Saçma ama yaşıyoruz!

Saçma ama yaşıyoruz!
Saçma ama yaşıyoruz!
Albert Camus'nün 'imzası' haline gelen 'Yabancı', hayatın saçmalığının içinde eriyip gitmek istemeyen, bu nedenle de kendini 'oyun'un dışında tutan bir karakterin 'boşluk' arayışının resmidir. Zeki Demirkubuz ise romandan yola çıkarak serbest bir uyarlamaya girişir, bir noktadan sonra uyarlamanın dışına taşıp 'kendi hikâyesi' haline getirir
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Her şeyin ve herkesin ‘saçma’ olduğu fikrine sıkı sıkıya tutunan Albert Camus’nün ‘varoluşçuluğu’, insanın bu ‘saçmalık’ içinde neden var olduğunu sorgulaması üzerinde yapılanır. Bu sorgulama da nihayetinde bir ‘duruş’a evrilir, ama bu duruşun ‘boşvermişçi’ bir bakışın izdüşümü olduğu da açıktır. Sartre’ın ‘bulantı’sından farklı biçimde ‘iyimser’ bir varoluşçuluk öğretisi hâkimdir Camus’de. Onun için hayat yaşanmaya değer değildir ama yaşanmalıdır, ‘farklı’ bir form içine sokularak da olsa...
Albert Camus’nün ilk ve ‘imzası’ haline gelen romanı ‘Yabancı’, yazarın varoluşçu felsefesini en ‘doğrudan’ yansıtan metnidir, makalelerini bir kenara bırakırsak. Camus, burada düşünce evrenini tümüyle açıp okurla ‘bütün engellerden arındırılmış’ biçimde bir paylaşıma girer. Dolambaçlı yollara başvurmaz fikrini anlatmak için, ‘hayatın saçmalığı’ üzerinden hareketle ‘saçma’ bir hikâye anlatır. 

Bütün çıplaklığıyla...
Romanın başkahramanı Meursault, hayatın akışına hiçbir şekilde müdahale etmeyen bir karakterdir. Çevresinde olup bitenler ilgilendirmez onu, yaşanan her şey de ‘anlamsız’dır. Annesinin ölümüne tepkisiz kaldığı gibi, içine çekildiği ‘durum’dan kendisini kurtarabilecek hamleler yapmayı gereksiz bulur. İçine çekildiği durum nedir? ‘Sebepsiz’ yere hiçbir meselesinin olmadığı bir adamı öldürür, sonrasında da kendisini idam sehpasına kadar götürebilecek bir süreci tetikler. Kendisini savunmak için çaba harcamaz ama onu savunan avukata da müdahale etmez. ‘İkiyüzlü’ olmadığı için olanı biteni aynen anlatır, ölümüyle sonuçlanabilecek bir ‘hikâye’nin kendisini kurtarabilecek bir kulvara akmasıyla ilgilenmez, ‘üşenir’ biraz da. Tüm bunlar, onun ‘boşvermişçi’ doğasının yansımasıdır, yoksa ölme isteği değildir onu bu yola sokan...
Gelmiş geçmiş en büyük müzik gruplarından The Cure’un ilk ‘single’ına (Killing an Arab) esin kaynaklığı da etmiş olan ‘Yabancı’, hayatın saçmalığının içinde eriyip gitmek istemeyen, bu nedenle de kendini ‘oyun’un dışında tutan bir karakterin ‘boşluk’ arayışının resmidir. Bu arayışın onu yönelttiği noktada, toplumun değer yargıları ve alışkanlıklarının dışına çıkar, bu ‘kendiliğinden’ çıkışsa onun toplum tarafından ‘dışlanması’ gibi görünür. Oysa dışlayan odur, hem de bunun için hiçbir çaba göstermeden. Ve bu yüzden de bir ‘yabancı’dır o, ‘ dünya dışı’ bile diyebiliriz onun için. 

