Roman da hayat 'gibi'dir

Roman da hayat 'gibi'dir
Roman da hayat 'gibi'dir

Ahmet Sipahioğlu

Kendisi de akademinin içinden gelen bir yazar olarak Ahmet Sipahioğlu, akademiye tam da bu sözcüğe, 'gibi'ye odaklanarak mizahi ama keskin bir eleştiri yöneltmiş
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Yazarlardan her yıl bir roman yayımlamasını beklemiyorum, açıkçası benimsemiyorum da. Zahmetli bir iştir yazmak, aceleye gelmez. Keşke yayımlatmasaydım pişmanlığındansa bir süre isminin unutulmasını göze almayı yeğlemeli. Ahmet Sipahioğlu, işte bu anlayışın temsilcisi. Zamana aldırış etmiyor; edebi faaliyetleri için ‘kaplumbağa’ tavimini kullanıyor Sipahioğlu. İlk kurmaca kitabı ‘Kavunlu Natürmort’u 1990’da yayımlamış, ilk romanı ‘1929, Bir Yılın Öyküsü’ için yedi yıl beklemişti. O zamandan bu yana sessiz kalan Sipahioğlu, artık yazmaktan vaz geçtiğini düşündüğümüz bir sırada yeni bir romanla –’Tepelitaklak’- döndü edebiyata.
Haksızlık etmeyelim, özgeçmişine bakıldığında Sipahioğu’nun roman yazmaya vakit ayırması bile şaşırtıcı. 1954 yılında Ankara ’da doğan Ahmet Sipahioğlı yüksek öğrenimini İngiltere’de sinema alanında yapmış. 1979-80 yılları arasında Eskişehir Anadolu Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmış, 1980’den 2007 yılındaki emekliliğine kadar İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmış. Sipahioğlu’nun çeşitli ödüller kazanan çizgi film çalışmalarının yanı sıra, görsel anlatım ve kurmaca sorunları üzerine yayımlanmış çeşitli ders kitabı, öykü, makale ve incelemeleri bulunuyor. 2000 yılından başlayarak müze tasarımı ve sergileme tekniği çalışmalarına ağırlık veren Sipahioğlu çok sayıda sergi düzenledi. 

Teğellenmiş öyküler toplamı
‘Kavunlu Natürmort’u da sevmiştim ama Sipahioğlu’nun yeni romanını meraka beklememin asıl nedeni ‘1929, Bir Yılın Öyküsü’nden aldığım tattır. Cumhuriyet tarihi için kritik ve karateristik bir yıl saydığı 1929 yılını türlü tuhaf karakter, olay ve zihniyet tarzıyla kurmaca dünyasına taşıyan Sipahioğlu, toplumsal değişim iddiasını kendine özgü ağırbaşlı bir mizahla sorgulamıştı. ‘Saatleri Ayarlama Enistitüsü’ tarzında bir romandı ‘1929’. Alt başlığında ‘Teğellenmiş Öykülerden Bir Roman’ yazılı ‘Tepelitaklak’ta Sipahoğlu’nun eleştirisi, benzer bir kurgu ve üslupla bu kez daha yeni zamanlara yöneliyor. Günümüzden, üniversite çevresinden ve İzmir’den bir hikaye… 

