Şaşkın bir metin yazarının akıl almaz serüvenleri

Şaşkın bir metin yazarının akıl almaz serüvenleri
Şaşkın bir metin yazarının akıl almaz serüvenleri
Alper Canıgüz, 'Gizliajans'ta uzun tasvirlere, derin ruh tahlillerine girmiyor, okuyucuya hoş gelecek süslemelerle doldurmuyor metnini. Ekonomik bir dille okuyucuyu sıkmayacak, kolay tüketilebilecek eğlenceli ve absürd bir hikâye anlatıyor
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

KAPAK

Masumiyet Müzesi romanına “Hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum” cümlesiyle başlamıştı Orhan Pamuk. Tüketilebilirliğinin ipuçlarınının okuyucuya daha ilk baştan fısıldandığı böyle bir ilk cümleyi Gizliajans’ta Alper Canıgüz de kullanmış; “Borges ile Kemalettin Tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşmayacağımı düşünmüştüm. Heyhat, ne kadar da yanılmışım.” Canıgüz’ün parodik nitelikli önceki iki romanını okumamışsanız bile, bu cümlenin gelişinden hikâyenin hayal gücünün ve mizahın sınırlarını zorlayacağını anlamışsınızdır. Aslında henüz sayfalarını karıştırmadan önce, kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısı, tuhaf bir hikâyeye davet edildiğimizi açıkça ortaya koyuyor; “Dünyanın, şahsına karşı kurulmuş bir komplo olduğuna inanan, genç ve avare metin yazarı Musa. Onun, hayatın her alanına derin ve samimi bir merakla yaklaşan, temiz kalpli ev arkadaşı Şaban. Diğer tarafta, gaddar bir kedi tarafından yönetilen, birbirinden tuhaf çalışanlarıyla bir reklam ajansı: Menekşe gözlü sanat yönetmeni Sanem, esmer ve seksi sekreterler Mehtap ile Sevilay, durmaksızın ağlayan yaratıcı yönetmen Çeşme, psişik-sismograf çaycı Ercan. Ve şöhretler: Tesla, Prens Charles, Kaan Sezyum, Küçük Prens, Süpermen ve diğerleri.”

