scorecardresearch.com

"Seni karakterin için seviyorum"

"Seni karakterin için seviyorum"
16/03/2012 02:00
Sanırım her yayıncının okuması gereken kitaplardan birine kavuşmuş durumdayız: 'Tam Benim Tipim'
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Kitap ve dergi yayıncılığının ne denli karmaşık olduğunu anlatmak kolay değil. Bu da meraklılarından başkasının üstünde durmadığı bir konu. Yayımlanacak kitabın yalnızca içeriğine bakan bir tür yayıncının yanında, son zamanlarda kaptıkaçtı bir yeni tür yayıncı tipi daha türedi ki, onun içeriğe bile boşverip yayımladığı kitapların yalnızca kaç sattığına baktığını biliyoruz. Kültür yayıncılığı için yüz kızartıcı bir anlayış. Aslında bu iki grup yayıncıya da, başka işlerle uğraşmalarını önerebiliriz. Bu tip yayıncılar kitapları ellerine bir mal gibi alır, ne derlerse desinler, kitabın aynı zamanda estetik bir nesne olduğunu düşünmezler.
Bir kitabın kapağı nasıl yapılır, görsel öğeler nasıl kullanılır, kapaktaki sırt yazısı nasıl konur, arka kapak tasarımında neler göz önünde tutulur?.. Kitabın içindeki font seçimi, yazı alanının dört yanındaki boşluklar, punto ve satır arası kararları, giriş sayfaları, başlıklar, tepelikler, sayfa numaraları gibi, daha birçok öğeyi de sıralayarak çıkaracağımız bir liste, kitap tasarımını nasıl belirler ve bunları kimler titizlikle göz önünde tutuyor?
Yayıncılık dünyasının içinde bulunduğum son otuz yılında, kitap ve dergi yayıncılığında bunlara gerçekten, tam olması gerektiği gibi özen gösteren yayıncı, editör sayısının çok az olduğunu gördüm.
Hiç değilse şimdi, yayıncılık ve editörlük yapan herkese ‘Tam Benim Tipim’ adlı kitabı okumaya başlamayı öneririm. Simon Garfield’ın yazdığı, yazı fontlarının uzun hikâyesini anlattığı kitabını kıskanarak okudum ben. Yaptığımız işin en önemli parçası olan yazı tipleriyle adamakıllı tanışıklığımın üstünden uzun yıllar geçti. Yarın dergisini yayımlamaya başlayacağımız zaman (1981), font seçiminin de sayfa tasarımı kadar önemli olduğunu biliyorduk. Yayımladığımız derginin ve kitapların tasarımına kafayı o günlerde takmıştım. 

Üstelik bilgisayar da yoktu!
Gelin görün ki, daha bilgisayarların kullanılmadığı yıllardan söz ediyorum. Sayfaları milimetrik kartonlar üstüne pikaj yaparak düzenliyor, birinci hamur kâğıda sütun sütun çıkardığımız metinler için birkaç font arasından seçim yapıyor, başlıkları ellerimizle Letraset ile yazıyorduk. Bir kuru baskı tekniği ürünü olan Letraset’te epeyce font seçeneği vardı, ama pahalıydı. Simon Garfield, ‘Tam Benim Tipim’de Letraset’tin kişisel matbaacılığı bütünüyle değiştirdiğini ve 1980’lerin başında, “bilgisayarın yaratacağı dijital devrimin habercisi” olduğunu belirtiyor. Elle yapılan sayfa tasarımlarında yaratıcılığın ne kadar sınırlı olacağını da düşünün artık. Derginin yazılarını, o günlerin büyük buluşu olarak gördüğümüz, gelişmiş bir tür elektrikli daktilo gibi anlatılabilecek olan IBM Selectric Daktilosu ile yapıyorduk. Bu çekici aletin, harfleri şeritteki mürekkeple kâğıda aktaran metal toplarını değiştirerek en az birkaç fontu kullanabiliyorduk.
Notos’un yayına hazırlık sürecini başlattığımızda da (2006) önümüzdeki en önemli kararlardan biri yazı tipleriyle ilgiliydi. MacIntosh’umuzda büyük bir font arşivimiz vardı, ama asıl sorun da önümüzde sayısızmış gibi duran bu font çokluğu içinden en iyisini seçebilmekti. Palatino’yu epeyce kullanmıştık, ama artık biraz kaba geliyordu o. Çok siyah bir fonttu Palatino. Sayfanın bütününe yayılan yazıya aydınlık bir görünüm kazandırmıyordu.
Onca font arasından önce bilgisayar ekranında bakarak ilk elemeleri yaptık ve on kadar fontu denemeye başladık. Fontların basılı dergide nasıl görüneceğini anlamanın en iyi yolu, aynı metni ayrı fontlar kullanarak kâğıt üstüne çıktılar almaktır. Bu aşamada da önce font seçilecek, sonra da o fontun farklı punto büyüklüklerinde ve satır aralarında nasıl göründüğüne bakılacak. Görüntüyü idealize etmekte yarar vardır, yoksa sonradan gelen pişmanlıklar can sıkıcı olur. Bunun için de birkaç deneme yetmez. Notos’un fontlarını seçerken, son elemeden süzülmüş birkaç font için, farklı puntolarda ve satır aralarında belki yüz çıktı aldık, aralarından seçtiğimiz birkaçını önümüze yeniden koyup onlara uzun uzun baktık. Bu son aşamada bir dinlendirme de gerekir. Bugün gözünüze iyi gelen, yarın gelmeyebilir. Bir hafta boyunca size en yakın gelense, yarışı kazanmış olur. O font artık derginin asıl yazı fontudur. Ama iş bitmedi. Bir de yazı ve bölüm başlıkları, spotlar, resimaltları, künye, kutular, vb. bir dizi bölüm için de font seçimi vardır ki, her birinin bir seçeneği de olur.
Sonunda derginin bütününe egemen olacak, yalın, seçkin, karmaşık olmayan, aydınlık, ferah, modern bir görünüm veren ana fontlar seçilir. “Bir metin bloğundaki harflerin ağırlığı genellikle ortalama olmalıdır – çok ince bir yazı harflerin gri ve silik görünmesine yol açar, çok ağır (bold) olan da harflerin fazla kalın görünmesine yol açar, ayırt edici ayrıntıları bozar ve arka planı kapatır.” Notos’un yazı fontu olarak Berkeley’i seçmiştik. Serif bir fonttu Berkeley. Frederic W. Goudy ve Tony Stan tarafından 1938’de yapılıp 1983’te yenilenmişti. Hele bugün, romanlarda ve öykü kitaplarında kullanılabilecek fontların en güzellerinden biriydi bence. Kullandığınız yere göre bazen zayıf görünürse gözünüze, 0,5 punto büyüterek sorunu çözebilirsiniz. 

