Rüyalar sayesinde ayakta duruyoruz

Rüyalar sayesinde ayakta duruyoruz
Rüyalar sayesinde ayakta duruyoruz

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Yekta Kopan, 'Kediler Güzel Uyanır'da sıkıntıyı, alışkanlığı, günlük hayattan bazı anları anlatıyor. Bunları anlatırken de insan ruhunun karanlıklarından besleniyor. Rüyalar, korkular, endişeler ve takıntılar yardımcısı oluveriyor. Kitap, edebiyatın cenneti yalınlığın kıyısında değil, ortasında geziniyor
Haber: BURCU AKTAŞ - burcu.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

İlk cümleler, zihne kelimelerle çakılan çivilerdir. İlk cümlelerin güzelliğini es geçmeyen bir yazar Yekta Kopan. Yazarın yeni öykü kitabı ‘Kediler Güzel Uyanır’da yer alan kırk bir öykünün de ilk cümlesi kendine has bir tavır ve güzellik içeriyor. ‘Kediler Güzel Uyanır’ Kopan’ın dokuzuncu kitabı. Yazar, edebiyatın eğlendirici yönünün ağır bastığı postmodern zamanlarda tehlikeli ve cesaret gerektiren bir işe girişmiş. Kısa ve çok kısa öykülerden oluşturmuş kitabını. Belli ki bu tehlikeyi dikkate almayıp bildiği yolda koşmuş Yekta Kopan. Okur için ortalıkta kol gezen tehlikeyi de; okura, okuruna güvenerek savmış başından. İyi ki de böyle yapmış. Ortaya, edebiyatın cenneti yalınlığın kıyısında değil, tam ortasında gezinen bir kitap çıkmış. ‘Kediler Güzel Uyanır’ın en önemli maharetlerinden biri bu.
Buluşları olan bir yazardır Yekta Kopan. Bu kitabında yer alan öyküler de Kopan’ın buluşlarından payını alıyor. Yazar, ‘Kediler Güzel Uyanır’da detaylarla buluşları iç içe geçiriyor. Öykülerinde sıkıntıyı, geçmişe özlemi, alışkanlığı, sorgulamayı, günlük hayattan bazı anları anlatıyor. Tüm bunları anlatırken de insan ruhunun ve zihninin karanlıklarından besleniyor. Rüyalar, korkular, endişeler ve takıntılar yardımcısı oluveriyor. 

‘Eşyanın duru tadında’
Yazarın “Müsvedde” adlı öyküsü sözünü ettiğim detayları ve buluşları kusursuzca bir araya getiriyor. Kırtasiye olduğunu anladığımız dükkânda dolmakalem bakan adam ile tezgâhtar arasında geçen öyküye, dükkânda yer alan müsvedde kâdığına karalanmış kadın ismi karakter olarak dahil oluyor! Tezgâhtarın kalemle kurduğu obsesyonlu ilişki, müşterinin obsesyonuyla şahane bir şekilde birleşiyor. “Aniden gözüne montunun çıtçıtlı üst cebi ilişiyor. Açık kalmış. Kapatmaya çalışıyor. Cep kapağına üstten bastırınca, göğüs ucu acıyor.” Hepimizin belki onlarca kez bir kırtasiyede gördüğü müsvedde kâğıtları ve onların üzerindeki isimler Kopan’ın buluşuyla bir öykü malzemesi oluyor. “Eşyanın duru tadında” diyordu Littera Amor’da İlhan Berk. Yazar da kırk bir öyküsünde kimi zaman nesnelerle, kimi zaman anlatımıyla, kimi zaman karakterleriyle “eşyanın duru tadı”nı yakalıyor.
“Our Bazaar!” kitabın dikkat çeken bir diğer öyküsü. Daha ilk cümlesiyle okuru içine çekiyor: “Kadının dükkâna girmesiyle Ahmet’in bildiği dünya değişti.” Halı satan adamın hikâyesi keskin bir sonla bitiyor. Kopan’ın edebiyatını takip edenler onun “baba”ya olan düşkünlüğünü bilirler. “Our Bazaar!” da sonunda “baba”ya dönülen öykülerden biri. Tadında bir mizah ve ironi barındıran öyküler de var ‘Kediler Güzel Uyanır’da. “Evlilik Cüzdanı” onlardan biri. Evlilik cüzdanı yanında olmayan bir çiftin otele kayıt yaptırma çabası bir öykü şölenine dönüşüyor.
“Ünlem ve Mat” kitap ve okur arasındaki ilişkiye değinen bir öykü. Kopan’ın metinlerinden iyi bir okur olduğunu kolaylıkla anlarız. Yazar bunu bizim gözümüze asla sokmaz ama Kopan’ın yaptığı bağlantılarla okur bunu anlar. “Yazarın kurduğu dünyadan daha parlak bir dünya oluşmuyor kafamda,” dedirtiyor karakterine Yekta Kopan. Bana öyle geliyor ki ‘Kediler Güzel Uyanır’da çok sayıda okura bu cümleyi kurdurtabilecek bir kitap.
Kitabın “Yağmur” ve “Pazar Günü” öykülerine özellikle dikkat edilmeli. Yazarın “Yağmur”daki anlatımı okuru bir öykü karakterine dönüştürüyor. “Yüzünle ayna arasındaki boşluğa sıkışıyor ruhun,” derken bir bakıyorsunuz ki Kopan’ın tam da dediği yere sıkışıvermiş ruhunuz. Okumaya devam ettikçe okur üzerindeki etki artıyor: “Korktun. Çay bardağında dönen kaşığın sesi büyüdü içinde. (...) Ensenle ayna arasındaki boşluğa sıkıştı çocukluğun.” “Pazar Günü” öyküsünü mutlaka ve mutlaka okumak lazım. Pazar günü sıkıntısı daha iyi nasıl anlatılabilir bilmiyorum.
Yekta Kopan’ın kitabı, okuyanın zihninde hatırlamalar, esinlenmeler silsilesine dönüşüyor. Hani “Kadının dükkâna girmesiyle Ahmet’in bildiği dünya değişti,” diyordu ya Kopan... İşte ben de, kırk bir öyküyü okumakla “Burcu’nun bildiği dünya değişti,” diye bir not düşüyorum.

