Sen de matah değilsin okur!

Sen de matah değilsin okur!
Sen de matah değilsin okur!
Nurdan Beşergil'in öykülerinde, olayın geliştiği ortamın florası, faunası ve betonarme yapısı büyük öneme sahip. Bu yüzden, bir öykünün kahramanı bir beşer olabildiği gibi, bir kurbağa ya da tek hücreli bir canlı da olabiliyor
Haber: Tülin Er - tuliner@gmail.com / Arşivi

Kitap okumak, bir ‘boş zaman ’ aktivitesinden çıkıp gündelik yaşamın olmazsa olmazlarından biri haline geldiyse, tanıdığınız bir yazarın yeni kitabını gidip heyecanla almış olmanın hiçbir haber değeri yoktur. Hep yapılan bir şey değil midir yani? Zaten kitap ekleri, gazetelerin kültür-sanat sayfaları, vs. kitap haberlerinin boy gösterdiği bütün yayınlar takip ediliyordur. Yeni bir kitabı çıktığını duyarsınız, alır, okursunuz. Ama söz konusu kitap on beş yıl aradan sonra gelmişse, o zaman gereğinden biraz daha fazla heyecanlı olmak anlaşılabilir bence ve anlayışınız için şimdiden teşekkür ederim!
Nurdan Beşergil, 1996’da Varlık dergisinin düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nün öykü dalında ‘dikkate değer’ bulundu. Derginin ödüle ayırdığı sayısında bir öyküsü yayımlandı. O tarihten kısa bir süre sonra, ilk öykü kitabı ‘Rüzgâr Çıktı’ yayımlanır yayımlanmaz alıp okumuştum. On dört yıl sonra, geçen yıl yayımladığı iki romanla okurlarını biraz şaşırttı. ‘Bana Baktığın Gibi Bakma’ ve ‘Mecburi İstikamet’ romanları polisiye türdeydi. Kitaplar neredeyse peş peşe yayımlandığı için yazarın artık farklı bir kulvara girdiğini, öyküden uzaklaşıp romana yöneldiğini düşünmüştüm. Sonuçta hacimli denebilecek iki roman öyle art arda, hemencecik yazılabilir şeyler değildi. Yıllar sürmüş olmalıydı ve bu yıllar içinde de herhangi bir öykü kitabı yayımlamamıştı. ‘Bundan sonra öykü yazmayacak mı?’ diye düşünürken, geçen ay yayımlanan ‘Bir Sonraki Dolunay’la bu sorunun yanıtı geldi. Kitapta yer alan, üç üçlemenin de dahil olduğu on dokuz öyküyle yazar, ‘Ben buradayım’ dedi. 

