Selanik Dönmeleri, komplo teorileri ve tarihçiliğimiz

Selanik Dönmeleri, komplo teorileri ve tarihçiliğimiz
Selanik Dönmeleri, komplo teorileri ve tarihçiliğimiz
Baer'in 'Selanik Dönmeleri' önemli ve titiz bir çalışma. Ama ulus-devlet takıntısı, yazarı nesnellikten uzaklaştırmakta... Alkan ise 'Selanik İstanbul'a Karşı'da 'askeri vesayet'e tarihsel bir arka plan icat ediyor
Haber: HALUK HEPKON / Arşivi

Selanik Dönmeleri, ya da onlara siyasi bir akımmış izlenimi vermek için yeni dönemde kullanılan isimleriyle Sabatayistler hakkında son yıllarda sayısız kitap kaleme alındı. Ama bilinen komplo teorilerini tekrarlamaktan öteye gidemeyen bu kitapların hemen hiçbirini ciddiye almak mümkün değildi. Bu kadar tartışılan bir mesele hakkında çok az bilimsel çalışma yapılması, yapılanların da fazla itibar görmemesi ülkemize has bir tuhaflık olarak sürdü, gitti. Bu yüzden bu konuyla ilgili son günlerde yayımlanan iki kitaptan özellikle bahsetmek gerekiyor. Her iki kitabın yazarı da tarihçi. Üstelik çalışmalarını hazırlarken geniş bir kaynakçadan yararlanmışlar. Bu konuda yazılan diğer kitapları düşününce, iki çalışmanın da piyasadaki benzerlerinden farklı olduğu ortaya çıkacaktır. Ama bütün bunlar her iki çalışmanın da kusurlarını örtmeye yetmiyor.
Söz konusu kitaplardan ilki Marc David Baer’in ‘Selanikli Dönmeler: Yahudilikten Dönenler, Müslüman Devrimciler ve Seküler Türkler isimli çalışması. Kaliforniya Üniversitesi’nde tarih doçenti olan Baer kitabında 1908 Devrimi öncesinden başlayarak günümüze kadar Selanik Dönmeleri’nin başından geçenler ve bu süreç içerisinde gelişen Dönme karşıtlığı hakkında detaylı bilgi veriyor. Ama bu kadar kaynak ve emek Baer’in bütün kitap boyunca “ulus-devlet her türlü kötülüğün anasıdır” tezini takıntılı bir biçimde savunması yüzünden boşa gidiyor. 

Baer işe Osmanlı devletinde Dönmelere gösterilen ‘tolerans’tan bahsederek başlıyor. Ona göre Selanik Dönmeleri 1908 öncesinde bir ‘hoşgörü cenneti’nde yaşamaktadır. Dönmelerin karşılaştığı her türden sorunun nedeniyse ırka dayalı milliyetçiliğin yükselişe geçtiği ulus-devlet, yani cumhuriyettir. Bu sorunlara Dönme karşıtlığı ve komplo teorileri de dahildir. Baer’e göre İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) Yahudilerin, Dönmelerin ve masonların aracı olduğu şeklindeki komplo teorilerinin İngiltere ve onun İstanbul’daki başkonsolosluğu tarafından yayıldığı iddiası yanlıştır. Zaten Baer, İngiliz ve Fransız diplomatların Dönmeler hakkında söylediklerinin hatalı olmadığına ve İTC açısından mason localarının sadece toplantı düzenlenen yerler olmanın ötesine geçtiğine, artık o ne demekse, inanmaktadır. Baer’e göre Bernard Lewis ve Stanford Shaw tarafından dile getirilen “komplo teorilerinin başkonsolosluk mahreçli olduğu iddiası”, Osmanlı Müslümanlarının ve Türklerin antisemitik hatalarını örtmeye yaramaktadır. Peki, bu ‘hatalar’ ne zaman yapılmıştır? Baer’in 1908 öncesini Dönmeler açısından bir tür asrı saadet olarak tasvir ettiği hatırlandığında, kast ettiği ‘hatalar’ın 1908 Devrimi’nden ulus-devletin kuruluşuna kadarki dönemde gerçekleştiği anlaşılacaktır. Nitekim Baer, Dönmelerin ‘seçkinci ve ırkçı’ İTC’ye ve sekülerlik ile milliyetçilik sürecinin önünü açan 1908 Devrimi’ne katılmalarını ‘talihsizlik’ olarak nitelendirmektedir. Baer’in 1908 Devrimi’ne bakış açısının, “Kıbrıslı dindar bir Müslüman” diye tarif ettiği Derviş Vahdetî’ye yaklaştığını söylemek mümkündür. Baer’e göre İslamcıların Dönmelerin karşısında yer almaya başlamasına neden olan bu sürecin faturası ağır olmuştur. Oysa söz konusu sürecin sonunda kurulacak olan cumhuriyetle birlikte, İslamcılar gibi Dönmeler de mağdur haline gelecektir. Bu yüzden Baer İslamcıların Dönmelere düşman olduğu tezini ‘tuhaf’ bulmaktadır. 

