Savunu ya da uzayda mahsur kalma hadisesi

Savunu ya da uzayda mahsur kalma hadisesi
Savunu ya da uzayda mahsur kalma hadisesi

Sibel K. Türker Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Eleştiri, eleştirmenlere analarının ak sütü gibi helalse, benim onca emek verdiğim kitabımı koruma isteğim de helal sayılmalı. Ben bir yazar olarak vazifemin bilincindeyim
Haber: SİBEL K. TÜRKER / Arşivi

Bir yazarın kendi kitabı hakkında yazı kaleme alması pek görülmüş şey değildir, etik de değildir aynı zamanda.
Kitaplarımız raflardaki yerini alır ve biz yazarlar cenin pozisyonunda bekleyerek -eğer kürtaj edilmemişsek sağlıklı ve tam bir insan sayılırız- kitabın kaderini belirleyecek bir iki ismin -eleştirmenin- kitabımız hakkında neler yazacağını-söyleyeceğini merak ve sabırsızlıkla, solgun bir ümitle, bir çeşit kalp sızısı ve tedirginlikle bekleriz. Zaten var olan sistemde, yeni yayımlanan kitabınız hakkında iki yazı çıkması “geçer”, üç yazı çıkması “iyi”, dört yazı kaleme alınması ise “pek iyi”dir. Biz yazarlar “teşekkür” beklemeyiz, “takdir” kelimesi ve belgesi de –çalışkanlardan olmadığımız için- lügatimizde bulunmaz. Kelebek ömürlüdür kitaplar, okurlarsa -çoğu kez ben de dahil- balık hafızalı. Kitabın mevsimi geçer, sesler susar ama yazar kitabını hiç unutmamaya ve içinde taşımaya devam eder.
15 Haziran tarihli Radikal Kitap ’ta Irmak Zileli’nin yazısını okuyunca, açıkça şaşırdığımı itiraf etmem gerek. (Öncelikle kendisinin bu sene roman dalında aldığı Yunus Nadi ödülünü kutlamalıyım.)
Bir kitabın bu denli anlaşılamadığını en son Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarımda, Türk Ticaret Hukuku ders kitabını okuduğumda deneyimlemiş ve o sene bu dersten sınıfta kalmıştım. Elbette ki eleştiri dünyasında sınıfta kalmak da eleştirmenlere değil, biz yazarlara düşüyor yine. Habire sınıfta kalmaktan bıktık, bu ağır dersleri ne vakit verebileceğiz?
İşte bu durumda kitabımı yalan yanlış eleştirilerden korumak amacıyla bu yazıyı kaleme almak boynumun borcu oldu, lütfen kimse kusura bakmasın. 

Eğer bunu yapmak isteseydim...
Eleştiri, eleştirmenlere analarının ak sütü gibi helalse, benim onca emek verdiğim kitabımı koruma isteğim de helal sayılmalı.
Ben bir yazar olarak vazifemin bilincindeyim, bu konuda hayatta hiçbir şeyden emin olamadığım kadar emin adımlarla yürümekteyim. Bu vazife şu değil: Okuru güldürmek, kahkahadan öldürmek. Eğer bunu yapmak isteseydim başka mecralarda var olurdum, merak edilmesin.
Edebiyatın asıl meselesinin de bu olmadığının bal gibi farkındayım.
Gelelim sayın Zileli’nin kritik ettiği son kitabıma. Evet, adı ‘Hayatı Sevme Hastalığı’dır, Can Yayınları’ndan taze çıkmıştır, tanıtımlarda yazıldığı gibi 240 sayfa değil (neden bana torpil geçiliyor anlamadım?), dört sayfa daha eksik (236 )sayfadır, o dört sayfayı yazmaktan neden imtina ettiğimi de buradan açıklamak zorundayım: Dört sayfa daha yazsaydım okuru havada asılı bırakmayacak, pat diye yeryüzüne düşürecektim, işte bunu yapmak istemedim.
Ben 12 Eylül ’de ne yapıyordum? İsim yapmış bir aileye mensup değilim, siyasetten çekenler oldu bu ailede ama onların maceralarını yazma heveslisi de değilim. Ben ne yapıyordum o tarihlerde? Annemle hayatta kalma savaşı veriyordum -bizler tarihin üzerine tükürmediği insanlarız ve bizim yaşadıklarımızdan o koca isimlerin ve tarihlerin hiç mi hiç haberi yok- bu romanı da beni büyüten hem umutlu hem de çılgınca ümitsiz, eğlenceli ve bir o kadar da kederli kadınlara yüreğimi derinden vererek yazdım.
Edebiyatımızda hüküm süren bu “12 mart, 12 eylül” harabiyetinden de bıktım usandım. 12 Eylül’de benim gibi ergenliğe adım atmış her birey aptallaşmıştır kabulüm, üniversiteyi de aptallıklarımızla bitirdik şükür, fakat bu aptallıklar da sonsuza değin sürmez. Edebiyat bu değildir kanımca, edebiyat daha mistik, daha kapsamlı bir bakışın ürünüdür, dönemler gelip geçer, fikirler ve ideolojiler değişir, zaman hepimizin üzerini toprak yığınlarıyla örterek eser gider. 