KEDİLER GÜZEL UYANIR
Yekta Kopan
Can Yayınları
2011
125 sayfa, 9.5 TL.


‘Kahkaha diye bellediğim hüznün ta kendisiymiş meğer’
‘Kediler Güzel Uyanır’da, detaylarla haşır neşir karakterler ile senin buluşların birleşiyor. Bu öykülerinde detayın daha ağırlıklı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Elbette. Aslında başka bir noktadan yola çıkarak cevaplamak isterim sorunu. Resim sanatında çerçeve meselesi her zaman ilgimi çekmiştir. Ressamın boyama alanı çerçevenin içiyle sınırlıdır. Ama öyle resimler vardır ki, kompozisyonuyla, renkleriyle, detaylarıyla biz bakanlara hikâyesinin çerçevenin dışına taşan kısmını düşündürür. Örneğin, Van Gogh’un “Arles’teki Yatak Odası” tablosuna bakıp odadaki sandalyeler, komodinin üstündeki nesneler, duvardaki askıda sallanan havlu üstünden bir yaşamın hikâyesini kurmayan var mıdır? Ben de ‘Kediler Güzel Uyanır’daki öykülerde, yazılanın, sayfalara sığdırılanın dışında kalanlar okurun algısında oluşsun istedim. Her okur kendi öyküsünü yazsın, her algıda farklı bir anlam kazanacak detaylar, nesneler, an’lar, üstünden çok sayıda farklı okumaya ve öyküye ulaşmak istedim. Bütün o detayların, nesnelerin, öykünün içinde nefes alıp verdiği atmosferin birer karakter olmasını ve görünmeyen hikâyelerini okura yazdırmasını amaçladım. Öncelikle de metinlerin ilk okuru olan bana… 

Minimali yakalayan bir kitap olmuş ‘Kediler Güzel Uyanır’. Edebiyatta minimale doğru yol alış ustalık devri sinyali gibi geldi bana...
Yazarken bir paye beklemiyorum açıkçası. Ama mutlaka bir şey denecekse, sadece yazarken değil, hayatımda da sevdiğim ruh hali, sürekli öğrenci olma halidir. Minimal bir anlatının kurulması, dilini bulması daha zorlu bir süreç gerektiriyor, kabul ediyorum. Bu kitabın yazılması sürecinde, çok sayıda öykü, dilediğimce “yalınlaşamadıkları” için çöpe gitti. Kimi zaman da bir kelimeyi bulabilmek için günlerce dört döndüm. 

Metinlerinde okuru koluna takıp onunla birlikte oyun oynamayı sevdiğini biliyorum. ‘Matruşka’ adlı öykünde bu oyun durumu biçimsel olarak da var…
Öncelikle şu “okuru koluna takıp, birlikte oyun oynama” benzetmesi için teşekkür edeyim Burcu. Kitapların sayfaları, çocukluğumdan beri kendimi mutlu hissettiğim tek oyun bahçesi. Yazdıklarımı okuyanlardan başka oyun arkadaşım da yok. İlk kitabımdan bu yana o oyunbaz ruh halim beni hiç yalnız bırakmadı. ‘Karbon Kopya’ adlı kitabımda bu oyunbaz ruh yüksek sesle konuşuyordu. Bu kez daha fısıltılı olmasını istedim. “Matruşka” ve benzer metinlere gelince, dünya edebiyatında nice mahir örneğini gördüğümüz biçimsel denemelerin, bir okur olarak bendeki izdüşümleri olduğunu söyleyebilirim. Aklıma gelmişken sorayım; sen de bir kitap kurdusun, yazmaktan ve okumaktan daha eğlenceli bir şey biliyor musun? 