Hangi fontu nasıl seçeceğiz
Fontları birbirleriyle karşılaştırmanın bazı püf noktaları vardır. Özellikle bazı harflere bakarak karşılaştırmak en doğru yoldur: Bana kalırsa, a, b, e, m ve elbette g bu karşılaştırmada anahtar rolünü oynar. Berkeley’in a’sı, e’si, g’si olağanüstü incelik ve güzelliktedir, öteki bütün harfleri gibi. Bence özellikle edebiyat yayıncılığında tahtı Garamond ile Berkeley paylaşır. Berkeley’in güzelliğini göremeyenlere de rastlıyorum ki, tuhaftır, onlara hem uzun uzun düşünmeyi, hem de baktığını iyi görmek için çaba göstermeyi öneririm.
Notos’un başlıkları için de Frutiger’i seçmiştik. Bu seçimde kilidi, başlığın tamamını büyük harfle yazmak açar. Bazı güzel fontlar büyük harflerde iyi sonuç vermeyebilir. Risklidir büyük harf kullanımı. Frutiger, yaratıcısı Adrian Frutiger’in öteki fontu Univers’in pabucunu çoktan dama atmıştır ve bugün en çok kullanılan sans seriflerin en gözdelerindendir. Frutiger tam bir dergi fontu bence. ‘Tam Benim Tipim’de Frutiger hakkında yazılmış bölümü de okumanızı öneririm.
Notos Blog ’da, Eylül 2007’de yayımlanmış, “Yazı karakteri seçimiyle başlar her şey” başlıklı yazıda, Almanya’da bir grup uzmanın seçtiği “En Güzel 100 Font” arasında da Frutiger 3. sırada yer alıyordu. Elbette, font dünyasının iki yıkılmaz kalesi Helvetica ve Garamond’dan sonra. ‘Tam Benim Tipim’in yazarı Simon Garfield ise, sanırım en çok Gill Sans’ı seviyor. “En çekici ya da ışıltılı olanı değildi, edebi eserler için en sevilen seçim de değildi, ama kataloglar ve akademi için idealdi,” diyor Gill Sans için.
Bir kitapçıyı dolaşırken elime aldığım kitapların önce kapağına, sonra içine bakıyorum, hangi fontlar kullanılmış, boşluklar ne kadar bırakılmış, bunlar o kitap hakkındaki ilk yargılarımın nedenlerini oluşturuyor. Durumun pek parlak olduğu da söylenemez. Sanırım bu işe niçin daha çok kafa yorulması gerektiği, ‘Tam Benim Tipim’ kitabı okundukça daha iyi anlaşılacak.
Bir de internet dünyamız var. Orada egemen olan fontlarla kitaplar ve dergilerde kullandıklarımız arasında adamakıllı fark var. Web sitelerinde belirgin bir Verdana egemenliği var. Verdana, dilerseniz Tahoma ile yer değiştirebilir. Ama dijital dünyanın öteki sans serifi olan Arial bu yarışı kaybetmiş durumda. Üstelik Verdana pek çok şirketin elektronik postalarında da kullanmayı seçtiği font artık. Doğrusu, yakışıyor da. Ama Verdana’yı bir kitapta kullanmayı asla düşünmem, çok daha iyi sans serifler varken.
Basılı kitap ile dijital yayın arasındaki farklar, demek yazı tiplerinin seçiminde de öne çıkıyor. Sözgelimi yazdıklarımı bir yere gönderirken Word’de seçtiğim font Times New Roman oluyor. Oysa Times New Roman da basılı yayınlarda kullanılması düşünülemeyecek bir font. Simon Garfield de, “Times New Roman’ın neden uygun olmadığını uzun uzun anlatmama gerek yoktu, her şey bir yana, bu karakter dört bir yanı sarmıştı ve sıkıcıydı,” diyor ki, çok haklı.
‘Tam Benim Tipim’den çıkarak yazacaklarım bitmedi. Sanırım her yayıncının okuması gereken kitaplardan birine kavuşmuş durumdayız. Umarım herkes kitabın aynı zamanda estetik bir ürün olduğunu daha çok düşünüp davranır. Üstelik sonunda, okurun parayla satın aldığı bir şey üretiyorsunuz...

TAM BENİM TİPİM
Simon Garfield
Çeviren: Sabri Gürses
Domingo Yayıncılık
2012, 352 sayfa, 22 TL.

http://www.radikal.com.tr/108202710820270

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.