Sanatın sanat olmaktan çıkması

Sanatın sanat olmaktan çıkması
Sanatın sanat olmaktan çıkması

Jean Baudrillard

Baudrillard, kışkırtıcı 'Sanat Komplosu'nda, sinemanın son zamanlarda kendi sanatsal niteliğini terk ettiğini gösteren örnekler üstünde duruyor
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Günümüz sanatının starlar olmadan ayakta kalabileceği söylenebilir elbette, ama bu düşünce bile onun iki ayrı dünyaya bölündüğünü yeterince gösteriyor. Açık sanat ile kendi doğasına dönük sanat. Sanatın toplumsal hayatın bütün alanlarında varolduğunu ve kendiliğinden sanata dönüşebilme gizilgücüne baştan sahip bir yaşantısı olduğunu düşünmek, onun özgünlüğünün artık kalmadığını belirtir. Çağdaş sanat ürünlerinin herkesin yapabileceği biçimler aldığı savunuluyor. Kasimir Malevitch’in Kara Kare yapıtını kendisinin de bir çırpıda yapabileceğini öne sürmek için resim eğitimine gerek duymayan insanlarla dolu çevremiz. Gelgelelim, günümüzde sanatın orta malı bir üretim gibi alınmasından tedirgin
olanlar da var.
Jean Baudrillard’ın Sanat Komplosu’na ilişkin değerlendirmesinde, “Günümüzde sanat,” diyor Sylvére Lotringer, “tıpkı herhangi bir ticari işletme gibi, kariyer fırsatları, kârlı yatırımlar ve yüceltilen tüketim nesneleri sunuyor. Sanatla alakası olmayan her şey sanata dönüşüyor.”
Sanıyorum, bizim ülkemiz gibi, kendi kültürünü hâlâ eskitmemiş, geçmişine daha bağlı, kültürü ticari olana daha yenilmemiş, sanatın speküle edilmeden piyasaya eklenmekte güçlük çektiği, sanat yapıtının kullanım değerinin hemen yükseltilemediği yerde, sanatla ilgisi olmayan şeylerin sanata dönüşmesi de kolay olmuyor. Öte yandan, sanatın ayrıcalığını eskisi gibi koruduğu da söylenemez. Sanatı toplumsallaştırmak ve herkesçe paylaşılabilir, anlaşılabilir bunun sonunda elbette üretilebilir kılmak için gösterilen çaba, sonunda edebiyatın popüler kültür ürününe dönüştürülmesi için de epeyce adım atılmasına neden oldu. Yalnızca ticari düşünen yatırımcı olarak yayıncı; yazdıklarıyla geçinmek için piyasaya eklemlenmeyi amaçlayan yaratıcı olarak yazar, bu duruma hızlı uyum gösteriyor.