Baer’e göre tarihi ilerleme yanlıları ve gerici güçler arasında bir mücadele olarak yorumlayan, 1908 Devrimi ile cumhuriyet arasında düz bir çizgi çeken bakış açısı hatalıdır. Zaten Baer Dönmelerin ilericilikle ya da laiklikle pek bir ilgisinin olmadığı kanaatindedir. Ona göre Türk tarihçiliği Selanik Dönmelerinin dini kimliğini hafife almaktadır. Bunun en önemli tezahürlerinden birisi de Dönmelerin, kendi kurdukları okullarda aldıkları çağdaş ve seküler eğitim yüzünden ateşli laiklik taraftarı olduklarının söylenmesidir. Dönmelerin “dindar ve kozmopolit bir topluluk” olduğunu unutan bu türden tarihçilere göre dini ikinci plana atıp sekülerliğe öncelik verilmeden, öğrencilere modernlik aşılamak mümkün değildir. Aynı çevreler bilimsel eğitim ile İslam arasında da bir çelişki olduğunu savunmaktadır. Baer bu bakış açısının hatalı olduğunu ileri sürmekte ve tezini desteklemek için de Nurculuğu ve “İslami ahlak ve etik değerlere dayalı uluslararası eğitim verildiğini” söylediği Fethullah Gülen’e bağlı okulları örnek göstermektedir. Feodal bir imparatorluğu cumhuriyete yeğleyen ulus-devlet takıntısı işi tarikatlara, şeyhlere övgüler düzmeye kadar vardırmaktadır. 

Çifte gerdan Yunus Nadi 
Baer’in Selanik Dönmeleri ile ilgili araştırması kuşkusuz önemli ve titiz çalışma. Ama ulus-devlet takıntısı, yazarı nesnellikten uzaklaştırmakta ve çalışmasını hafifletmektedir. Örneğin Baer’in 1908 öncesinde bir Osmanlı toleransından bahsetmesi ve Dönmelerin cumhuriyetle birlikte mağdur olduğunu söylemesi son derece zorlamadır. Baer’in bu kadar eğitimli ve sermaye sahibi bir kesimden mağdur yaratmaya çalışmasını ciddiye almak pek mümkün gözükmemektedir. Baer, cumhuriyet döneminde Dönmelere ve Yahudilere yönelik olumsuz uygulamalardan bahseder ve bu uygulamaların ulus-devletle ilişkisini kanıtlamaya çalışırken söz konusu dönemde dünya çapında yükselen faşizmi göz ardı etmektedir. Bu konudaki en iyi örnek Baer’in Sertellere yapılan saldırılar hakkında yazdıklarıdır. Baer’e göre Sertellere yapılan saldırıların nedeni aydın olmaları değil dönme kökenli olmalarıdır. Oysa söz konusu dönemde Dönme olmadığı halde saldırıya uğrayan başka aydınlar olduğu gibi, Baer’in saldırıların sorumlusu ilan ettiği devlet aygıtı içerisinde de Faik Nüzhet, Tevfik Rüştü Aras gibi Dönme olduğu bilinen insanlar bulunmaktadır. Sertellere yapılan saldırılarda kökenlerinden bahsedilmiştir ama bu saldırıların nedeni Sertellerin dünya çapında yükselen faşizme bağlı olarak ülke içerisinde atağa geçen gericiliğe tavır almalarıdır. 

