Salinger'ın mektup aşkından roman

Salinger'ın mektup aşkından roman
Salinger'ın mektup aşkından roman
Edebiyat dünyası Joyce Maynard'ı yıllar önce J.D. Salinger'ın hayatına giren kadın olarak tanıdı. Salinger'la mektup üzerinden başlayan arkadaşlığı aşka dönüşen Maynard, yeni kitabı 'Çilek Kızlar'da, gazete haberlerinden kendi hayatının derinliklerine uzanan bir romana imza atmış
Haber: YILDIZ KALE / Arşivi

Bazen yaşadıkları tamamen yanlışmış gibi gelir insana. Başka bir yerde başka şekillerde büyümüş biri olması gerektiğini düşünecek kadar yanlış. Hani ailesine bile yabancılaşır insan; yaşadığı eve, yattığı yatağa, her gün kahve içtiği bardağa… Çoğu zaman kötü bir rüyanın etkisidir bu. Belki yaşadıklarından memnun olmayan depresif bir hissiyatın ürünüdür ya da yalnızca talihsizliklerin üst üste gelmesidir. Peki ya hisleriniz gerçekse? Ya gerçekten yaşadığınız dünya baştan beri sizinki değilse? Daha önce kendi hayatından kesitlerle zenginleştirdiği hikâyelerden yola çıkan Joyce Maynard bu sefer de zamanında gazetelerin manşetlerine taşıdığı hayat öykülerini alıp ‘Çilek Kızlar’ın satırlarında yoğurmuş. Aynı gün dünyaya gelmiş Ruth ve Dana’nın gözünden, hayatlarının farklı olmasının ‘nedenleri’ üzerine bir arayış hikâyesi bu...
Ruth ve Dana aynı gün aynı hastanenin farklı odalarında bir iki saat arayla dünyaya gelmiş, Ruth’un annesinin tabiriyle ‘doğum günü kardeşleri’. Onlar ayla güneş kadar birbirinden farklı iki ailenin Dickerson ve Planklar’ın kızları. Planklar kuşaklar boyu çiftçilik yapmış özellikle de çilekleriyle meşhurken, Dickersonlar daha çok göçebe hayatı yaşamaktan ve hâlâ keşfedecek şeylerin varlığından keyif duyan; küçük bir kasabaya göre bohem bir ailedir. İşte hikâye de burada başlıyor zaten. Zira ne resme düşkün Ruth’un soyadının Plank, ne de çiftçilikten hoşlanan Dana’nın soyadının Dickerson olmasıyla… Çift taraflı arayışla başlayan bir hikâye onların ki. 

Karışan yaşanmalar
Her ailenin sırları vardır. Hani ‘kol kırılır yen içinde kalır’daki gibi… Hiç yaşadığınız aile çemberinin bir adım dışına çıkıp oradan baktığınız olmadı mı? Nelerin yaşandığı, nelere göğüs gerildiği, dışarıdan dünyanın en mutlu ailesiymiş gibi gözükürken dört duvar arasında ne travmaların yaşandığını daha iyi görmediniz mi? Bu hikâyedeki durum bunun biraz daha ötesinde. Çünkü her iki ailenin de sırrı ortak: Kızlarının arayışının boşuna olmadığını bilmek. Zira soyadlarının aksine Ruth bir Plank, Dana ise bir Dickerson’dır. Doğum günü kızları henüz beşiklerindeyken karışmış, ailelerde sessizce kabullendikleri bu gerçekle yaşamlarına devam etmiştir. Kitabın sonunu baştan söylediğim hissiyatına kapıldıysanız yanılıyorsunuz. Zira bu Joyce Maynard’ın tercihi. Maynard bütün olayları ipuçlarıyla çevirip sonunda büyük bir bomba şeklinde patlatmıyor, Dana ve Ruth’un tüm hayatları boyunca kafalarının bir köşesinde onların içini kemiren gerçekleri baştan veriyor elinize. Ve siz sayfalar boyunca iki kadının şüpheli hayatlarıyla başa çıkmaya çalışıyorsunuz.
Ve tabii aileleriyle… Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde sıkça rastlanan ve dünyanın da en çok ilgisini çeken konulardan biri değil mi bu? Özellikle küçük yerlerde yaşanan ve bu yüzden de hayatı boyunca gerçek ailesine yakın olup farkında olmadan belki de onları uzakta izleyerek büyüyen insanların hikâyeleriyle dolu hayat. Tabii bir de bu gerçekle yaşamaya çalışanlar var. Connie Plank örneğin. Ruth’un hayatı boyunca anne sıcaklığı bulamadığı ve neredeyse Dana’nın hayatıyla daha çok ilgilenen kadın . Sırrını saklarken bir yandan Ruth’un hayatı boyunca pişman olacağı hatalar yapmaması için yanında durmaya çalışan. Her ne kadar ailelerinin duygularını hissetseniz de Maynard öyküyü Dana ve Ruth’un ağzından anlatıyor yalnızca. Bu yüzden siz de okurken ancak onların gözünden görebiliyorsunuz etrafta dönenleri…
Kısa boyu ve ailesinin genel görünümünün aksine oldukça erkeksi olan Dana çocukluğunda keşfediyor erkeklerden hoşlanmadığını. Annesinin getirdiği süslü bebekler yerine Ruth’un babası Edwin’le zaman geçirip toprakla haşır neşir olmaktan hoşlandığını keşfetmesi de uzun sürmüyor. Ruth’sa her Pazar kiliseye giden ve İncil’i ezbere bilen annesinin aksine evden kaçıp Woodstuck’a gidecek ve pornografik çizimler yapacak kadar asi. Her ikisi de bir kadının yaşamına fazla gelecek ne varsa yaşıyor hayatlarında. Başa çıkmaya çalıştıkları ayakta durmaktaki ısrarcılıkları belki de tek ortak noktaları. Dana lezbiyen sevgilisiyle topluma inat sağlam durmaya ve yalnızca istediği hayatı yaşamaya çalışırken, Ruth ilk aşkının etkilerini hayatı boyunca üzerinden atamayacağını anlamış kendine ve hayatına odaklanmayı seçer… 

Aşk dokuz ay sürdü
Joyce Maynard belki kendi hayatının travmalarından da yola çıkarak bir kadının hayatı boyunca peşini bırakmayacak tüm duyguları serpmiş satırlara. Zira edebiyat dünyası onu yıllar öncesinde yaşanmış bir aşk hikâyesiyle tanıyor aslında. Dünyanın en gizemli yazarlarından J.D. Salinger’ın hayatına giren kadın olarak. Salinger’la mektup üzerinden başlayan arkadaşlığı kısa zamanda aşka dönüşünce Maynard’ın okulunu terk edip onun yanına taşınır. Bu büyük değişikliğin dokuz ay sonrasında her şey biter ve Maynard aşkı için hiç düşünmeden sildiği hayatına geri dönmek zorunda kalır. Kısa süren maceranın hem detayları hem de etkileri Salinger’ın bir zamanlar övgüyle bahsettiği Maynard’ın kaleminden dökülecektir. Belki de bu yüzden yazar, kızların çocukluğundan aldığı hikâyeyi kendi yaşına da yakın olan altmışlarına kadar devam ettiriyor.

ÇİLEK KIZLAR
Joyce Maynard
Çeviren: Kıvanç Güney
April Yayıncılık
2011, 336 sayfa, 20 TL.