Aksiyon, macera, bilimkurgu
Musa: Askerden önce bir reklam ajansında çalışmış. Şimdi bir televizyon programı için metinler yazmaya başlamış. Ancak bu işten fazla kazanamadığı gibi, program yayından kaldırılınca işsiz kalmış. Neyse ki askerlik arkadaşı Şaban sayesinde ev kirası ödemeden barındığı bir evi var. Onu maceranın kahramanı haline getiren de bu evde oturması, yani büyük bir rastlantı.
Ev arkadaşı Şaban kalender, teker teker normal görünen davranışları bir araya geldiğinde tuhaf bir bütünlük meydana getiren sevimli bir genç. Üç koca kurt köpeği ile yaşayan üst kat komşuları Müberra Abla ise tatlı deli kıvamında bir kadın. Komplo teorileri üretmeye meyyal. Mesela üst komşusu Emirhan Bey’in trafik kazasındaki ölümünün cinayet olduğunda ısrarlı. En üst katta faaliyet gösteren Samanyolu Mutluluk Okulu’na da şüpheyle yaklaşıyor.
Musa, işsizlikten -doğrusu parasızlıktan- mustarip bir halde kara kara düşünürken tuhaf bir telefon görüşmesi sonucu aldığı iş teklifine balıklamasına atlıyor. İş görüşmesi de tuhaf geçmekle birlikte, sonuç olumlu. O şimdi Gizliajans’ın metin yazarı.
Hikâye hızlı ilerleyecek, daha görür görmez âşık olduğu ajans çalışanlarından Sanem’den karşılık da alınca Musa’nın dünyası bir anlığına aydınlanacaktır. Ama sadece bir anlığına. Çünkü, Asmalımescit’te tarihi bir vakıf binasında konuşlanmış Gizliajans, adı üstünde, kimselerin bilmediği, bir tek müşteriye hizmet veren tuhaf bir şirket. Önce, şirketin sahibi Şeytan Bey adlı kara bir kedi. Söylenenlere göre bu kedi zengin bir adam olan Barbaros Albotros’un mirasçısıdır. Bir seyahat sırasında geçirdiği kaza sonucu ölen Barbaros Bey’in karısı Durnev Hanım ise işin peşini bırakmamış, şirketin arkasına ajanlar salmış. Birkaç ayrıntı daha verelim. Bina ısıtılmadığı için buz gibi soğuk. Her yer dijital göstergelerle kaplı ve çalışanların dinlenmesine ayrılmış rekreasyon odasında insana bir anda rahatlık, sanki hafifleyip bulutların ötesine uçuvermiş duygusu veren bir atmosfer var.
Ve olaylar gelişiyor. İşe girdiğinin ertesi günü, şirketin yaratıcı yönetmeni Çeşme’nin gizlice verdiği randevuya giden Musa, adamın intiharına tanık olacak, olay mahallinde gördüğü sekreter Mehtap’tan şüphelenecektir. Şirkettekilerin bu ölüm karşısındaki tavırları anlaşılmaz gelecektir Musa’ya. Üstelik kapısını çalan özel detektif Fezai Aydıntürk’ün olayı cinayet şüphesiyle soruşturması da sinirlerini iyice germiştir. Ama bütün bunlara rağmen Sanem’e duyuduğu aşktan başka hiçbir şeyi görmez. Oysa felaket kapıdadır...
Sanıyorum kapkara, aksi ve Şeytan Bey adlı kedinin hikâyeye katılışından işin Satanistik bir mecraya döküleceğini düşünenler olacaktır. Ancak korkunun alanına geçmemiş Canıgüz; bilimkurguyu tercih etmiş.
Gizliajans’ın tek müşterisinin Musa’nın apartmanında faaliyet eden Samanyolu Mutluluk Okulu çıkması basit bir tesadüf değildir. Her şey baştan planlanmış, Musa uzaylılarıla Dünya Savunma Örgütü ajanları arasındaki kavganın ortasına karga tulumba düşüvermiştir. İşin ortaya döküleceğini anlayan Gizliajans’takiler (Musa’nın büyük aşkı Sanem de dahil) ortadan yok oluverir aniden. Odasında kan izleri bulunan Şaban’da sırra kadem basmıştır.
Kendisini çok çaresiz hissedecktir Musa; “Polise gitmeliydim. Kesinlikle ve derhal, derin anlayış sahibi bir emniyet mensubu bulup ona bir süredir büyük bir vakfın içini boşaltan paravan bir şirkette çalıştığımı, şirketin amirimi öldürüp kayıplara karıştığını anlatmalıydım. Ev arkadaşım ve sevgilimle birlikte. Ve bir gazeteciyle. Amirimi yönetici sekreterinin öldürdüğünü, muhasebecimizin kutu müzesi kurmayı planladığını ve şirketin genel müdürünün de Tunçay Bey dikkatinizi çekiyoru Tuncay değil Tunçay- isimli hep sandalet giyen biri gibi göründüğünü, ama kanımca perde arkasındaki asıl beynin Şeytan Bey, yani bir kedi, ama gerçekten çok ürkütücü, kapkara bir kedi olduğunu belitmeliydim.”
Neyse ki böyle bir ifadenin poliste yaratacağı tepkiyi tahmin edecek kadar aklı başında. Çaresiz Fezai Aydıntürk’ü arıyor ve onun vasıtasıyla olayın sırrını Barbaros Bey’in karısı eski İstanbul hanımefendisi Durnev Hanım’dan dehşetle öğreniyor...
Sanem’i bulmak için yegane şansı Kaan Sezyum; Gizliajans’ın Musa’dan önceki metin yazarı, iki aydır gazeteye yazı göndermiyor, telefon ve elektronik mesajlarına cevap vermiyor. Ama yılmıyor Musa ve Kaan Sezyum’un internet sitesindeki şifreyi çözerek kaçakların Yunanistan’ın Mikonos adasına gittiğini çıkarıyor. Şimdi yola çıkma sırası onlarda. Fezai Bey’le birlikte bir gece vakti adaya uçuyorlar. Ama uçakla değil. Geldikleri anlaşılmasın diye “özel olarak geliştirilmiş iki kişi taşıma kapasiteli bir delta kanat”la kanat çırparak iniyorlar Mikonos adasına. Ada tam bir şenlik. Başkiskopos Makarios, Prens Charles, Müberra Abla ve romandaki bütün şahısların bir araya geldiği Mikonos adasında James Bond filmlerini hatırlatan sahnelerle sürüp giden kovalamaca ölümlerle noktalanacak, Musa işin aslını çok sonra öğrenecektir. Ama neyin asıl neyin sahte olduğu hâlâ belirsizdir...

