scorecardresearch.com

'Ruhların akrabalığı...'

'Ruhların akrabalığı...'
'Onlar Şair Değildiler!' otuz iki şairin, Emel Güz'de bıraktığı, poetik değil ama, artık kabuk bağlamış olan ruhani ve tinsel izi, anlama ve tanımlama yoluyla kavlatma girişimini içeriyor
Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

Nisan’ın beşinci yaşı için... (6 Nisan)

“Şair olmak, genç kızlığa adım atmaya benzer. O dakikadan sonra bütün tehlikelere açıktır, aklınız.”
Emel Güz’ün, ‘Onlar Şair Değildiler!’i, şair olarak kamuoyuna çıkmanın neliğine ilişkin bu etkileyici bilgisel ve sezgisel temelli ifadelerle açılıyor. Kitap , Emel Güz’ün, “şair olmaklığa” adım atma sürecinde, akıntıyı tersine yüzmek gibi kendini tehlikeye açmak deneyimi üzerine irdelemelerden oluşuyor. Bu irdeleme, Sina Akyol, Hüseyin Alemdar, Hayati Baki, V. B. Bayrıl, Mehmet Can Doğan, Müslim Çelik, Tarık Günersel, Ahmet Oktay, Derya Önder, Selim Temo, Sedat Umran, Oya Uysal, Türkan Yeşilyurt gibi, toplamında otuz iki şairin, Güz’de bıraktığı, poetik değil ama, artık kabuk bağlamış olan ruhani ve tinsel izi, anlama ve tanımlama yoluyla kavlatma girişimini içeriyor. Ama bunu, aynı zamanda, söz konusu otuz iki şairin portresini yazarak gerçekleştiriyor. Yazılan bu portrelere, poetik-tinsel portre demek gerekir. Dolayısıyla denilebilir ki, Güz, tinsellikte vücut bulan poetik-dostlar adasını, belki de sonsuza değin terk için, kendi şiirleriyle inşa ettiği sandalla açık denize açılıyor.
Kitap, sadece irdeleme yazılarından oluşmuyor. Güz, ayrıca bu otuz iki şairden, ikişer şiir seçmiş. Seçilenler ise, şairin kendi varlık problemi çizgisinde yer alan şiirlerden oluşuyor. Kitabın arka kapağında, her ne kadar “Emel Güz’ün Seçtikleri” notu yer alsa da, benzeri olan türden bir seçki değil. Her şeyden önce, bu seçki, eleştiri zemininde değil, şairin, şairlik varoluşu zemininde gerçekleştiriliyor. Yatay anlamda değil ama dikey anlamda, seçtiği veya ait olduğu şairiyle ruhsal akrabalık kurduran şiirler doğrultusunda, kendi tematik kuşağını inşa etmiş Güz. Şairin kendi varoluşunun tinselliğini, şiirin tinselliğine dâhil etme girişimi diyeceğim buna. Başka bir deyişle, şairin dünyevi varoluşunu, gerek şairin kendisinin ve gerekse şiirinin tinselliğine yabancılaşmasına sürükleyecek ‘ihmal’ ve ‘ihtiyatsızlıkların’ önüne geçme girişimi. Bu problemin, Emel Güz’ün temel poetik ve ontik (varlıksal) problemlerinden biri olarak ortaya çıktığını ileri sürebiliriz. ‘Onlar Şair Değildiler!’in önsözünde yer alan “Tezkireciye Özendim Mananın Resmini Çizdim” başlıklı denemesinin bir yerinde şöyle söylüyor, Güz: “Şiirini okudum. Tanıştım şairle. Bıraktım şiirini okumayı! Şairi tanıdım. Bıraktım şiirine inanmayı!” Ayrıca Güz’ün, ‘Ruhum Gövdemde Değil’ (2010) adlı ikinci kitabının, bu kitabı oluşturan şiirler ile, bu şiirlerin yazıldığı günlerin günlüğünün iç içe geçirilerek kurulduğunu unutmamız gerekir. 

