Şairlik bir meslektir

Şairlik bir meslektir
Şairlik bir meslektir

Nicanor Parra

Neruda’nın en iyi okuyucularından biri olarak gördüğü Eliot, bir gün Şilili şaire kendi şiirlerini okumak ister. “Okumayın” der Neruda ve kovar Eliot’ı yanından. İskoçyalı şair Frazer da bunun üzeıine, Neruda’ya kızar ve “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorar. Neruda’nın yanıtı ilginçtir: “Okurumu yitirmek istemiyorum. Resim yapabilir, denemeler yazabilir ama şiir yazmasın. Ben okurumu elimde tutmak, kendim için alıkoymak istiyorum” ve şöyle bitirir lafını, “Zira böyle giderse şairler bundan sonra yalnızca öteki şairler için eser yayımlayacak. Her biri kendi şiir dergiciğini çıkarıp ötekilerin cebine koyacak. Böylesi hiç zahmete değmez.” Şairlerin şairler için yazması fikri Neruda’yı heyecanlandırmaz. Oysa şimdi bu noktaya gelmişiz gibi görünüyor, şiir en az okunan edebiyat dallarından birine dönüştü ve okuyanlar da çoğunlukla kendileri şiir yazmaya hevesli kişiler. Bu anlamda 2011’de verilen çeşitli büyük ödüllerin şairlere gitmesi de şiir okuma alışkanlığını canlandırma yönünde önemli bir adım olarak görülebilir. (İşe yarayıp yaramadığı tartışılır olsa da.) İsveçli şair Tranströmer’in Nobel’i kazanması bunun örneklerinden. İkinci bir örnekse 1 Aralık’ta verilen Cervantes Ödülü. Komite, 125 000 avro para ödülüyle gelen Cervantes Ödülünü bir şaire, 97 yaşındaki Şilili şair Nicanor Parra’ya verdi. Güney Amerikalı şairlerin tercih ettikleri süslü dili bir tarafa bırakıp sokak ağzını ve gündelik hayatta kullanılan dili şiire sokmasıyla “karşı şiirin” önemli isimlerinden biri haline gelen Parra aynı zamanda “halka yukardan bakan” şairleri, sokağı yaşamaya davet etmesiyle tanınıyor. Manifiesto şiirinde yeni şairlerin, yeni bir şiirin geldiği haberini şöyle veriyor örneğin (eminim daha iyi çevirenler çıkacaktır ama şimdilik benim kelimelerimle idare etmeniz gerekecek): “Bayanlar ve baylar/son sözümüz budur/ve ilk sözümüz: Şairler Olimpos’tan indiler.” Ödüllerin şairlere verilmesinin şiire biraz olsun nefes aldırıp aldırmadığını hep birlikte göreceğiz.

Herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetin hikayesi
‘Kırmızı Pazartesi’ kitabı nedeniyle Gabriel Garcia Marquez’e dava açıldığını biliyor muydunuz? The Guardian’ın haberine göre 1994 yılında Miguel Reyes Palencia, romanın bir gazete haberinden esinlenilerek yazıldığını ve anlatılanın kendi hayatı olduğunu iddia ederek telif gelirinin yüzde ellisini istiyor. Dava dile kolay 17 yıl sürüyor ve en nihayetinde geçen hafta bir sonuca ulaştırılıyor. Karar yazardan yana. Buna göre Palencia kitap üzerinde herhangi bir hak iddia edemeyecek. Bizzat Marquez, romanı yazarken Palencia’nın ve ailesinin hikayesinden esinlendiğini söylemişken bunun nasıl olduğunu sorabilirsiniz. Kolombiya Yüksek Mahkemesi’nin açıklaması şu: “Yüzlerce sanat eserinin özünde sanatçının bakış açısıyla sunulmuş gerçek olaylar yer almaktadır. Bu, bahsi geçen kişilerin sanatçının yarattığı eser üzerinde hak iddia edebilecekleri anlamına gelmez. Palencia olanları asla Marquez gibi anlatamaz, böyle bir edebi dil kullanamazdı. Karşımızdaki orijinal bir eserdir.” Marquez’in avukatıysa şu açıklamayı yapmış: “Bir resim için poz veren kadın , o resim üstünde hak iddia edebilir mi? Bu karar, davanın özünü oluşturan tartışmaya açıklık getirmesi açısından da önemlidir.”