Servet-i Fünun'un 'sokak çocuğu'

Servet-i Fünun'un 'sokak çocuğu'
Servet-i Fünun'un 'sokak çocuğu'

Mehmed Rauf

Mehmed Rauf, hikâyelerinde genellikle bireysel sorunları işlemiş; ruhsal çözümlemelere yönelerek aşk serüvenlerini konu edinmiştir. Nitekim 'Üç Hikâye'de de benzer özellikleri görmek olanaklıdır
Haber: ATİLLA BİRKİYE / Arşivi

Aşklarıyla, intihar girişimiyle, bohem yaşımıyla ve tabii ki ‘Bir Zambak Hikâye’siyle (1910) Mehmed Rauf, modern edebiyatımızın temelini atan Serveti Fünun akımının haşarı ‘sokak çocuğu’dur! Edebiyatımızda ‘ilk psikolojik roman’ olarak derin izler bırakmış ‘Eylül’ün yazarıdır. Birçok yapıtı olmasına karşın, onun adı ‘Eylül’yle anılır. 1875-1931 arasında yaşamış, Osmanlı donanmasının başarılı ve entelektüel subaylarından olan M. Rauf, yukarıda sözünü ettiğim ‘pornografik’ kitabından dolayı mahkûm edilip ordudan atılmış. Sonrasında serbest yazar olarak hayatını kazanmayı sürdürmüş, kadın dergileri çıkarmış, yoksulluk çekmiş. 1927’de felç olmuş ve ölümüne kadar Harbiye’deki evinde yatalak olarak yaşamış. Son zamanlarında Yakup Kadri ve Ruşen Eşref’in girişimiyle “Eylül’ün yazarı” diye, İsmet İnönü’nün onayıyla, onca yoksulluk çektikten sonra bir emeklilik maaşı bağlanmış!
Henüz on altı yaşındayken ‘Düşmüş’ adlı hikâyesi, Halid Ziya Uşaklıgil tarafından Hizmet gazetesinde yayımlanmış. H. Ziya’yı hep ‘usta’sı bilmiş; nitekim ‘Eylül’ü de ona ithaf etmiştir: “Halid Ziya’ya/ İlk eserim son üstadıma.” 

Aynı yola başkoymak
II. Abdülhamit’in katı baskı rejimi sonunda Serveti Fünun dergisi kapatılınca, Rauf da dergi çevresindeki öteki yazarlar (Hüseyin Cahit, H. Ziya, vb.) gibi yazılarını yayımlamayı bırakmış (1901-1908). II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelen ‘serbest ortam’ sayesinde yazılarını yayınlamayı sürdürmüş; ancak bir süre Tanin gazetesinde Mehmet Nazif adıyla yazmak zorunda kalmış, bu ‘serbest ortamda’ da ordudan atılmıştır! Mehmet Rauf’un sürekli para sıkıntısı çekmesi, yaşam biçimine bağlanır. Öte yandan II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Serveti Fünun yazarları, kendilerine ‘ciddi bir geçim kapısı’ bulurken bir tek M. Rauf’un açıkta kaldığı görülür. Yazınsal yaşamda aynı yola baş koymuş arkadaşlarının kendisine yüz çevirmesinin, intihar girişimi dolayısıyla olduğu söylenir. H. Ziya’nın da içinde bulunduğu arkadaş grubu onu son anda ölümden kurtarmıştır.
Bohem yaşamı ve aşklarıyla arkadaşları tarafından pek aranıp sorulmayan M. Rauf, bu ‘sonuçsuz intihar girişimi’yle iyice dışlanır. Evlilikleri, aşkları, gönül maceraları dönemin ahlak anlayışıyla çatışır (ki yapıtlarında da gürürüz). Üç kez evlenen M. Rauf, ilk evliliğini Tevfik Fikret’in halasının kızı Ayşe Sermet Hanım’la yapmış; ve Rumelihisar’daki Fikret’in oturduğu yalıya bir anlamda içgüveyi olarak girmiştir. ‘Eylül’ romanındaki aşk öyküsünün bu yıllardan kaynaklandığı ve M. Rauf’un, Fikret’in eşine âşık olduğu da söylenir. 