Kuşlar ve uçaklar
Roman bir tez biçiminde kaleme alınmış. Tezin yazarı, güzel sanatlar fakültesinin uzatmalı asistanlarından Tayyar Zebil. Hayatı hep talihsizliklerle geçmiş Tayyar’ın. Kıbrıs çıkartmasında bacaklarını kaybedip acısını alkolle dindirmeye çalışan babası, dünyası kararan öğretmen annesi ile mutsuz bir çocukluk geçiren Tayyar, üniversitede de aradığını bulamamıştır. Bülent hocasının “Öy­kü, roman, senaryo, yani bu tip kurmaca metinler tümüyle özgün ol­dukları durumlarda akademik felsefi metinlerden daha değerlidirler”, sözünü tutarak yüksek lisans tezini birbiriyle bağlantılı öyküler dizisi ya da roman şeklinde yazmaya karar verir. “Ki­taplık raflarından birinden rasgele çekilip alınan ince bir kitabın azıcık değiştirilmiş çevirisi olmayacak” bir ürün çıkarmak fikriyatındaki Tayyar, akademinin dış hayattan kopuk dünyasında ayrılmakta kararlıdır. Peki neler olacak bu tuhaf tezde derseniz, cevabı Tayyar versin;
“Tezde ne mi olacak sa­yın hocam? Neler olmayacak ki! Bir kere, son zamanlarda kafamı ba­yağı kurcalayan “Gökyüzü” sorunsalı mutlaka olacak. Sonra günba­tımları, göller, yolculuklar, bulutlar, kuşlar ve uçaklar falan olacak. Ayrıca sen olacaksın sayın hocam, olmalısın. Hiç sensiz olur mu? Ta­bii ben de olacağım bu arada, biz olacağız. Şu bizim ünlü “gibi”miz mutlaka olacak, o olmadan olmaz. Erkekler, kadınlar, işte öyle şeyler olacak.
 Daha ne olsun?”
Okuduğumuz yirmi iki bölüm ya da birbirine gevşek ilmierle bağlı yirmi iki öykü bu tezin parçaları. Tayyar’ın çocukluğundan aşlıyor, Urla iskelesine uğruyor, oradan babasının bacaklarını kaybettiği savaşa dokunuyor, sonra babasının hep tutkulu olduğu göklere yükselip bir süre kuşlarla birlikte göç ediyor. Sözkuşlara gelmişken, kendini bir türlü gerçekleştirememenin sıkıntsıyla yeni hobiler edinen Bülent hocanın kuş gözlemciliği merakıyla ilgileniyor. Eh, Bület hoca bu, başlı başına bir roman. Bir süre onun alkolle, üniversiteyle, öğrencilerle ve İzmir’de yeni açılan özel üniversiteyle ilgili maceralarına, o maceraların mekanlarına -Karataş’a, Asansör’e, Pasaport’a, Kordon’a, İzmir sayfiyelerine- açılıyor. O mekanları mesken tutmuş insanlara –balıkçılar, yazlıkçılara, travestilere, TIR söförlerine, izbelerde erkeklere eğlence ve et satan kadınlara- sokuluyor. Tam biz hocanın umutsuzluğuna üzülürken sözü karısına bırakıp adamın ipliğini pazara çıkarıyor…
Artık tezin sonu gelmiştir; Yeniden Doğan Adam bölümünde her şeyi ardında bırakıp giden genç adam Tayyar mı, onun düşü mü yoksa gerçek mi, karar vermek size kalmış. Herşeyin kendisi değil bir başka şey gibi olduğu, “gibi”lerle dolu bir coğrafyada Tayyar da yeniden doğan bir adam gibi olmaktan öteye geçebilecek mi? ‘1929’da da sezilen bir umutsuzluk dumanı yayılıyor havaya… 

Görkemli doğa tasvirleri
1990 yılına yayımlanan ilk kurmaca kitabı ‘Kavunlu Natürmort’ta şöyle bir saptaması vardı Sipahioğlu’nun; “Uzun bir süredir öykü yazıyorum. Nedense onları hep yazılı-resimli düşünüyorum. Benim için ikisi de aynı şey. Gerçeklik dediğimiz şey günümüzde büyük ölçüde karikatürleşmekte. Abartılı jestler, mimikler, hızlı hareketler, çığlık ve gürültülerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Yani, çizgi-filmin kendine özgü evreni ete ve kemiğe bürünüyor gibi..”
Yukarıda özetlenen anlayışı ilk romanı “1929”da uygulamış, karakteristik bulduğu olayları biraz abartarak, sesleri yükseltip hızlandırarak kolaj tekniğiyle yanyana getirmişti. Kuşkusuz bu anlatının mizahi yanını güçlendiriyor, öte yandan yaşananların ‘saçma’lık halini çok daha net oraya koyabiliyordu. ‘Tepelitaklak’ta yine kolaj tekniğini kullanmış. Yine yazılı-resimli düşünmüş. Bölümler hem birbirlerinden ayrı hem birbirlerinin tamamlayıcısı. Mesela, Kuşların Destansı Yolculuğu bölümünde dili bir andan değişiyor, anlatılanın görkemine eşlik eden doğa tasvirleriyle başka bir boyuta geçiyoruz; 

