Selahaddin hakkında her şey

Selahaddin hakkında her şey
Selahaddin hakkında her şey
Reha Çamuroğlu 'Sultan Selahaddin El-Kürdi' adlı romanıyla 'tarih'e yine farklı bir açıdan bakıyor. Çamuroğlu'nun diğer romanları gibi bu roman da, 'resmi tarih'in ezberlettiklerini, dayattıklarını, kabul ettirdiklerini sorguluyor
Haber: ALİ ENİS DIYAPOĞLU / Arşivi

Edebiyatın kadim evladı şiirse, en gözde çocuğu, tabiri caizse ‘prens’i de romandır denilebilir. Çıkışını, gelişim evrelerini, dönüşümünü, müdahalelerini tespit edebildiğimiz, çoğumuzun yaşayışına sızmış, bazılarımızın hayatının merkezinde yer almış ve ‘yeni’ birçok sanatın onsuz düşünülemeyeceği bir edebi tür artık roman. Romancının, bütün metni ‘yaratarak’ elinde tuttuğu güç, kuşkusuz tartışılamaz bir beceriyi ve mahareti de gereksiniyor. Kim Dostoyevski’den öncesiyle sonrasını bir tutabilir? Roman, biraz tanıklık etmek için de vardır. ‘Saf’ okuyucu ile ‘düşünceli’ okuyucunun arasına çektiği çizgi, her zaman belirsiz de değildir üstelik.
Türkçe edebiyatta birçok örneğine, yetkin örneklerinin yanısıra bayağı örneklerine de rastladığımız ‘tarihi roman’lar için sorulan –ve bazen yaygınca ‘yanlış’ sorulan- soru şudur: Roman, evvela bir ‘kurgu’ ürünü müdür, yoksa bir ‘tarih’i eksiksiz yansıtmakla mı mükelleftir? Nobel ödülünün içeriği yahut muhtemel veriliş sebeplerini tartışmayacağım fakat Orhan Pamuk’un alma gerekçelerinden biri de ‘ İstanbul ’ değil miydi? İstanbul’u hiç görmemiş birinin Pamuk’tan okuduğu İstanbul’la, İstanbul’u doğalıberi tecrübe eden birinin İstanbul’u kıyas kabul eder mi? Dahası, Joyce metinlerinin geçtiği Dublin’i okuduğu gibi bulamayan bir turistin ‘müşteki’ olacağı bir merci var mıdır? Evet biliyoruz ki, roman evvela bir ‘kurgu’dur ve ‘tarih’ de, yazarın kullandığı enstrümanlardan sadece biridir. Tıpkı Tanpınar gibi, tıpkı Pamuk gibi, İhsan Oktay Anar gibi, tıpkı Reha Çamuroğlu gibi. 

‘Tarih’e bakıyor ama ‘başka’ bakıyor
1958 İstanbul doğumlu Reha Çamuroğlu, 1986’da Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Bölümü’nden mezun olur. Kara, Efendisiz, Cem ve Nefes dergileri başta olmak üzere, çeşitli yayın organlarında yazarlık ve yöneticilik yapar. ‘Heterodoks’ bir geleneğin bireyi olması evvela, araştırma metinlerine yansımıştır. 1990 yılında yayımlanan ‘Tarih, Heterodoksi ve Babaîler’, sahasındaki birkaç kitapla birlikte halen literatürdeki önemini korumaktadır. 1999’daki ‘İsmail’e gelesiye dek, ‘netameli’ konularda araştırma metinleri yayımlamıştır: 1991’de ‘Yeniçerilerin Bektaşîliği ve Vaka-i Şerriye’, 1992’de ‘Sabah Rüzgârı: “Enelhak” Demişti Nesimî’ ve ‘Dönüyordu: Bektaşîlikte Zaman Kavrayışı’ ve ‘Değişen Koşullarda Alevîlik’, 1993’te ‘Günümüz Alevîliğinin Sorunları’, 1995’te –imzasız olarak- ‘Yüz Soruda Alevîlik’ kitaplarını telif etmiştir. Ardından ise nihayet, “yedi derviş bir posta oturur, iki hükümdar bir dünyaya sığmazmış” denilen roman, ‘İsmail’. Çamuroğlu’nun kaba dökümünü verdiğim kitap adları silsilesi bile, ‘kurgu’ya bulaşmadan evvel, işin kuramsal kısmında epeyce emek harcadığını çok kolaylıkla kanıtlar niteliktedir. Başta söylediğimi kendim reddetmek pahasına söylemiyorum bunu, şunu diyorum; Çamuroğlu’nun yazdığı bir ‘roman’dan söz edeceksek, onun ‘kurgu’ içinde enstrümanı olan ‘tarih’e ne denli vâkıf olup olmadığını, ‘ön hazırlık safhası’ sayılabilecek öncü metinlerinden anlayabiliriz. ‘İsmail’in ardından gelen ‘Son Yeniçeri’ de, tarihte bizim çok az bildiğimiz bir konuya, okul sıralarında satır aralarından hatırladığımız bir ‘vaka’ya odaklanması ve bunu anlatırken ‘afallatması’yla hatırlanmaktadır. Ve, aradaki ‘kurgu’ metinlerin ardından, Çamuroğlu şimdi de ‘Sultan Selahaddin El-Kürdi’ ile yine ‘tarih’e bakıyor ve evet, yine ‘başka’ bakıyor. 

