Romancının sırları

Romancının sırları
Romancının sırları

Umberto Eco

Her iyi romancının olduğu gibi, Eco'nun romancılık deneyimi de bir başka romancıya benzemiyor. Romanlarını yazarken sürekli belge topladığını, sözgelimi 'Önceki Günün Adası'nı yazarken bir geminin planlarını defterine geçirdiğini anlatıyor Eco
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Yaratıcı yazar teriminin karşılığının herkeste aynı olduğu pek söylenemez. Popüler roman ile nitelikli roman arasındaki ayrımın kesin biçimde yapılmasının olanaksızlığını düşününce, kime yaratıcı yazar ya da hangi tür yazıya yaratıcı yazı deneceği konusunda kuşkular hemen doğuyor. Umberto Eco da ‘ Genç Bir Romancının İtirafları’nda, “Neden Homeros yaratıcı yazar sayılırken Platon’un sayılamadığını bir türlü anlayamamışımdır,” diyor. Aslında en iyi anladığı ayrımdan söz ediyor Eco, ama edebiyat kavramı söz konusu olduğunda bile kesinlikli düşünceler öne sürmekten kaçındığı için, pek çoklarından daha çok dinlemiyor muyuz onun sözünü?
Umberto Eco, sanırım kendisinden en çok şey öğrendiğim edebiyat düşünürü. Roland Barthes, edebiyat üstüne yazdığı yazıların kusursuz dilinin ve biçiminin kendisini roman yazmanın kıyısına getirdiğini ve çevresindekilerin de ondan roman yazmasını beklediğini dile getiriyordu. Eco çok geçmeden karşı kıyıya geçti ve milyonlarca okura ulaşan romanlar yazdı. Onun deneyimi yaratıcı yazının derinliğini ve o derin yapıların niteliğini zengin bir kültür içinde ölçme uğraşıyla oluştu.
Düşünmediklerimizi düşündürenler bizim için nerede durur? Değil mi ki bilmediklerimizi öğretiyor, göremediklerimizi görüyor, yapamadıklarımızı kolayca yapıyorlar, bir bakıma, Tanrı katında. Somut ve gerçek bilginin sınırları çizilebilir, belli bir konuda bilinecekler onların bütünü öğrenildikten sonra tamamlanabilir, oysa yaratıcı yazının sonunu nasıl bulacaksınız? Yaratıcılığın genişliği ve derinliği arttıkça, sınırları gitgide genişleyen yaratıcı bilgiye bütünüyle ulaşmak da olanaksızlaşır. 

Tasarı ve bir yaratıcı fikir
Her iyi romancının olduğu gibi, Eco’nun romancılık deneyimi de bir başka romancıya benzemiyor. İlk tümceyi yazdıktan sonra metni yazarak ilerleten ve romanını böyle bir yazma sürecinde kurgulayan romancının tutumuyla Eco’nunki aynı değildir. Romanlarını yazmaya başlamadan önce ve yazmayı sürdürürken sürekli belge topladığını, sözgelimi ‘Önceki Günün Adası’nı yazarken bir geminin planlarını defterine geçirdiğini, karakterlerinin yüzlerini çizdiğini anlatıyor Eco. Bu arada karşılaştığı herhangi bir şey ya da durum, eğer romanıyla ilgili bir ışık yakmışsa, onu hemen not ettiğini belirtiyor. Bu tür tasarılar, Orhan Pamuk’un “düşünceli romancı” tipine uygundur. Düşünceli romancılar –tıpkı ataları Tolstoy, Gogol gibi–, baştan yaptıkları tasarıya bağlı kalmayı önemser, hikâyeye ve kişilerine hâkimdir ve ayrıntılı tasarılar yaparken, romanlarını önce gerçek görüntüler biçiminde gözlerinin önünden geçirirler. Romanları sanki önlerinde yaşanmaktadır ve o resim tam olarak belirdiğinde, romanın yazınsal gerçeklik sorunu da çözülmüş demektir.
Bir yaratıcı fikir: Eco gibi yazarların çıkış noktası. Roman niçin yazılacaktır? Dünyayı değiştirecek bir sorunu çözmek için değil, ama önemli ya da önemsiz, bir fikre dayanır anlatının kaldıracı. Düzen değişikliği de olabilir bu fikir, ‘Gülün Adı’nda olduğu gibi, “bir keşişi zehirleme dürtüsü” de. İkisi de çekici. Sonunda romanın yazılma sürecini ikisi de aynı biçimde mi zorlar? Bir devrimi anlatmakla bir insanın iç dünyasındaki değişimi anlatmak: ilkinin yaratılmasının öbüründen daha zor olduğunu gösterir mi? Kesinlikle hayır, diye verebiliriz yanıtı. Her iki roman da sözcüklerle ve tümcelerle, bir kurguya bağlı yazılırken, yazarın aynı zoru göstermesini bekler ve bu eğer aynı düzeyde iki romandan söz ediyorsak, yaratıcılığın karşılaştığı zorun niteliği değişmez. Sonunda bir devrimi de, bireyin iç dünyasındaki sorunları da aşağı yukarı aynı sayfa sayısında ve aynı sözcük sayısıyla anlatıyorsak, belki ikincisinin daha zor olduğu da söylenebilir.
Özellikle Umberto Eco, Orhan Pamuk ya da İhsan Oktay Anar gibi yazarları, bizim işimize gelen kalıplara sığdırmaya çalışmak, onları edebiyatın okuma tadı veren doğasından uzaklaştırıp, ne, nedir soruları çevresine sıkıştırmaktan hep hoşnut olan akademik düzeylere indirir. Roman söz konusu edildiğinde hep aynısını düşündüm: postmodernizm her ne ise, romancı onun olanaklarını kullanır, ama bu onu postmodern ya da neleri kullanıyorsa onlar yüzünden o yapmaz. Eco da, ‘Gülün Adı’nda “metinlerarası ironi” ile “üst-anlatı” tekniklerini uyguladığının başından beri farkında olduğunu belirtiyor. Bu seçimlerin sınırı olabilir mi? Yaratıcı yazar, Don Quijote’den Eco’ya, neredeyse beş yüz yıldan beri uygulanmış bütün yazınsal tekniklerin mirasçısı olarak, yazdığı metnin gereklerini karşılama yükümlülüğünü yerine getirir ve bu onu herhangi bir şey değil, yalnızca kendisi yapar. 