Enver Ercan’a nazire
Bu problem, bir şairin, neden poetik ve ontik problemlerinden biri olsun ki, diye sorulabilir. Dahası denilebilir ki, şairin nasıl varolduğu sorunu, şiirin iç sorunu mudur ki? Şöyle söyleyeyim: Emel Güz’de, dünyanın samimiyetinin sorgulanması, şairin samimiyetinin sorgulanmasına dönüşmüş durumda. Şiirde ortaya çıkmadan önce, sinemada Ömer Kavur yapmıştı bunu.
Emel Güz’ün, ‘Onlar Şair Değildiler!’i, adı itibariyle Enver Ercan’ın, ‘Şair Çünkü Onlar’ına bir nazire... Ama kitap adının bir hesaplaşma içeren göndergesi ve naziresi, ‘Şair Çünkü Onlar’ın içindeki şairlere yönelik değil, tam tersine günümüz şiir ortamının ‘şair’ algısına yönelik. Önsözde yer alan denemesinin bir başka yerinde, kriterini şöyle betimliyor Güz: “...eğer şairin derdi gerçek bir dert değilse, edebiyat dünyasında bir saygınlığı yoksa, tavrı, ideolojisi net değilse, egosunun kurbanı yazılar yazıyor ve durmadan kendinin reklamını yapıyorsa, saçma ve derinliksiz bir biçimde her yerde, her ortamda, herkesi sevdiğini söylüyorsa, konumunun gerçekliği ile kendi gerçekliğini birbirine karıştırıyorsa, …benim için şair değildir.” Bir başka yerde ise şöyle söylüyor: “Kibri şiirinin önüne geçmiş ve kendini tanrı ilan etmiş şairleri (…), yaşadığı dönemin iktidarları fikir değiştirdikçe, fikir değiştiren şairleri hiç sevmedim. Yazdıkları şiirlerle, başka şairleri yaşatmaya hizmet eden kapıkullarını da.” Sert ama net. Dün olduğu gibi bugün de, her zaman ihtiyaç vardır bu kritere. . Şair olmaklık, başlangıçta bu kriterle çıkar ortaya. 

İnsanın varlıksal durumu
Metafiziğin yer değiştirmesi dediğim bağlamda yer alan şairlerden biri, Emel Güz. Metafiziğin yer değiştirmesi derken işaret ettiğim fenomen, solda tinsellik artışı ile İslami sağda dünyevilik artışının birbirine ters orantılılık içinde, yer değiştirerek ortaya çıkması durumudur. Burada özellikle dikkat çekici olan ise, bu durumun, erkek şairlerden çok kadın şairlerin yazdığı şiirde ortaya çıkıyor oluşu. Tinsellik artışının ortaya çıktığı şairlerden biri üzerinde, Elif Sofya üzerinde daha önce durmuştur. Güz, bir diğeri. Dünyevilik artışının göründüğü şairlerden de söz etmek gerekir ise, Hayriye Ünal, Melek Arslanbenzer, Zeynep Arkan, anılabilir.
Burada sözünü ettiğim metafizik, “öte varlık” diye kavramlaştırılan, dünyaya aşkın olana işaret etmekle ıralı teolojik bir metafizik değil, tam tersine, insanın varlıksal durumunun dünyaya yabancılaşmasına işaret eden antropolojik bir metafizik. Dolayısıyla dünyada ve toplum içinde varolmanın, insanın varoluşuna aşkın kaldığı, bu aşkın oluştan dolayı kişinin kendisini gerçekleştiremeyiş, Güz’ün şiirlerinde konuşan anlatı-benin temel problemini oluşturuyor. “Deli Raporu”, “Depresyon” gibi psikiyatriye işaret eden şiir adlarını hesaba kattığımızda, Güz, ‘dünyanın samimiyetinin’ sorgulanması dediğim bu durumu, ontolojik bir sorun olarak değil, tarihsel durum olarak dile getirmektedir. Bir başka ayırıcı özellik ise, bu şiirin, şiirde konuşan anlatıcı benin, her an bir kahkaha atacağı hissiyle konuşmasında ortaya çıkmakta.
Kadın şairler bağlamını göz önünde tutarsak, soldaki tinsellik artışı, aslında moment olarak, Nilgün Marmara’yla başlıyor. Bu tinselliği, dışsal dünyadan içeriye, içsel olana doğru çekilmek, içselliğin tinselliğini varoluş yuvası edinmek biçiminde tanımlamak mümkün. İçsel olanda bir kalp, bir kalplilik, bir hissiyat söz konusu. Ama Emel Güz’e gelindiğinde, yani 80’lerden 2000’lere gelindiğinde, artık bedenin içinde kalp de kalmamıştır, içselliğe ilişkin algı, ruh bedende değil olduğuna ilişkindir. “İki Dize Önce Ben Böyle Değildim” adlı şiirinin açılışı şöyle: “duygularım kayboldu mekanik sesim ondan/ gıcırdayan kollarım herkesi sarar/ her şeyin ruhu vardır palavrasından/ ne çok ruhsuz şiir çıktı yanıldım/ bataklığımdan kendime ses mekanik”
Dünyanın samimiyetinin sorgulanmasının şairin samimiyetinin sorgulanmasına kadar götürülmesinin nedeni de bence burada gizli. Şairde içsellik kalmış mıdır? ‘Onlar Şair Değildiler!’in tersinlemesini böyle okumak gerekiyor sanırım.

ONLAR ŞAİR DEĞİLDİLER
Emel Güz
Yazılı Kağıt Yayınevi
2012, 261 sayfa, 12 TL.

http://www.radikal.com.tr/108419310841930

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.