Savaş meydanında bir yazar

Savaş meydanında bir yazar
Savaş meydanında bir yazar
1943, John Steinbeck'in özel hayatında hareketli bir yıl oldu. Önce, on üç yıldır evli olduğu Carol Henning'den boşandı, ardından gizli ilişki sürdürdüğü Gwyn Conger ile evlendi. Gwyn ile kısa ve mutsuz bir evliliği oldu. Aynı yıl ilk çocuğu Thom dünyaya geldi. Bu dönemde roman yazmaktan da uzaklaştı. Steinbeck 'Bir Savaş Vardı'da kendi hayatıyla ilgili bilgi vermiyor fakat karmaşık bir durumdan uzak kalmanın verdiği ruh halini hissettiriyor okura
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE / Arşivi

Eski çağlarda büyük kumandanlar savaşa giderken, yanlarında yazar ve şairleri de götürürlermiş. Savaş meydanı sadece devlet kayıtlarını tutanlar tarafından değil, o günlerin büyük yazarları tarafından da kâğıda dökülürmüş. Savaşta sıradan olan bir şey olmadığını bilir kumandanlar. Basit bir hata yüzlerce genç askerin hayatına mal olabileceği gibi, bir hayat kurtarmak da büyük bir kahramanlık hikâyesi barındırabilir içinde. Daha sonraki çağlarda yazarlar savaş meydanına muhabir olarak gittiler. Gazetelere yazdıkları haberlerden ve yayınlanan savaş günlüklerinden, memlekette haber bekleyen, savaşan çocuklarını ve sevdikleri erkekleri merak eden onca kişi umutla okuyordu.
Savaş muhabirleri, özellikle birinci ve ikinci dünya savaşlarında önemli rol oynadılar. Burunlarındaki barut kokusu, kilometrelerce uzaktaki aileler tarafından kâğıt üzerinde yeniden duyuluyordu. Oysa bugünün insanı, savaşı canlı yayında izlemeye alıştı. Artık kâğıda savaş meydanlarında yazılan acılar dönemi kapandı. Bir anlamda mertlik bozuldu. Savaşların kahramanları kalmadı. Onları şiirsel anlatan yazarlar da kalmadı.
Bu hafta okuduğum John Steinbeck’in Bir Savaş Vardı kitabı ister istemez savaşa bakışımızın ne denli değiştiğini düşündürdü. Kitap, Steinbeck’in New York Herald Tribune gazetesine 1943 yılının yaz aylarında yazdığı makalelerin bir derlemesi. Kitabın büyük bir kısmı, İngiltere sularında bir savaş gemisinde ve daha sonra karada geçirdiği günleri anlatıyor. Çok daha kısa olan ikinci bölüm Kuzey Afrika sularında, üçüncü bölüm ise İtalya sahillerine yakın, Akdeniz’in bir köşesinde geçiyor. Steinbeck Amerikan ordusu ile birlikte geçirdiği günleri bir günlük şeklinde tutmuş. Gemideki ruh halini, gündelik olaylar içinde vermiş. Steinbeck’in satırlarının gücü, savaş stratejisi yerine askerin ruh hali üzerinde durmuş olmasından kaynaklanıyor.
1943, John Steinbeck’in özel hayatında da hareketli bir yıl oldu. Önce, on üç yıldır evli olduğu Carol Henning’den boşandı, ardından gizli ilişki sürdürdüğü Gwyn Conger ile evlendi. Gwyn ile kısa ve mutsuz bir evliliği oldu. Aynı yıl ilk çocuğu Thom dünyaya geldi. Bu dönemde roman yazmaktan da uzaklaştı. Steinbeck Bir Savaş Vardı’da kendi hayatıyla ilgili bilgi vermiyor fakat karmaşık bir durumdan uzak kalmanın verdiği ruh halini hissettiriyor okura.
İlk sorun, diğer savaş muhabirleriyle başlıyor. Pulitzer ödüllü (1939) bir yazar olduğu için, yazılarının ilgi çekeceği biliniyor, bu da diğer gazetecilerin kıskançlığına neden oluyor. İlerleyen günlerde onun haberlerle, savaş stratejisiyle ve generallerle ilgilenmediği ortaya çıkınca, aralarında Time-Life muhabiri Will Lang Jr.’in de bulunduğu gazeteciler ona yakınlık duyuyorlar. Steinbeck kendisi de ‘gerçek haberler’le ilgilenmediğini yazarak başlıyor. Ne askeri liderler ne de devlet yöneticileriyle söyleşi yapmak ilgisini çekiyor. Gazap Üzümleri’nin yazarı olarak onun ilgisini sıradan insanlar çekiyor. Onun kalemini asıl uyandıran şey, insanların ruh halleri ve hayat karşısında dirençleri. Erlerle birlikte geçirdiği günleri de tam onlardan biriymiş gibi anlatıyor. Yüce kahramanlar değil, ordunun günlük işlerini yapan gemi mürettebatı ilgisini çekiyor. Savaş halinde askerlerin birbirlerine duydukları yakınlık, havanın gerginliği, yaşama tutunma çabaları çok canlı bir şekilde hissediliyor. Sanırım bu ayrıcalığı Bir Savaş Vardı’yı diğer savaş muhabirlerinin yazdıklarından ayırıyor ve değerli kılıyor.