Gerçekten bilmiyorum. Oyundan şuraya geleyim. Bu kitapta seni besleyen şeyler var. “Korkak ruh iflah olmuyor”, “Rüyalar, gün boyu sakatlanan zihinlerimizin koltuk değnekleri” diyorsun. Ve rüyalar sayesinde ayakta duranlardan bahsediyorsun. Rüyanın ve korkunun seni besleyen yanı nedir?
İnsanın rüyalarıyla yüzleşmesinde hep korkutucu bir yan olduğunu düşünürüm. İster psikolojik çözümleme yapalım ister geleneksel rüya tabirleriyle açıklamaya kalkalım, her rüya yorumunda, ruhumuzun karanlık ve belki de duymak istemediğimiz bir yönüyle yüzleşiriz. Üstelik bu yüzleşmeye neden olan kendi zihnimizdir. Rüyalar hem gün boyu sakatlanan zihinlerimizin koltuk değnekleridir, hem de bütün korkularımızın bir arada yaşadığı karanlık bir evdir. Ben yazarken, o evin koridorlarında dolaşmayı seviyorum. Rüyalar ve korkularla yüzleşen anlatının, yazarı çıplak bırakan, samimi bir anlatı olduğunu düşünürüm. Hayat denilen karmaşayla başa çıkmanın bir yolu bu benim için. Kitaptaki ‘Beş Duyu’ öyküsünün giriş cümlesini kendime de söylüyorum bu noktada: “Çoğu insandan farkın yok; sen de rüyalar sayesinde ayakta duruyorsun.” 

Yine senin cümlelerinden gideyim. “İnsan en kolay kendinden utanıyor. O yüzden sevmem aynaları,” diyor bir karakterin. Böyle bir hesaplaşmayı yapabiliyor. Bu bana şunu düşündürdü. Metro kullanırken en çok dikkatimi şu çeker: Trene giden koridorlarda yürürken, duvardaki aynalara büyüğünden küçüğüne, gencinden yaşlısına çoğu insan bakar. Etraftan çok kendilerine bakarlar. Bence bu modern hayatın getirdiği bir şey… Hesaplaşmamakla, umursamazlıkla, kendini önemsemekle, bir tek kendinle ilgilenmekle alakalı. En çok da kendinden utanmamakla alakalı. Son zamanları da göz önünde bulundurursak, insanların kendinden utanmaktan imtina ettiği bir dünyada hesaplaşmaya açık, utanmaya açık metinler yazmak, karakterler yaratmak benim ilgimi çok çekiyor.
Anlayabilmek için yazıyorum ben. Anladıklarımı anlatabilmek için de kitaplaştırıyorum yazdıklarımı. Anlayabilmek dediğim o fena halde sivri uçlu ve keskin bıçağı ruhuma saplamaktan, kendimle hesaplaşmaktan bir an çekinmeyerek. Giderek o hesaplaşmayı, kendimden taşırıp ayna tuttuğum karakterlere, nesnelere ve sonunda bir bütün dünyaya göstermekten bir an vazgeçmeyerek. Edebiyat, bitmek bilmez bir hesaplaşma. Kurallarını okurla yazarın birlikte koyduğu bir oyunun içinde, kendi bildiğim dünyanın sesiyle yazarak hesaplaşıyorum ben de. O dünyanın en çok yüzleşmesi gereken duygulardan biri değil mi utanç? 

Yekta Kopan’ın yazın hayatının başında çocukluğa dair anlar, “baba”lar dönüp duracak değil mi? Oralardan bize bir şeyler getirmeye devam edeceksin…
Seninle bir sırrımı paylaşabilir miyim? 

Sevinirim…
Ben aslında çoğu zaman, neşeli, ruh ferahlatıcı bir şeyler yazmak için oturuyorum defterimin başına. Senin deyişinle başımda kahkahası bol kuşlar uçsun istiyorum. Hatta kimi zaman metin bitene kadar da neşeli, giderek komik bir şeyler yazdığıma inanıyorum. Sonra metnin ilk taslağı bitip de okuduğum anda anlıyorum ki, kahkaha diye bellediğim hüznün ta kendisiymiş meğer. Uzun süredir üstünde çalıştığım bir dosya var elimde, şimdi düşündüm de, onda da sözünü ettiğin “kuş”lar uçuyor başımda. Eh kuş bu, dilediğince kanat çırpar, uçma diyemezsin ki…