Özellikle saçma bir hikâye
Çok saçma değil mi? Zaten Canıgüz de bilerek, isteyerek saçmalaştırıyor hikâyesini. Ancak hikâye kendi içerisinde pekâlâ tutarlı, hatta merak uyandırıcı ve buna ilaveten mizah öğesi çok iyi kullanılmış. Kimi sahnelerde gülümsemekten kahkahaya geçebilirsiniz. Özellikle Dünya Güvenlik Örgütü ajanlarının kahvede kağıt oynama sahnesine dikkat çekelim. Alper Canıgüz mizahı saçma üzerinden üretmiyor. Hayatla ilgili ayrıntıları, hayatımızdan gülünç anları yakalamış.
Çok farklı hikâyeler anlamakla birlikte yazarın belli bir anlatım tarzını benimsediğini söyleyebilirim. İlk romanı Tatlı Rüyalar (2000) ‘psiko-absürd romantik komedi’ yazısıyla tanıtılmıştı. Aynı hayatın iki yanını paylaşan Hector Berliöz ve Şevket Hakan Tucel, hayatının bir bölümünü Hector’a satan Hamit, her gördüğü erkeğe aşık olan Nalan, Şevket’i tedaviye çalışan Profesör Olcayto Fişek tiplemeleri ve para dolu bir çanta peşindeki gangsterleriyle tam bir şenlik havasında sürüp giden bu ilk romanıyla romanın parodisini yapıyordu Alper Canıgüz.
İkinci romanı Oğulllar ve Rencide Ruhlar‘ın (2004) dedektifi Alper Kamu sadece beş yaşındaydı. Sakin bir mahallenin göze çarpmayan apartmanlarından birindeki dairesinde boynu kesilerek öldürülen komşusu emekli emniyet müdürü Hicabi Bey’in cesedini bulan Alper, cinayeti işlediği söylenen mahallenin delisi Ertan’ın masum olduğunu düşünür. Olayı soruşturan komser yardımcısı Onur Çalışkan ve savcı Metin Bilgin’in aksine, cinayetin ardında daha karmaşık ilişkilerin varlığını sezer, gizli gizli araştırmaya koyulur. Bir süre sonra o sakin görünümlü mahalledeki kirli çamaşırlar ortaya dökülecek, Hicabi Bey’in cinsel sapkınlıkları anlaşılacak ve hikâye süpriz bir finalle noktalanacaktır...
Görüldüğü gibi, Canıgüz üç romanında da absürd hikâyelerini polisiye kurguyla ve ince bir mizahla anlatmış. Polisiye tercihini şöyle açıklıyor; “Bir yanıyla bütün romanlar polisiyedir aslında. Konvansiyonel anlamda polisiye dediğimiz anlatılar, bütün dramatik eserlerin temelinde yatan yapının en kristalize olmuş biçimini yansıtır. Uçlar ve kırılma noktaları nettir, o yüzden de takip edilmesi, zevk alması nispeten daha kolaydır. Okur neyin peşinde olduğunu bilir ya da bildiğini sanır, yazarla bir rekabet halinde olmasından dolayı bir tür interaktif durum söz konusudur vesaire...”
Uzun tasvirlere, -psikoloji eğitimi almasına rağmen- derin ruh tahlillerine girmiyor, -metin yazarlığı yapmasına rağmen- okuyucuya hoş gelecek süslemelerle doldurmuyor metnini. Ekonomik bir dille okuyucuyu sıkmayacak, kolay tüketilebilecek eğlenceli ve absürd bir hikâye anlatıyor. Amacı “bir sevinç veya kaygının sebeplerini belirtmek değil, sadece o sevinç ve tasanın biçimini, oluşunu göstermek.”
Gizliajans, bilmeceler, gizemli ölümler, kayıplar ve akıl dışı tasarılarla dolu -absürd olmasına absürd- bir roman, ama hiç de saçma değil. Gerek Musa tipi gerekse de diğer roman kişilerinin zihniyet biçimleri üzerinden toplumsal bir eleştiriye açılan bir hikâye. Absürd anlatımın belli bir anlama indirgenemeyeceğini, okuyucu yorumu ve katılımı talep ettiğini unutmadan, bir iki nokta üzerinde durmak istiyorum. Öncelikle Musa tipi. Reklam sektöründe çalışan, hayata kenarından takılan genç bir adam. Son dönem romanımızda sıklıkla karşımıza çıkan duygulu, hassa, kadınlar karşısında çaresiz erkek tiplerinden. Ancak bu romandaki kahramanlığı olumluluk taşımıyor. Hikâyenin absürd yanı Musa’nın budalalığa varan şaşkınlığını, yalnızlığından kaynaklanan âşık olma potansiyelini, dünya karşısındaki çaresizliğini ortaya çıkarıveriyor. Bakan, gören ama görüntülerin anlamını çözemeyen şaşkın erkeklerden birisi o. Onun aşka ve kendisine anlatılan karmaşık hikâyelere inanmasını sağlayan şey umutsuzluğudur; hayat karşısındaki aczi ve yalnızlığı, düşsel bir dünyaya kaçma ihtiyacıdur. Kısacası romanda, sinemada, TV dizilerinde güzellemesi yapılan bir insan tipinin parodisidir Musa.
Her şeyi nedenselliklerle açıklayan zihniyet biçimini de ‘ti’ye alan romanın bütünsel karşılığı ise absürd tiyatronun tanımından çıkarılabilir; “Toplumun kendine ve düzene yabancılaşmasının doğurduğu yılgınlık 20. yüzyılın ortalarında bir meydan okuma olarak absürd tiyatro ile birlikte ortaya çıkmıştır. Absürd tiyatronun temel özelliği, insanoğlunun yaşamına olan uyumsuzluğuna karşı duyulan kaygıdır. İnsanın artık ne geçmişine dair güzel bir anısı ne de geleceğe karşı umudu kalmıştır. (...) Absürd sanat; düş, bilinçaltı ve zihinsel dünyayı paradoksal bir biçimde yüceleştirme ve bu içsel manzarayı imgelendirmek için sahnesel metaforu bulabilme kapasitesine sahiptir. Kötümser olsalar da, sadece yılgınlığın dışa vurulası demek doğru olmaz Absürd oyunlar için; bildirilerinin arkasında yatan meydan okuma ise yılgınlıktan başka her şeydir.”

GİZLİAJANS
Alper Canıgüz
İletişim Yayınları
2008
204 sayfa
13.5 YTL.