Bir yazarın unutuluş dönemi
Özgür Yayınları’nden geçen ay M. Rauf’un ‘Üç Hikâye’ adlı kitabı yayımlandı. İlk basımı 1919 yılında yapılmış. Kitabı yayına (köşeli parantez yöntemiyle) Rahim Tarım hazırlamış; yine aynı yayınevinden daha önce çıkan Mehmed Rauf’tan ‘Seçme Hikâyeler’i de yayına hazırlamıştı. R. Tarım, Önsöz’de şunları söylüyor: “Üç Hikâye, Mehmed Rauf’un edebî kişiliğinin ‘unutuluş’ diye adlandırabileceğimiz bir döneminde kaleme alınmış üç uzun hikâyesinden oluşmaktadır. ‘Girdap’, ‘Bir Hikâye-i Hüsran’ ve ‘Hediyeler’ başlıklı bu hikâyelerden son ikisi Peyam gazetesinde tefrika edilmiş, ‘Girdap’ ise ilk Üç Hikâye adlı bu kitap ile okuyucu karşısına çıkmıştır.”
M. Rauf, hikâyelerinde genellikle bireysel sorunları işlemiş; ruhsal çözümlemelere yönelerek aşk serüvenlerini konu edinmiştir. Nitekim ‘Üç Hikâye’de de benzer özellikleri görmek olanaklıdır. Ancak bu üç hikâye –bugünden bakıldığında– ‘ton’ olarak birbirinden ayrılmaktadır.
‘Girdap’ ile ‘Hediyeler’ üçüncü tekil şahıs anlatıcı tarafından aktarılmakta, ‘Bir Hikâye-i Hüsran’ ise birinci tekil şahıstan. İkinci ve üçüncü hikâyeler konu olarak birbirine benzemekle birlikte, anlatım ve ‘dramatik yapı’ olarak farklıdır. M. Rauf’un, kitapta yer alan hikâyeleri sırasıyla Ömer Seyfettin, Ali Canip (Yöntem) ve Fazıl Ahmet’e (Aykaç) ithaf etmiş olduğu, Önsöz’de belirtiliyor:
“...Mehmet Kaplan’a göre, ‘Girdap’ adlı hikâyesini Ömer Seyfettin’e ithaf etmesi yazarın II. Meşrutiyet idaresinin sempatisini kazanma çabasından kaynaklanmaktadır ki yukarıda da değindiğimiz gibi bu üç hikâye de Mehmed Rauf’un unutuluş dönemine denk düştüğü için bu yoruma katılmamak mümkün değildir.
“...Ali Canip’e ithaf etmesinin arkasında Servet-i Fünun dönemine oranla daha sade bir dil kullanmış olması, bir vakitler karşı çıktığı genç kuşağa hak verdiği şeklinde yorumlanabilir. Ancak, hikâyenin dili, yine de Genç Kalemler’in savunduğu sadelikten bir hayli uzaktır. Bu ithaf, olsa olsa yazarın edebiyat sahnesinden kopmamak için yaptığı küçük bir jest olarak yorumlanabilir.
“...Fazıl Ahmet (Aykaç)’e ithaf edilmesi de Fazıl Ahmet’in mizahî ve alaycı bir üslupla kaleme aldığı yazı ve şiirleri olmalıdır. Çünkü, hikâyede zengin olma hırsı ile gülünç duruma düşen bir ailenin başından geçenler anlatılmaktadır. Ancak, burada da Mehmed Rauf’un ne kertede mizahî bir eser ortaya koyduğu tartışmaya açıktır.” (s.8/9)
Bir ayrıntıyı belirtmek gerekir: Elimizdeki kitapta, birinci hikâyenin yani ‘Girdap’ın başında “Ömer Seyfettin’e” diye bir ibare yok; ötekilerin başında (Ali Canib’e, Fazıl Ahmet’e) olmasına karşın. Bir ‘unutuluş’ olsa gerek! 

Yoksulluk ve evlilik
‘Girdap’ta anlatıcı, Kalem’de çalışan Behiç adlı genç bir memurun içine düştüğü parasal dar boğazı aktarır. Bir günün öyküsüdür aynı zamanda ve hikâyenin adı da epeyce açımlayıcıdır. Behiç, Beylerbeyi’ne gidecektir ama hiç parası yoktur. Köprü’den Ada’ya kalkacak son vapura yetişmek bir çözüm olabilir; bir dostu Ada’da oturmaktadır. Galata Köprüsü’nün başına geldiğinde yine çaresizliğin içine düşer. Çünkü o zamanlar köprüden yaya geçişi paralıdır. Baştan sona gördüğümüz bir iç sorgulamanın/konuşmanın ardından görevli memura durumu anlatmak için yaklaşır ancak istemese de kalabalık onu para noktasından ‘itile kakıla’ geçirir. Bu ‘çözüm’ yazınsal olarak biraz ‘zorlama’ geliyor; her ne kadar o günler için gerçekliği varsa da!
M. Rauf hikâyenin sonunu ‘açık’ bırakıyor; bu önemli, modern edebiyat zevkini/anlayışını gösteriyor yazarın. Hikâyede yalnızca bireysel bir dram yok! Bürokrasi, rüşvet, birinin adamı olmak vb. konular sorgulayıcı bir biçimde yer alıyor. Para ‘bulup bulamama’ bir çeşit iç-çatışma oluyor ki bu da sürükleyici ve okumayı hızlandıran yazınsal bir öğe. Benzer bir iç-çatışmayı, ikinci hikâyede de görüyoruz. İkinci hikâyede evlilik, kişisel düzlemde ele alınıyor. Hikâyeyi ‘yaşlanma bunalımına’ girmiş baş karakterden (anlatıcı) dinliyoruz. Hiç evlenmemiş kırk iki yaşındaki bir adamın bu konudaki derinleşmiş sorunu. İç-çatışma/sorgulama biçimiyle gelişen hikâyenin sonu biraz beklenmedik. ‘Beklenmedik’ son üçüncü hikâyede de var. Burada da ‘evlilik sorunu’, dolayısıyla dönemin ahlak anlayışı, zenginliğe verilen değer, kapalı bir toplumun içine düştüğü açmazlar irdeleniyor. Bir memur ailesi ekseninde evlilik, zenginlik ve sınıf atlama ‘sevda’sının yarattığı değer yitimi; dolayısıyla ahlak açısından katlanılması güç olan traji-komik bir son: Sanırım bu tür konular bugün için de geçerli!

ÜÇ HİKÂYE
Mehmed Rauf
Özgür Yayınları
2011, 128 sayfa, 8 TL.