunun genel kabul görmesinin getirdiği bilgi ve çözümleme gereksinmesi; bir ‘Kürt sorunu analizi’ patlamasına neden oldu. Ancak, sağlıklı zihin metaforuna geri dönersek, gerçekliği kabullenmeye yanaşmayan çözümlemelerin de bu patlamanın bir parçası olduğunu söylememiz gerek. Kürt sorununun aslında olmadığı hala revaçta bir söylem; keza bu sorunun aslında Batılı emperyalist güçlerin kışkırtmasının sonucu olduğu da. Bu entelektüel düzeyin bir altında ise, Öcalan’ın aslında MİT’çi olduğu, AKP ’li devlet büyüklerimizin de arada bir seslendirdiği gibi, PKK üyelerinin çoğunun sünnetsiz olduğu gibi çözümlemelerin kitaplaştırılmış halleri yer alıyor. İzninizle, zihin sağlığımızı korumak adına, bunlar yerine sorunun tarihsel kökenlerine ve bugüne daha yerinde bakışlar atan yapıtlardan bir seçki sunalım istedik. Bu seçkiyi sunarken de bazı yapıtları soruya göre öbekledik.
İlk sorumuz şu olsun: Kürt sorununun ve bu soruna devlet bakışının Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne izlediği seyir nedir? Tatmin edici bir yanıt için dört kitaba göz atmak gerekir: ilk iki yapıt, Hüseyin Yayman’ın Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) için hazırladığı ‘Şark Meselesinden Demokratik Açılıma: Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası’ ve Belma Akçura’nın ‘Devletin Kürt Filmi: 1925-2011 Kürt Raporları’ adlı araştırmaları.
Hüseyin Yayman’ın araştırması, kronolojik sırayla devletin, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin konu ile ilgili raporlarını karşılaştırıp konuya resmi ve sivil bakışın cumhuriyet tarihi içinde izlediği seyri görmemize fırsat veriyor. Yapıtın sonundaki son dönem raporlarının önerilerinin karşılaştırılması, Yayman’ın araştırmasının sonunda dile getirdiği “Bu meselede söylenmemiş bir söz, önerilmemiş bir talep, yapılmamış bir toplantı kalmamıştır.” belirlemesini haklı çıkarır gibi görünüyor. Ancak hemen bu tablonun birkaç sayfa önündeki kronoloji, bu sorunun çözümünün önündeki engellerden birinin, Türkiye’deki yaygın ana akım siyaset yapma biçiminin dayandığı pazarlık kültürü olduğunu da açık ediyor. Yayman listesini 2009’da kesiyor, o listede ilk bakışta Kürt sorunu ile pek de ilgili görünmeyen bir düzenleme var: Şöhretli 301. maddenin kaldırılması yerine kozmetik bir değişikliğe gidilmesi -Yayman değinmemiş, ancak dava ama izninin Adalet Bakanı’na bağlanması da düşülmesi gereken bir not-, Türkiye’deki ‘gerektiği kadar demokrasi’ paradigmasının en güzel tezahürlerinden biri. “Hem Türklüğü korumamız, hem de AB’nin önüne bir parça et atmamız lazım” anlayışının Kürt sorununda nasıl zuhur ettiğini tahmin edebilirsiniz: “Hem şu sorunu çözmemiz; hem de taviz vermememiz lazım.” Eh, 301. madde bu haliyle ne kadar demokratik olabiliyorsa, hükümetin demokratik açılımı da o kadar demokratik olabiliyor.
Belma Akçura’nın güncellenmiş -bir önceki halinde 2007’ye kadar olan raporlar ele alınıyordu- çalışmasında ise, gazeteciliğin getirdiği anekdotal yaklaşım, temel farkı yaratıyor. Bu yaklaşım, siyaset mekanizmasının yalpalamalarını tüm çıplaklığıyla gösterirken, bu yalpalamanın nedeninin ne olduğuna dair büyük resim üzerine kafa yormamızı bazen engelleyiveriyor. 

Devletin zor aygıtları
Tuğba Yıldırım’ın ‘Kürt Sorunu ve Devlet: Tedip ve Tenkil Politikaları (1925-1947)’, 12 erken Cumhuriyet raporu ayrıntılı biçimde yer alıyor. Bu raporların çoğunun ortak noktası, dönemin kıta Avrupası otoriter ruhunu yansıtıyor olmaları. Örneğin şimdilerde kaş çattığımız ‘asimilasyon’ sözcüğü, o dönem için nötr, hatta olumlu bir sözcük. Hoş, o dönem devletin zor aygıtlarını kullanarak toplumu biçimlendirmek, yalnızca Türkiye için değil, tüm Avrupa için geçer akçe olan bir uygulama. Bu toplum biçimlendirme hevesinin getirdiği naiflik derecesindeki hesapsızlığın günümüzde de yansımaları olduğunu söylemek mümkün: örneğin bölgeyi kalkındırmanın, imar götürmenin başat bir çözüm öğesi olarak sunulması gibi hala yansımasını bulan, temel siyasi nosyonlardan noksan bir yaklaşımın temeli o zamanlarda atılmış.
Mesut Yeğen’in Laclau’nun danışmanlığında yazdığı doktora tezi olan ‘Devlet Söyleminde Kürt Sorunu’, diğer üç yapıtın ‘beyaz ayarı’ olarak ele alınmalı. Yeğen’in yaptığı, en kaba biçimiyle söylersek, Türkiye ve Kürt sorunu bağlamında, modernleşmenin söylemsel evrimini okumak. Bu yaklaşımın önemi, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet kurgusunun ideolojik okuması yerine, biraz daha soğukkanlı biçimde söyleme bakmamızı teşvik etmesi. Kitabı, özellikle son bölümünü okuyunca, Yeğen’in geçenlerde son dönemdeki iktidar politikaları çözümlemesini yaptığı yazısı ayrıca önem kazanıyor. Şu andaki hükümetin yaptığının geçmişten bir kopuş değil, geçmişteki ‘açılımların’ söylemsel bir değişiklikle daha entegre, daha ‘verimli’ biçimde sürdürülmesi olduğunu anlamak kolaylaşıyor.

Savaş denilen şey
Bir diğer gruplamada ise tanıklık kitapları diye adlandırabileceğimiz yapıtlar var. Kürt sorununun insani boyutuna bakacaksak, Funda Demirtaş ile Rojin Canan Akın’ın ‘Bildiğin Gibi Değil’ adlı iç acıtıcı söyleşi çalışması, Nadire Mater’in ‘Mehmedin Kitabı: Güneydoğu’da Savaşmış Askerler Anlatıyor’ adlı söyleşi çalışması ile birlikte okunabilir... Söyleşileri de, analizleri de içeren iki gazeteci kitabı, Aliza Marcus’un ‘Kan ve İnanç: PKK ve Kürt Hareketi’ ve Hasan Cemal’in ‘Barışa Emanet Olun’ adlı kitapları, bu türün iyi iki örneği. Marcus, Türkiye’de Reuters muhabiri olarak çalışırken yaptığı bir haberden dolayı yargılanıp 1995’te beraat etmişti; o yüzden, adliye koridorlarını görmüş biri olarak, Türkiye’yi tanıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kitap, hem bu tanışıklığın, hem de Anglo Saksonlar’a özgü mesafeli bir dilin artılarını taşıyor.