Baer, kitabında tarihsel olguları “her kötülüğün başı ulus devlet” iddiasına uydurmaya çalışmaktadır. Üstelik bunu yaparken işi bilimsel çalışmalarda sıkça rastlanılmayan ifadelere başvurmaya kadar vardırmaktadır. Örneğin Yunus Nadi’yi eleştirirken hızını alamamakta ve Nadi’den “çifte gerdan” diye bahsetmektedir. Bu durum, doğal olarak okuyucuda yazarın nesnelliği konusunda soru işaretleri uyandırmaktadır.
Dönmeler hakkındaki komplo teorilerini ve karalamaları yaratan 1908’den başlayıp cumhuriyete kadar uzanan devrimci gelenek değildir. Fransız Devrimi ve Ekim Devrimi sonrasında olduğu gibi, devrimden rahatsız olan kesimler bu hurafeleri yaymışlardır. Baer’in söylediklerinin aksine bu süreçte İngiltere ve İstanbul’daki başkonsolosluğu önemli bir rol oynamıştır. Baer’in mağdur ilan ettiği İslamcı hareketler bu türden komplo teorilerini hem kullanmış hem de yaymak için ellerinden geleni yapmıştır. Aynı çevreler söz konusu faaliyetlerini cumhuriyet devriminin ardından da sürdürmüş ve Baer’in “ırkçı milliyetçi” diye nitelendirdiği cumhuriyetin kurucusunun da bazen açık bazen gizli bir biçimde Dönme olduğunu iddia etmişlerdir. Atatürk ’ün bu türden söylentilere verdiği yanıt günümüzde Dönme avına çıkanları ve sıkılmadan cumhuriyeti feodal bir imparatorluktan daha baskıcı ilan edenleri utandıracak niteliktedir: “Benim için de bazı kimseler, Selanikli olduğumdan, Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki, Napolyon da Korsikalı bir İtalyan’dı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde oldukları cemiyete çalışmaları lazımdır”. 

Askeri vesayetin kökeni ve Jön Türkler 
Baer’in mağdurlarından İslamcılığın, yine Baer’in ifadesiyle “aşırı milliyetçiliğin geride bırakıldığı” 1980’lerden yani ABD destekli darbeden sonra yükselişe geçmesiyle birlikte ülkemizde yeni bir “resmi tarih” kurgulanmaya başlamıştır. Bu yeni tarih anlayışı Cumhuriyet’in ilk adımı sayılan II. Meşrutiyet’i ve Kemalistlerin selefi kabul edilen Jön Türk geleneğini eleştirmekte, II. Abdülhamid’i ise bir tür kanatsız melek gibi tasvir etmektedir. Yeni ‘tarihçiliğin’ amacı Türkiye ’nin devrimci birikimiyle hesaplaşmak, Jön Türk ve Cumhuriyet devrimlerini şeytani bir grubun siyasi iktidarı ele geçirmesi olarak göstermektir. Türkiye’nin devrimci tarihini eleştiren bu sözde tarihçiliğin cephanesini geçmişteki devrim karşıtlarından ve gericilerden devşirmesi, eşyanın tabiatına uygundur. Bu yüzden yeni ‘resmi tarihimiz’ için komplo teorileri eşsiz bir kaynak durumundadır. 