Komik olmayı hiç düşlemedim
Dikkat edilseydi, yaşanan -yazılan şeylerin epey bir meselesi- yükü var ve ben edebiyatımızın “toplumsal acılara” olan zaafının ne denli kayırmacı olduğunu da pekâlâ bildiğimden, “bireyselmiş” gibi görünen ancak geniş bir okumayla “toplumsal olduğu” da anlaşılacak olan zehir gibi acı hadiseleri, yaşantıları okuru daha fazla incitip yormadan, hafife almayı deneyerek -ve bunu biraz daha yapmazsak edebiyatımız acıdan ölecek- yazdım ve yazdım. Komik olmayı hiç düşlemedim çünkü komik olan da acı olan kadar tehlikelidir. “Dikkat palyaço aslında ağlıyor” demesinler diye komik olanı ve olmayanı bilerek, bildirerek, ayırarak, ayrımlayarak yazdım.
Nedir gülünç olan? Ayda’nın yetimhane günleri mi, Şükran’ın yoksulluğu, çaresizliği ve deliliği mi, Neşe’nin tiksindiği bankacılık mesleğinin sıkıntılarından çaresizce kurtulma çabaları mı, bir aşkın yitip gitmesi, kayboluvermesi mi gülünç olan? Parasızlık mı, yalnızlık mı, terk edilme korkusu mu?
Bunlar mı gülünç, yoksa var olanı hafife almaya çalışarak -bütün çileli kadınlar bunu yapar- yaşamaya çalışmak mı? Bunda bir ideoloji yoksa ben bir şey bilmiyorum. Sıkıntılı bir hayat yaşayan kadınların hepsi bu bilgiye vakıftır oysa.
Ben bu anlatım yolunu seçmeseydim, kitabımdaki herkesi öldürecektim ve bu kimsenin hoşuna gitmez. Hayır, kitabın adında bir ironi yok, çünkü yazdığım kadınlar hayatı sevme hastalığından mustariptirler. Böyle bir hastalık var ve bütün dinler bu hastalığa tutulanları sapkın sayar.
Böyle bir hastalığa sahip olmasalardı, başlarına daha az şey gelecekti muhtemelen ama bir romanın içinde yer alamayacaklardı.
Kısıtlı bir edebiyat anlayışı var ülkemizde. Ne yazık! Kitapların çok şey söylemesi, her şeyi söylemesi bekleniyor. Bir romanın açıkça solcu olması isteniyor. Mesele denen şey de o. Halbuki mesele denen şey “kavrayış” tan başkaca bir şey değildir. Bu her defasında gözden kaçıyor, akıldan siliniyor. Edebiyatımız için asıl acıklı olan durum da bu işte.
Kitaptaki suskunluk ne az görülüyor… Kitabın felsefesinden ne denli habersiziz, felsefesi dediğim, bütün bir kitabın yazılmasına sebep olan o temel yaklaşım. Kendisi atom altı parçacığıdır ve gözle, mikroskopla, teleskopla görülemez . Tanrı gibidir, o da insanla yüz yüze birgün olsun konuşmamıştır.
Benim için “anlatılamayacak olanın” anlatılması değerli oldu hep, bu çabaya gönül verdim. Zaten herkesin bildiği, benim söylememle de artı bir değer kazanmayacak olan olaylar, dönemler, tutumlar üzerinde bir yazar olarak durmak istemedim. Bunu iyi, hem de çok iyi yapan yazarlarımız var, ben edebiyatta kendi yolumu seçtim.
Bir roman başlangıç cümlelerinden anlaşılamaz. Bence benim romanım sadece ve sadece 223, 224 ve 225. sayfalardan ibarettir. Fazlasını okuyan herkese buradan teşekkür etmek isterim.