Gökyüzü temiz ve berraktı
“Şimdi kuşlar giderek artan rüzgâra karşı uçuyor ve altlarında si­nirlenmeye başlayan Akdeniz’in gümbürtülü sesini, binlerce ağızdan çıkan haykırışlarını duyuyorlardı. Altlarında kaynaşan dalgaların bü­yüklüğünü bulundukları yükseklikten kestirmek olanaksızdı. Güçlü, geniş dalgalar göğüslerini hızla indirip kaldırıyor; uzun sıradağlar halinde birbirlerinin üzerine yığılıyor ve beyaz köpük sağanakları, suların o kendine özgü mavi, yeşil, lacivert ve turkuaz renklerini sol­duruyordu. Daha sonra denizden püsküllü dumanlar çıkmaya ve su çağlayanları göklere ulaşmaya başladı. Akdeniz’in ortalık yerinde şid­detli bir fırtına çıkmıştı. Sürüde bulunan kuşların çoğu korktu. Bu ka­dar yükseklerde bile dalgaların suyu onlara yetişiyordu. Hemen yük­seldiler ve hızla kendilerine doğru gelmekte olan saçak saçak beyaz bulutların arasına karıştılar. Şimdi bulutların beyaz pamuk yığınları denizin köpüklerine karışıyor, fokur fokur kaynayan asfalt rengi bir hava dünyaya egemen olmaya kalkışıyordu. Kuşlar daha da yükseldi. Bu irtifada rüzgâr hiç yoktu. Bulutlar büyük ve koyu gölgeliydi. Gök­yüzü ise temiz ve berraktı. Siyaha yakın, lacivert bir renkte ışıl ışıl yanıyordu…”
Konuyla ne ilgisi var diyebiirsiniz, ama kuş göçünün görkemi ile kuş gözlemciliğini yeni ilgi alanı seçen Bülent hocanın sallapatiliği arasındaki uçurum çok çarpıcı. Aslında bu, akademiyle hayat arasındaki uçurumu sergilemesi açısından da önemli. Bütün akademik hayatında olduğu ‘gibi’, Bülent hoca kuşları da gözler gibi, ama sadece ‘gibi’…
Gibi, romanın son bölüm başlığı. Kendisi de akademinin içinden gelen bir yazar olarak Ahmet Sipahioğlu, akademiye ve toplumsal duruma tam da bu sözcüğe, ‘gibi’ye odaklanarak mizahi ama keskin bir eleştiri yöneltmiş. ‘Gibi’lerle, ‘aynen’lerle ve ‘tıpkı’larla dolu hayatlarda özgünlüğün yitimi, her şeyin taklite dönüşümü ve içinin boşalması diyelim kısaca; “belki de bu yüzden isimlerimiz aynı, burçlarımız aynı ve düşlerimiz aynı”… Sevgilerimizi, düşlerimizi, tutkularımızı, dünya görüşlerimizi, akademik tezlerimizi ‘gibi’ sözcüğü olmaksızın ifade edemediğimiz bir dünyanın ironisini yapan ‘Tepelitaklak’ın son cümleleriyle bitiriyorum;
“Onun gibi, bunun gibi ve diğer başkaları gibi. Yalnızca kendisi gibi. Ya da yalnızca gibi. Ve gibi”
Roman da hayat ‘gibi’ değil mi zaten?

TEPELİTAKLAK
Ahmet Sipahioğlu
Metis Yayınevi
2010
261 sayfa
19.5 TL.