Necmettin Alkan’ın ‘Selanik İstanbul’a Karşı: 31 Mart Vak’ası ve II. Abdülhamid’in Tahttan İndirilmesi’ kitabını da bu çerçeve içerisinde değerlendirmek gerekmektedir. Aslında Alkan’ın yapmak istediği, son dönemin moda kavramlarından ‘askeri vesayet’e tarihsel bir arka plan icat etmeye çalışmaktan ibarettir. Buna göre, 31 Mart Vakası isyan değil İttihatçıların baskılarına karşı bir tepki hareketidir ve çok kısa sürmüştür. Alkan, zamanının yeminli İttihatçı düşmanlarının anılarına dayanarak 31 Mart’ın arkasında da İttihatçıların olabileceğinden bahsetmektedir. Ama onun temel iddiası kısa süren ve isyan bile sayılamayacak 31 Mart’tan sonra meclisin varlığını sürdürdüğü şeklindedir. Dolayısıyla İstanbul’a gelerek padişahı tahttan indiren ve meclisi ortadan kaldıran Hareket Ordusu’nun yaptığı meşru değildir. Tarihimizin bu ilk “askeri vesayet denemesi” Yahudilerin, masonların ve Dönmelerin cirit attığı Selanik’te ortaya çıkmıştır. Hareket Ordusu’nun çeşitli kademelerinde görev yapanların önemli bir kısmı cumhuriyetin kurulmasında da rol almıştır. Alkan’a göre bu durumun iki önemli neticesi olmuştur. Birincisi 31 Mart Vakası Türkiye’de laikliği savunanlar için bir irtica sembolüne dönüşmüştür. İkincisi Yahudiler ve Dönmelerle iç içe olan Hareket Ordusu’nun siyasete müdahale geleneği günümüze kadar sürmüştür.
Alkan’ın tarihçiliği fazlasıyla ‘mesaj kaygısı’ taşımaktadır. Alkan’ın kaynakları da bilimsel çalışmalarda görmeye alışık olmadığımız türdendir. Örneğin Alkan’ın kaynaklarından birisi Nazilere yakınlığıyla ünlü Cevat Rıfat Atilhan’ın ‘31 Mart Faciası’ isimli eseridir. Toplama kamplarını “pırıl pırıl temiz, havadar, konforlu ve mükemmel otellere” benzeten Atilhan’ın Nazilerden para aldığı bilinmektedir. 

Alkan’ın bir diğer kaynağıysa 1908 Devrimi’nin hemen sonrasında İstanbul’da görev yapan İngiltere Başkonsolosu Gerard Lowther’in raporlarını kitap haline getiren Halil Ersin Avcı’nın ‘İngiliz Gizli Raporu’ isimli çalışmasıdır. Avcı, söz konusu kitabın önsözünde Lowther raporunun İTC’nin farmasonluk çizgisinde çok gizli bir biçimde örgütlendiği şeklindeki tezini öne çıkartmaktadır.
Aslında Alkan’ın kaynak sorunu yeni değildir. Aynı konu hakkında daha önce yazdığı ‘Mutlakiyetten Meşrutiyete II. Abdülhamid ve Jön Türkler’ isimli kitabında da kaynak olarak H.A. Gwynee’i ve Friedrich Wichtl’i göstermektedir. Bunlardan asıl önemlisi Friedrich Wichtl’dir. Wichtl, ‘Weltfreimaurerei, Weltrevolution, Weltrepublik’ (Dünya Masonluğu, Dünya Devrimi, Dünya Cumhuriyeti) kitabında Fransız masonluğunun Abdülhamit’i devirmek için Jön Türkleri kullandığını ileri sürmektedir. Wichtl’in komplo teorileri Alman faşizminin oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır. SS lideri Heinrich Himmler’in 19 yaşındayken Wichtl’in kitabını okuduğu ve çok etkilenerek “Her şeyi açıklayan ve kime karşı savaşmamız gerektiğini anlatan bir kitap” dediği bilinmektedir. 

Atilhan, Gwynee ve Wichtl… Bu isimler, Türkiye’de Jön Türklerle başlayan geleneğe savaş açmanın insanı nerelere götürebileceğini göstermesi açısından önemlidir. Bu durum hem ülkemizde inşa edilmekte olan yeni resmi tarihin siyasi niteliği hakkında önemli ipuçları vermekte, hem de cephanesini komplo teorilerinden sağlayan bir tarihçiliğin söz konusu hurafeleri besleyip büyütmek dışında bir işe yaramayacağını gözler önüne sermektedir. Öte yandan komplo teorilerinden beslenen bir tarihçiliğin olduğu bir ülkede, komplo teorilerinin giderek resmi görüş haline gelmesine de şaşmamak gerekmektedir.