Şairin kendi kazısı

Haber: MESUT VARLIK / Arşivi

Şükrü Erbaş, nev-i şahsına münhasır bir şair olarak edebiyat dünyamızın taşrasında özel bir yere sahip. Hiçbir zaman ‘merkez’den konuşmadı. Belki de o nedenle, şiirlerindeki duyarlılık ve iç(ten)ses, denemelerinde de kendini gösterir. Öyle ki, bazı denemelerinin düpedüz şiir oldukları dahi söylenebilir. Ama bunu hiçbir zaman ‘şairane’ hallerin tuzağına düşmeden, okurunu da bu tuzağa çekmeden yapmayı başardı. Yazdığı şiirleri ve denemeleriyle kendine ait küçük ama sadık bir okur kitlesine sahip olmasının arkasında yatan nedenler arasında sanırım bu özelliğini de sayabiliriz.
Kendi dünya bahçesinde şiirler ekip, şiirler biçen Şükrü Erbaş, şiir ve denemenin haricinde bu kez farklı bir kitap çalışmasıyla selam verdi. ‘Sonsuzun Uçları’, Şükrü Erbaş’ın kendisine yaptığı bir kazı, bu kazının sonucunda ortaya çıkan sözlerden mürekkep bir seçki kitap. Sunu’da yazısında kitabının içeriğini ve mantığını şöyle açıklıyor Erbaş: “Bu kitap, yüzlerce, binlerce kitapta kalmış altını çizdiğim cümlelerden; dinlediğim, söylediğim onca türküde, şarkıda çınlayan seslerden; izlediğim kimi filmlerin görüntülerini sonsuza çeviren sözlerden; dünya halklarının hayat bilgisini akıl almaz bir yalınlıkla bize aktaran atasözleri ve deyimlerden; bir gazete kesiğinde, bir berber aynasında, bir dolmuş camında kalmış ve aceleyle bir kenara not edilmiş şaşkınlıklarımdan, özenle bir araya getirmeye çalıştığım bir toplamdır. Bir çeşit ruh atlasımı, aklımın ve kalbimin hayranlıklarını hatırlama arzusudur. Sözümün sahiplerine sessiz bir saygıdır. Bir yanıyla da haremini ele güne açmaktır. Ben bunlardan oluştum demektir, sevgiyle, cesaretle.”
Şairin kendi ‘hayat bilgisi’nin kaynaklarını açıkyüreklilikle ‘ele güne açıyor’ olması, bulunmaz bir nimettir. Şairin dizeleri birer kapalı kutudur. Hangi bagajın kapağı açılmış da bu dizeler ortaya saçılıvermiş; çoğu zaman bilemeyiz. Akıl yürütmeye çalışırız, tahminlerde bulunuruz. Yahut Attila İlhan’ın yaptığı gibi, şair o şiirin hikâyesini paylaşır bizlerle. Erbaş ise bu kitabıyla şiirlerinin hikâyesini değil, kendi oluşumunun, kendini varetme sürecinin köşetaşlarından bir seçkiyi paylaşıyor okurlarıyla.
Erbaş’ın aklını “yalım yalım tutuşturan nice söz bu toplamın dışında kal”mış ne yazık ki. Keşke hepsini okuyabilseydik. Muhtemelen tamamını toplamaya kalksa, binlerce sayfalık ciltler çıkardı ortaya. Bu seçki, tıpkı Erbaş’ın şiirleri gibi, hikâye anlatmak yerine sezgiye, okura bir ânı, bir duyguyu, bir inceliği duyurmaya odaklanmış. Kitap, Derek Walcott’un Kuruluşlar ve Aykırılıklar şiiriyle açılıyor: “Benim ırkım denizle başladı/ İsimler de yoktu ufuklar da/ … / Bir an durup o ânı aradım/ Bir ufuk çıkıp akıl ikiye bölündüğünde.” Ve yine bir şiirle kapanıyor: Ignazio Buttita’nın Kayıp şiiriyle: “Bir halk/ Yoksul ve tutsaktır/ Dili çalındığı zaman/ Dedelerinden kalan/ Kayıptır artık.” İki şiir arasında ise dünyanın hemen her köşesinden (Avrupa’dan Afrika’ya…), bildiğimiz hemen her disiplinde (filozof, şair, denemeci, bilimadamı, romancı…) kalem süren onlarca isimden sözler, dizeler, alıntılar… Erbaş’ın sesi çıkmaz kitap boyunca. Tek cümle etmez. Çünkü bütün kitap, sanki onun sesiyle konuşuyordur. Goethe, onun ağzından “Yeni şairler, mürekkeplerine çok su katıyorlar” diyordur mesela. Erbaş’ın sesi çıkmıyor dedim ya, Roland Barthes kalkıp “Faşizm, konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir” deyiveriyor. Susup kitaba kendimizi vermeye kalkıştığımızda zenginleşmeyi tadarız. Ama Dostoyevski “İnsanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı artar” deyince de insanın tadı kaçıyor elbette.
Kitabı önce bir çırpıda okuyup bitireceksiniz. Çünkü en uzunu (Kafka’dan) on sekiz satırlık alıntı, aforizma, dize, sözlerden oluşuyor bu kitap. Bittiğinde ise pişman olacaksınız. Yeniden başlamak isteyeceksiniz; olmayacak. Okurken bu kez sizin altını çizdiğiniz sözlere yeniden bakacaksınız; olmayacak.
İlk okuyuşta, kıymetini bilmeden hoyratça tüketiyorsunuz. İkinci okuyuşa kalkıştığınızdaysa, ömrünün son demlerinde bir ihtiyarın çocukluk anılarını hatırlaması gibi, kırdığınız oyuncakları hatırlamaktan kaçarcasına elinizi uzatıp uzatıp çekiyorsunuz kitaptan. İki okuyuş arasına bin yıllık etkiyi sıkıştırabilen çok az kitap var. Bu kitap Şükrü Erbaş’ın kendi kazısından seçkilerse ve kitabın girişinde yazıldığı gibi 1953 doğumlu olduğu doğruysa, bir türlü hesaplayamadım; Şükrü Erbaş şimdi kaç yaşında?

SONSUZUN UÇLARI
Şükrü Erbaş
Kanguru Yayınları
2010
80 sayfa, 8 TL.