Sanatın aşağıya indirilmesi
Yazarın sokaktaki insanlarca okunup anlaşılmayı daha baştan amaçlaması kulağa nasıl geliyor? Bunu bugün söylemek, geleneksel halkçılıktan başka bir anlayışı gösterir elbette. Edebiyatı, başka bir şeye indirgemeye gerek kalmadan, toplumun en altındaki kesimlerin düzeyine indirmek, yazınsal niteliğin yok olması anlamına gelir. Dahası, bu yol sonunda edebiyatı tüketim nesnesine, bir metaya dönüştürür ki, kaçınılmazdır bu. Değeri düşürdükçe çoğunluğun aklına sokabilirsiniz, ama giderek ayağa düşen değer, edebiyatın ya da sanatın bozulmasına da yol açar.
Öte yandan, benzerlerini öteki sanatçılarda görmenin olumsuz etkilerini yaşadığı kuşkusuz olan yazar, yazdıklarının daha çok kişinin ilgisini uyandırmanın yollarının türlü çeşitli marifetler göstermekten geçtiğini düşünmektedir. Jean Baudrillard, o kışkırtıcı Sanat Komplosu’nda, sinemanın son zamanlarda kendi sanatsal niteliğini terk ettiğini gösteren örnekler üstünde durur:
“Teknoloji geliştikçe, sinematografik etki kusursuzlaştıkça, yanılsama da çekip gitmiştir. Günümüz sineması ne ima tanır ne de yanılsama: Her şeyi hiperteknik, hiperetkili, hipergörünür bir düzeyde birbirine bağlar. Bu filmlerde en ufak bir boşluğa, aralığa, eksiltiye, sessizliğe yer yoktur tıpkı, sinemanın kendine özgü imgesel niteliklerini yitirerek her geçen gün daha çok benzediği televizyon gibi.”
Tıpkı soyutlamayı, dolayısıyla yazınsal dilin dolaylı anlam üreten olanaklarını terk etmeye yatkın edebiyat gibi. Bunun yerine, okurun ve edebiyat kamuoyunun ortalama değerlerinde yücelik kazanmış dünyaları, belki bu arada geçmiş içinden çıkıp söylenceye dönüşmüş tarihsel ya da dinsel ikonları kullanmayı seçen, bunları süsledikçe pornografik nesnelere dönüştüren roman, bu arada cinselliği ayartıcı bir gerçeklik olarak kullanmayı da unutmaz. Artık hayal ve soyutlama halının altına süpürülmeye başlanmıştır.
“Oysa bir imge,” diyor Baudrillard, “tamı tamına, dünyanın iki boyutta soyutlanmasıdır; gerçek dünyadaki boyutlardan birini saf dışı ederek yanılsamanın gücünün devreye sokulmasıdır.”
Bu olmadan, demek gerçekliğin imgesine ulaşmadan, o gerçekliğin sanat olarak yeniden üretilmesi de olanaksızlaşır. Bunu düşünmemek olası mı? Baudrillard’ın, çağdaş sanat’ı, sanatın yok oluş sürecinin bir aşaması gibi alışının temel nedeni bu: sanatın kendini ortaya koyması gitgide güçleşiyor, çünkü sanat artık anlaşılmayı değil, gerçek hayata koşullanmış duyargalarla alımlanmayı ve ardında iz bırakmadan dolaşıma girmeyi istiyor.
Kimi yazarlar kendilerini aldatıyor elbette: romanı gerçekliğin yaratıcı bir imgesi, yazınsal bir anlamı olarak tasarlamaktan once, onun dolaşımdaki yerini, yani okur karşısındaki konumunu belirliyorlar ki, edebiyat düzeyinde buna okunmayı değil, görülmeyi istiyorlar denebilir. Piyasa elbette kötüdür, çok okunmayı isteyen yazarın yazdıklarını kullanır. Aslında okurun beklentisini göz önünde tuttuğunu hangi yazar kabul eder, ne yazacağına dışındaki etkenlere bakarak karar verirken bile.
Baudrillard, aslında yaratıcılığını çeşitli bakış açılarına yerleştirerek olumladığı Andy Warhol’un, 1960’larda Campbell Çorbaları’nı boyadığında, soyutlama ve yaratıcılık açısından modern sanat içinde parlak bir başarıya ulaştığını belirtir. “Gelgelelim, 1986 yılında boyadığı çorba konserveleri, parlak bir başarı değil, sadece simülasyon basmakalıbıydı. 1965’te, özgünlük kavramına özgün bir yolla saldırıyordu. 1986’daysa, özgün olmayanı özgün olmayan bir yolla yeniden üretti.”
Bizde üretilen resimdeki simülasyon ve öykünmenin payını ölçemem, ama edebiyatımızda önceden yazılmış olanı yeniden üretmeye yatkınlığın pek çok metni özgünlükten uzaklaştırdığı belirtilebilir. Sözgelimi metinlerarasılık, bu arada postmodern kurmacanın büyük bir ustalıkla kullandığı, kesinlikle yaratıcı bir biçimken, onu bilinen biçimlerde, kendinden yeni bir şey katmadan, ikide bir kullanmak, soyutlamanın yerine simülasyonla kendini sınırlama olmuyor mu?

Bu da pornografik
Sanatın aldığı biçimlerin, ardındaki anlamları bütün bütüne geçiren saydamlığa ulaşması, onu pornografinin sığlığına sürükler. Herkesçe anlaşılır olma amacının yol açtığı yaratım biçimleri, pornografinin yaptığını yaparak ayağa düşürür edebiyatı. Örtüsü olmayan yazı, röportajın işlevselliğiyle özdeşlenebilir. Bunun öbür adı, herkes için sanat: sözde sınırsız demokrasi. Sanatı ve edebiyatı sınırsız demokratikleştirme savları sanatı yadsırken, ortalama düzeyi tabana çekmeyi erdemlerinden saymaya başlar. Baudrillard bu durumu, estetiği sınırlarına dek, artık estetik olmaktan çıkıp karşıtına döndüğü noktaya dek zorlamak olarak niteliyor. Herkesçe yazılan yazının edebiyat olmaktan çıkması popüler edebiyatın gerçeklik alanına kavuşması.
Her zaman dönüp dolaşıp şu soruya gelinir: O zaman sanat nedir? Baudrillard, “Sanat bir formdur,”
diyor. Sanatın öteki bütün öğeleri çekiştirilip gerçeğe uydurulurken, alınıp satılıp takas edilirken, “formlar, form olarak, başka bir şeyle takas edilemez, sadece kendi aralarında takas edilebilir, estetik değer de bu bedel karşılığında ortaya çıkar.”
Yazınsal bir metni yazarın içtenliği, duyguları, düşünceleri gibi dışsal etkenler yazınsal yapmaz, bu düzeyde; bunlar, yazınsal dil ve öteki bütün biçim öğeleri ete kemiğe büründürülmedikçe, içi boş kavramlar olarak kalır.
Hopper ya da Bacon’a getirir sözü Baudrillard, birbirinden apayrı, ama estetik ile kurdukları sanatçı ilişkisinin biricik oluşu bakımından, gerçek sanatçılar olarak. İkisi de büyük yaratıcı ve büyük sanatçı, ama kendinden önceki estetik birikimi yadsıyıp yerine yenisi geçiren Picasso’nun yeri başka. Ulaşılması neredeyse olanaksız bir formun yaratıcısı olarak. Joyce’un anlamı da burada değil mi, Faulkner’ın ya da Infante ile Cortázar’ın?
Sanat Komplosu, Jean Baudrillard, Çevirenler: Elçin Gen, Işık Ergüden, İletişim Yayınları, 2010, 98 sayfa, 12 TL.

notoskitap.blogspot.com


    ETİKETLER:

    sanat