Sultan, bir âşığa dönüştüğünde
“Selahaddin Eyyübî” olarak daha çok bilinen, tam adı “el-Malik el-Nasir Ebu el-Muzaffar Salih el-Din Yusuf İbn Eyyub” olan, Çamuroğlu’nun ise “Sultan Selahaddin el-Kürdi” dediği bir tarihî şahsiyet, bir komutan, bir devlet adamından hareketle bir roman çatısı kuruyor yazar. Aslında romanda, “Sultan Selahaddin”in yanında, bir de “Yusuf” olan Selahaddin anlatılıyor. Okuyucu, sadece ‘ihtişam’ dolu bir hayata şahit kılınmıyor, aynı zamanda ‘insan’ olan, çocuk olan, ‘Yusuf’ olan ve âşık olan birinden söz ediyor. Bunu yaparken, ‘Cafer’ ve ‘Süleyman’ isminde ‘fragmanter’ parçaların, kurmacayı kısmen değiştirmesine izin veriyor. ‘Perde sayfa’ tabir edilen bölüm başlarından evvel ‘Cafer’ ve ‘Süleyman’ın daimi hasbıhal hali, hem bize naif bir duygu yayıyor, hem de bunların ‘birleşimi’nin kurguya olan katkısını ancak kitabın tamamını okuyunca anlıyoruz. Çamuroğlu’nun isimler üzerinden kurduğu sembollerin en dikkat çekicisi, Kur’an’ın en ilham verici ve en akılda kalıcı kıssalarından biri olan Hazreti Yusuf kıssası ile, Sultan Selahaddin’in adındaki ‘Yusuf’ arasında kurduğu çarpıcı ilişkide göze çarpıyor. Sultan, bir âşığa dönüştüğünde, daha doğrusu aşkı keşfettiğinde Yusuf oluyor, Haçlı ordusunun karşısına dikildiğine “Sultan Selahaddin el Kürdi” oluyor romanda. Bu ikisinin birbirinden ne denli ayrıldığı, nasıl iç içe oldukları detayları da, anlatıcının kayda geçirilmesi gereken bir mahareti.
Sultan Selahaddin’in Haçlı Seferleri’ne karşı durmasının, tarih için kuşkusuz büyük önemi var. Hatta denebilir ki, halen etkilerini sürdüren bazı ilişkiler, kurulduğu düşünülen bazı düzenler, sınırlar; belli başlı bazı mühim olaylar gibi, Sultan Selahaddin’in tarih sahnesinde oynadığı rolle yakından alakalıdır. Selahaddin el Kürdi’nin İslam tarihindeki yeri, onun milliyetinden daha mühim olmalıdır. Çamuroğlu’nun tariflediği şu savaş sahnesi, romanda Sultan Selahaddin’in aklından geçenleri söyler: “Tepelerden her bir ateş topu indiğinde, düzenli Haçlı safları dağılıyor, sonra ateş topu geçince tekrar düzene giriyor ve defalarca tekrarlanan bu hareketler, güçlerinin sürekli azalmasına yol açıyordu. Tek bir Müslüman askeri fazladan ölecek olsa bunun hesabını ben vereceğim, diyor, hiç acele etmiyordu.” Ve savaş meydanından kaçan askerlerin ardından İmadeddin Zengi’nin şu sözünü anımsıyordu Selahaddin: “Düşmanını kahretme, onda bir nefes bırak, olur ki bir gün yeni bir düşman karşısında o eski düşmanına ihtiyacın olur.” Burada, “Cafer” ve “Süleyman” öteki anlatıcılar olarak devreye giriyor tekrar; romandaki “nefes”lenme okurken, bir yandan hikmeti de temsil ediyorlar. Çocuk Cafer ve büyük Süleyman:
“Hiç insan öldürdün mü?” diye sordu Cafer.
[…] Nice sonra, “Evet,” dedi büyük bir utançla ve zorlukla.
“Ne hissettin?” dedi çocuk.
“Bütün insanlığı öldürmüş gibi,” dedi adam.
Çamuroğlu’nun bütün romanları gibi bu roman da, ‘ resmi tarih’in ezberlettiklerini, dayattıklarını, kabul ettirdiklerini sorguluyor ve sorgulatıyor. Bunu, bir sanatın, yaratıcı bir sanatın ardından yapıyor Çamuroğlu. Birden çok millet tarafından sahiplenilen bir ‘Komutan’a doğrudan adıyla sesleniyor, onu bütün boyutlarıyla okuyucuya duyumsatıyor ve şunu söylemeyi zinhar ihmal etmiyor:
Selahaddin’in ordusunun şehre doğru yürüyüşü de çok farklı bir havada geçmiyordu. Orduda hemen her türlü farklılık önemini yitirmişti. Zenginle fakir, Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Farisi, Sudanlı, hepsi sanki kardeş olmuşlardı. Herkes yiyeceğin en iyisini yiyebiliyor, suyun en temizini içebiliyor, şarkılar hep bir ağızdan söyleniyordu.
Buradaki ‘atmosfer’, tamamen kurgusal mıdır? Bizim, bu coğrafyanın hafızasında, bu mutluluğun yaşanması için illa ‘ordugâh’ mı olmak gerekir?

SULTAN SELAHADDİN EL KÜRDİ
Reha Çamuroğlu
Everest Yayınları
2011, 352 sayfa, 16 TL.