Anlam üreten bir düzenek
Yazınsal metinlerin yazarlarca okunmasıyla okurlarca okunması arasında belirgin bir ayrım da çıkıyor ortaya. Edebiyat dünyası içinde ilkelere, biçimlere, kalıplara uygun okunma, yazınsal metnin anlaşılmasından çok konumlandırılmasını sağlıyor da, okurların yaptığı okumalar o metnin nasıl olduğunu daha çok gösteriyor. Eğer yazar okurlarla yapıtı arasına girmezse, bunun daha çok böyle olduğu da söylenebilir.
“Metin, okurlarından kendi işinin bir kısmını üstlenmelerini isteyen tembel bir makinedir, yani yorum sağlamak üzere tasarlanmış bir araçtır,” diyor Eco. Dolayısıyla ne yazarın yazdığı metni açıklaması gerekir, ne de okurların okudukları metinle ilgili yazarın açıklama yapmasını istemesi. Bu arada hangi okurdan söz ettiğimiz de önemli olur mu? Hem de çok. Çünkü yazınsal metin, dil dediğimiz araçla yaratıcı düşüncenin ortaya çıkardığı sıra dışı bir metindir ve kimi okurların elinde değer kazanırken, kimi okurların elinde düpedüz harcanabilir. O zaman , durduk yerde okuru kutsamak yerine, okurdan çok okuma biçiminden söz etmek daha yerinde olur.
Sıradan okur, metnin gerçeğe uygunluğunu adamakıllı zorlayan, doğal reflekslere sahiptir sanki. Çünkü edebiyat kadar, gerçek olmayıp da gerçek olduğuna inandıran başka bir yaratıcılık ürünü yoktur. Demek yazınsal metnin kendiliğinden kazandığı bir nesnellik var ve bunu önce anlatılan hikâye sağlıyor, hikâye okuru kendisine benzeyen, ama tanımadığı için merak ettiği insanların dünyalarına götürüyor; ama öbürü de dildir ve dil olmasa, gerçeklik duygusunun sağlamlaşması olanaksızlaşır.
Eco gibi, yazmakta olduğu romanın geçtiği mekânları ve zamanları gerçekte oldukları haliyle belleğine, kâğıda ya da elektronik bir aygıta kaydedip sonra yazmaya çalışan yazarların, tam da gerçeği, sözgelimi Zola’nın amaçladığı gibi yazmayı tasarladığını düşünmeyelim. Onların asıl amacı, ne yazacaklarsa, onların, gözlerinin önünde bir resim gibi canlanması, resmin eksik yerlerinin adım adım tamamlanması, böylece yazılırken nitelikli bir betimlemenin önkoşullarının sağlanmasıdır. Yazınsal gerçeklik de böyle kurulur.
Edebiyatın gerçekle ilişkisi konusunda söylenmiş pek çok söz vardır, ama Dumas’nın söylediğini bilmiyordum: “Romancıların bir ayrıcalığı vardır, tarihçilerin karakterlerini öldürecek karakterler yaratırlar. Bunun nedeni, tarihçilerin anlattıkları kişilerin hayalet, romancıların yarattıklarının ise kanlı-canlı insanlar olmasıdır.”
Bunun parlatılmış bir edebiyatçı sözü olduğu düşünülmesin. Tarihçiler, gerçeği anlattıklarını öne sürerken, binlerce yıl önce yaşamış insanları ne kadar gerçekten anlatabilirler? Bana kalırsa, günümüzden uzaklaştıkça gerçekten de uzaklaşarak. Düşünme biçimi gitgide yetkinleşen tarihçinin yazdığı tarih, gerçeğe yaklaşıp çoğunluk tarafından onaylandıkça gerçekten uzaklaşmaya başlar. Oysa edebiyatçı, aynı insanlardan çıkararak yarattığı kurmaca kişilerde, hem gerçeğin işine yarayan ayrıntılarını kullanmış, hem de eksik kalanları kanlı-canlı kişiler yaratmak için kendi ustalığıyla tamamlamış, böylece bizim göremediğimiz gerçekleri göstermiştir bize. Hiç kuşku yok ki tarihçinin altı yüz yıl önce yaşamış Fatih Sultan Mehmet figüründen çok daha sahicisini romancının Fatih Sultan Mehmet imgesi verir bize –tarihçininkinin de ancak bir imge olduğu da düşünülürse...-
Eco, Madam Bovary ya da Anna Karenina’nın yazgısına ağlayan okurun durumunu değerlendiriyor. Gerçekte olmayan kişilerin gerçek olmayan hikâyelerine ağlatan edebiyatın gücünü düşünebiliyor musunuz? Bunu bildiğimizi varsaymayalım, yeniden düşünelim.