Steinbeck ilk başlarda savaş gemisinde kendini bir ‘misafir’ gibi hissettiğini belli ediyor. Oradaki herkesten farklı olarak o, istediği anda evine dönebileceğini biliyor. Belki de bu yüzden Steinbeck kendini görüntüden silerek anlatmayı seçiyor. Hiçbir şeyden ilk ağızda kendi deneyimi gibi söz etmiyor. Bir gözlemcinin bazen çok öznel bir duruşu vardır, Steinbeck özellikle kaçınıyor bundan. Yaşananları hemen yanındaki adamın yaşanmışlığı şeklinde anlatıyor; kendi deneyimi değil, başkasının deneyimi ve dolayısıyla kendi etkilenişi değil, diğerinin etkilenişi. Bu tavır okuduğumuzun basit bir savaş muhabirliği anlatısı olmadığını hatırlatıyor bize. Steinbeck, savaşla bir ilişki kurmak yerine, savaşın ruh haliyle ilişki kuruyor (ve bize de kurduruyor.) Bu makaleleri aradan geçen yarım yüzyıldan fazla zaman sonra hâlâ canlı kılan, anlattığı sıradan askerlerin, dünyanın herhangi bir savaşında, herhangi bir çağında yaşayabilecek olmaları.
Bir savaş tanıklığı diye okumaya başlarken, sanırım şiddet, kan ve ölüm bekliyordum, onun yerine can acıtıcı bir gerçeklik bulmak şaşırttı beni. Steinbeck romanlarında savaşın kanlı yanını anlatmayı bilir. Bu kitapta derlenen savaş günlüklerinde, savaşın romanlarda anlatılan yüzünü anlatmamış, onun yerine askerlerin günlük yaşamlarının gerçekliğini yansıtmış satırlara. Amerika’nın bir kasabasından çıkmış, büyük ihtimalle doğduğu yerden başka dünyanın hiçbir yerini görmemiş, henüz yaşam deneyimi edinmemiş genç askerlerin günlerini anlatmış. Savaş gereğince, nereye gittiklerini ve karşılarına ne çıkacağını bilmeden gitmenin tedirginliğini çok güzel yansıtmış satırlara. “Asker gemisi artık dış dünyadan koptu. Duyabilir ama konuşamaz. Vurulmadığı ya da saldırıya uğramadığı sürece telsizini kullanmayacak. Yolculuk boyunca kimse ondan haber alamayacak. Önlerindeki bulanık denizde denizaltılar var ve gemideki askerlerin çoğu okyanusu ilk defa görecek. Kaldı ki deniz derinlerinde gizlenen şeyler olmasa bile karanlık ve korkutucu. Savaş bir yana, tecrübesiz bir askeri korkutacak başka şeyler de var yeni şeyler, yeni insanlar, yabancı diller. (...) Gidecekleri yer bilinmiyor rotaları bilinmiyor, sonraki bir saat içinde neler olacağı bilinmiyor. İşte böyle bir hayata uyanıyorlar. Büyük gemi Atlantik’e açılıyor.”
Steinbeck bu kitapta savaş ve ölüm deneyimden hiç söz etmiyor fakat daha sonra yayınladığı Charley ile Yolculuklar adlı kitabında (1960) aslında ölümden uzak olmadığını, bu günlerde tanıdığı bazı adamlar için ‘katil’ demesinden anlıyoruz. Bir Savaş Vardı’daki makaleler yazıldığında ve yayımlandığında hâlâ savaş devam ettiği için, özellikle bu bilgileri saklamak istemiş olabilir. Ayrıca Akdeniz’de içinde bulunduğu askeri birlik çok önemli bir saldırı gerçekleştiriyordu. Steinbeck de silah taşıyordu bu sırada. Almanlar tarafından yakalanırsa öldürüleceğini çok iyi biliyordu. Nitekim birkaç gazeteci dostunun ölümü de gözleri önünde olmuştu. Tüm bunlara rağmen Steinbeck savaşı anlatmamayı seçmiş. Savaş tanıklığı sürecince kesin bir mekân bilgisi vermemesinin altında da aynı neden yatıyor. Savaş yerine savaşanların, ölüm yerine ölümü ensesinde hissedenlerin, emir verenler yerine emirlerin ne olduğunu bilmeden yerine getirilenlerin öyküsünü anlatıyor.
Savaş sırasında yazılmış makalelere Steinbeck’in geçmiş zamanda, Bir Savaş Vardı gibi ad vermesi okurun merakını uyandırabilir. Yazar önsözünde “Savaş sırasında yazdığım yazıları yeniden okudum da, ne kadar çok şey unutmuş olduğuma şaştım kaldım” diye yazar. Savaş, her kötülük gibi geride bırakmak istediğimiz bir şeydir. Bugüne kiri bulaşmasın isteriz. Ne kadar çabuk unutursak o denli bugünü sağlıklı yaşarız. “Kazaları unutmak gereklidir” der Steinbeck “savaşlar da birer kazadan başka nedir ki?”
Bir Savaş Vardı kitabını sakın kuru bir savaş kitabı sanmayın. Steinbeck hep en iyi yaptığı şeyi yapmış burada da, insanın özünü anlatmış. Ülkü Tamer’in bu güzel çevirisi ilk kez 1965’de yayımlanmış, ondan beri de belli aralıklarla okur karşısına çıkmış. Şimdi tam okuma zamanı...

BİR SAVAŞ VARDI
John Steinbeck
Çeviren: Ülkü Tamer
Remzi Kitapevi
2009
198 sayfa, 12.5 TL.