Geçmişe sünger çekenler
Albert Camus, hayata geliş ve gidiş arasındaki ‘zaman’ı yerle bir eder ‘Yabancı’yla. Sadece ‘gözleri kamaştığı’ için birini öldüren kahramanını ‘isteksizce’ de olsa zamanı yönetir bir kıvama getirir, algılanan zamanı tersyüz etmesine izin verir. İnsanın bulunduğu ortama çok çabuk uyum sağlaması ve neticesinde de geçmişe sünger çekmesini, özellikle karakterin hücre günlerinde net biçimde gösterir bize yazar. ‘Durma’ ve olan bitene sadece ‘bakma’ isteği de bu vurgunun yansıması olarak biçimlenir, hayat tüm saçmalığıyla akıp giderken ona ‘durup bakmak’tan başka iş düşmez. ‘Yırtınan’ insanoğlunun beyhude çabaları da bu aşamada tüm anlamsızlığıyla önümüze serilir.
İnsanın içgüdüleriyle kimliklenen ‘plan’dan uzak eylemleri, ‘Yabancı’nın hayata anlam katan tek yanı gibi durur. Karakterin özellikle cinsel arzular konusunda ‘etkin’ bir profil çizdiğini söyleyebiliriz, her fırsatta bu türden bir içgüdünün karşılığını görürüz onda. Yeme içme konusunda da aynı şey söz konusudur, sütlü kahve denince akan sular durur onun için ya da sigara. ‘Temel ihtiyaçlar’dır bunlar belki, ama onu bir sonraki güne taşıyan unsurlardır aynı zamanda. Gerisiyse boş, bomboş, hatta saçmadır!
Camus’nün okuyanı ‘durma’ isteğine yönelten romanını uyarlamaya, önce uluslararası bir proje kapsamında başlayan, sonradan bunu Türkiye içinde halletme yoluna giden Zeki Demirkubuz, ‘Yabancı’nın yerelleştirilmiş versiyonu diyebileceğimiz ‘Yazgı’yla ilgiye değer bir uyarlamanın altına imzasını koymuştu. Yönetmen, kendi sineması içinde öne çıkan temaların başındaki ‘suç ve ceza’ kavramlarını bir de bu açıdan yansıtmayı deniyor burada. İşin özü, kendinden ödün vermeden bir Albert Camus uyarlamasına girişiyor.
Film, belli bir noktaya kadar romana sadık bir yol izliyor. Annenin ölümüyle başlayan hikâyede, karakteri tanıma ve özelliklerini özümseme aşamalarında sapma yaşanmıyor pek. Romandan tanış olduğumuz birçok özellikle aynen yerinde duruyor, karakterin ‘boşvermişçi’ doğasında oynamaya gitmiyor Demirkubuz. Annesinin ölümü ve ardından yaşadıkları, romanda da benzer bir biçimde önümüze konuyordu. Kısacası, yönetmenin en çok ilgilendiği şey, karakterin kişiliği oluyor ve onun dört başı mamur bir şekilde yansıması için elinden geleni yapıyor.
Öte yandan, filmin belli bir noktasından sonra bu bir ‘Yabancı’ uyarlaması olmanın dışına çıkıyor, Demirkubuz’un ‘suç ve ceza’ üzerine kurguladığı bir hikâyeye dönüşüyor. Romanda karakterin öldürme eylemini gerçekleştirdiğini açık seçik okuyoruz, ama filmde bunu kullanmayı tercih etmiyor yönetmen. Cinayeti göstermiyor ve finale kadar bunun ucunu açık bırakıyor, finaldeyse ‘bambaşka’ bir şey yapıyor (filmi izlemeyenler için bunun ne olduğunu söyleyemiyoruz). İş bu noktaya gelince, Camus’nün pek de ilgilenmediği ‘suç ve ceza’ kavramları devreye giriyor. Karakter, “Benim için fark etmez!” cümlesini yinelese de, kişilik özelliklerinden hiçbir şey kaybetmemiş gibi görünse de, kendini kurtarmak için hiçbir hamlede bulunmasa da, romanı unutmak kaçınılmaz oluyor bu aşamadan sonra. Artık bir uyarlama değil, bir Zeki Demirkubuz filmi izliyoruz çünkü.
Radikal’in 13 Kasım 2001 tarihli sayısında yayımlanan eleştirimizden bir alıntıyla bitirelim bu yazımızı, durumu iyi anlatıyor zira: “İlk kez bir uyarlama üzerinde çalışan Demirkubuz, ‘Yazgı’yla insanın varlık nedenini sorguluyor ve çözümsüzlüğün girdabına kapılıp gidiyor. Kahramanının her yaptığı (yapmadığı) hareketin, verdiği (vermediği) her tepkinin etik sonuçlarını didikleyen, insanoğlunun yaşamla olan bağının bıçak sırtında gezinen doğasını irdeleyen ve olaylar karşısında takındığımız tavırların ne kadar da ‘anlamsız’ olduğunu söyleyen yönetmen, hayat denen ‘zaman dilimi’nde uğruna yaşanılacak ve savaşılacak pek de bir şey olmadığını vurguluyor.”
Not: ‘Yazgı’nın Kanal D Home Video etiketiyle çıkan DVD’sini raflarda bulabilirsiniz.

YABANCI
Albert Camus
Çeviren: Vedat Günyol
Can Yayınları
2010 (4. baskı)
119 sayfa
9 TL.