Gerçekdışı evren
Beşergil, en başından beri kendi özgün dilini, dünyasını yaratabilmiş bir yazar. Aradaki on beş yıla rağmen, iki öykü kitabını birbiri ardına okuduğunuzda, bunların aynı kalemden çıktığı belli. Her ne kadar ilk kitaptaki olay öyküleri yerine ikinci kitapta ağırlık daha çok durum öykülerinde olsa da bunları aynı kişinin anlattığını, olsa olsa geçen yıllarla ses tonunun biraz daha olgunlaştığını fark etmek mümkün. Ne var ki Beşergil’in ‘gerçek’ dediğimiz bu dünyayla bağlarını hiç koparmadan göz kırpmayı sevdiği ‘gerçekdışı’ evren, her iki kitabı da bir hale gibi çevreliyor. (Rüzgâr Çıktı’daki ‘Atalet Bakanlığı’ beni hep gülümsetmiştir.) Bazı öykülerde belli belirsiz hissedilen, ‘absürd’ denilebilecek sıradışı haller, bazı öykülerde gelip merkeze oturuyor. Absürd olanı normal sayılanla, olağan görünecek bir biçimde yan yana getirebilmenin yolu dil işçiliğinden geçiyor. Beşergil’in hâkim, ince ince örülmüş anlatımı, kafasına kuantum fiziği kitabı düşen bir kurbağayı bülbül gibi konuştururken, sıradan bir ev kadınının dolunay halini başarıyla çiziyor.
Atmosferini daha ilk cümleden -hatta ilk kelimeden- kurabilen öyküleri seviyorum. Mesela kitabın açılış öyküsü olan, ‘Başkumandan Üçlemesi’ndekiler gibi. Sessiz ve derinden gelen, ortam ne kadar karanlık olursa olsun bir ironi ışığı yakmayı başarabilen; kahramanıyla bir tür dalga geçerken, ‘sen de matah değilsin okur!’ duygusu uyandırabilen öykülerin izi daha derin kalıyor. Kurgu bir kitabın kahramanıyla özdeşlik kurmak, okuma eyleminin kaçınılmazlarından. Duruma göre kahramana ya hayran olunur, ya küçümsenir, ya da yoktur aslında birbirimizden farkımız. Beşergil’in kahramanları ise bazen okurun yersiz böbürlenmesine yol açan bir ‘atıl, pasif’ sağı gösterip, sonra ‘sen zıpla da görelim!’ solu vuruyor. Bazen de bu kahramanlar, bulunduğu zirvelerden ovalara, kaydıraktaki çocuk hızıyla iniyor!
Öyküleri teker teker ele alıp değerlendirmektense kitabın yarattığı bu atmosfer üzerinde durmak istiyorum. Bu anlamda, öykülerin birbirinden ayrılabilir bir yanı yok aslında. Bütün kahramanlar, anti-kahramanlar, anlatıcılar, kuşlar, böcekler ve ağaçlar, Beşergil’in yarattığı bir dünyayı biçimliyor. ‘Bir Sonraki Dolunay’ size bir geceyi ve dünyanın bütün gecelerini anlatıyor. Bir insanın halini ve bütün insanlık durumunu. Aslında sadece insanlıkla sınırlamak doğru değil. Beşergil’in öykülerinde, olayın vuku bulduğu ortamın florası, faunası ve betonarme yapısı büyük öneme sahip. Bu yüzden, bir öykünün kahramanı bir beşer olabildiği gibi, bir kurbağa ya da tek hücreli bir canlı da olabiliyor. Aşk da hayatın içinde ölüm de. Fotoğraflar özlemi bir an için olsun hafifletebiliyorsa, özlenen kişinin cesedi bunu neden yapmasın? İnsanın illa inanmaya ihtiyacı varsa, bu ihtiyacını gidermek için neden kendi yapıp kendi tapmasın? Böyle ‘acayip’ sorularla zihin egzersizi yaptırıyor ‘Bir Sonraki Dolunay’. Ama bu sorularla okuru zorlanmaya çalışıldığını söylemek hem yanlış hem de çok yuvarlak bir saptama olur. Bununla birlikte, mutlak bir katılımı gerekli kıldıkları kesin. Dil işçiliğine verilen önemi, öykünün sonuna geldiğinizde bir şeyleri kaçırdığınız hissiyle ilk sayfaya dönme ihtiyacı duyunca anlıyorsunuz. Okurken, içindeki boşluklardan gerektiği gibi atlayıp, tepeleri gerektiği gibi tırmanabildiniz mi acaba? Sonuçta gözleriniz sayfada gezinirken, kitapla baş başayken, sadece bir izleyici/okuyucu olmak ne kadar mümkün? Sadece ikiniz için -kahraman ve siz- yazılmış bir senaryodaki başrollerden biri de okurun. ‘Bir Sonraki Dolunay’ filmindeki rolünüzün hakkını verebilmek için başa -ilk sayfaya- dönüp sahneyi tekrarlamak gerekebilir. Iskalanacak en küçük ironi, sırrına gereğince erilememiş bir öyküye mal olabilir!
Kitaptaki öyküleri kurarken, belli bir coğrafyayla kendini sınırlamamış Beşergil. ‘Bir Sonraki Dolunay’da ne bir şehir ne bir sokak ne bir ülke adı geçiyor. Dilden, dinden, ırktan, bildik bütün sınırlardan bağımsız bir kahramanlar topluluğunun yarattığı, birbirinden binlerce ışıkyılı uzakta olduğu hissi uyandıran meskûn mahaller… Bazen bir anti-Küçük Prens diyarı, bazen bir şehir angaryası… İşte okurun rolü tam burada başlıyor, noktalı yerleri istediğiniz gibi doldurabilirsiniz, ya da istediğiniz renge boyayabilirsiniz, veya bırakın boş kalsın, nasıl isterseniz… 

Her zaman mutlu...
Öykülerden birinin finalinde yer alan, “Bizi soracak olursanız, gidenlerin ardından, yaşıyor olmanın rehavetine kolaylıkla kapıldık,” cümlesi, kitabın önemli nirengilerinden biri. ‘Bir Sonraki Dolunay’, yaşamanın rehavetine kapılmış, her zaman mutlu mesut olmasa da sallan yuvarlan bir rutinde akıp giden günlerimizde bir deprem etkisi yaratıp birdenbire hayatlarımızı altüst edecek değil elbette. Ama pofuduk minderlerimizin altına bir bezelye tanesi -hatta bazen bir topluiğne- yerleştirme hınzırlığını göstermekten de geri durmuyor.
‘Bir Sonraki Dolunay’, altı çizilesi cümlelerle dolu bir kitap. Bu yazıyı onlardan biriyle kapatmak da en doğrusu gibi görünüyor: “İstekler ve düşünce, gerçek denen kayalara çarptıkça hayatta boşluklar oluşuyordu…”

BİR SONRAKİ DOLUNAY
Nurdan Beşergil
Can Yayınları
2011, 160 sayfa, 11 TL.