Sevmeli mi, kızmalı mı?

Sevmeli mi, kızmalı mı?
Sevmeli mi, kızmalı mı?
Bir yazara hayat hikâyesinden bağımsız bakılması gerektiğinin en iyi örneğidir Knut Hamsun. Onun eserlerini basit neden-sonuç ilişkilendirmeleriyle anlamak olanaksız olacağından, politik düşünceleri, deneyimleri ve kişiliği eserlerinden bağımsız olarak değerlendirilmeli. 'Göçebe' de yıllar içinde sağlam kalmayı hak eden bir roman. Özellikle Behçet Necatigil'in eşsiz çevirisi romana ayrı bir tat veriyor
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@gmail.com / Arşivi

Knut Hamsun çelişkili duygular uyandıran bir yazar olmuştur. Bir yandan yoksul bir ailenin, şanssız çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması, altı yaşında yanına gittiği akrabası tarafından aç bırakılıp dövülmesi ve ıssız kuzey Norveç’te eğitim fırsatı bulamamış olmasına üzülür; diğer yandan Hitler hayranlığına, ülkesini işgal etmiş Alman güçlerine sempati ile bakmasına ve büyük hayranlık beslediği Joseph Goebbels’e Nobel Edebiyat ödül madalyasını takdim etmesine kızılır. Bir yazara hayat hikâyesinden bağımsız bakılması gerektiğinin en iyi örneğidir Knut Hamsun. Onun eserlerini basit neden-sonuç ilişkilendirmeleriyle anlamak olanaksız olacağından, politik düşünceleri, deneyimleri ve kişiliği eserlerinden bağımsız olarak değerlendirilmelidir.
Yazar ile eseri ayırmak gerekir dedikten sonra, bunun Knut Hamsun’un romanları söz konusu olduğunda zor olduğunu ekleyelim. Roman kahramanları otobiyografik karakteristikler taşıdığı için bağımsız değerlendirmeyi, yazarı ve kişiliğini göz ardı etmeyi iyice zorlaştırır. Göçebe adlı üç kitaptan oluşan romanı da yazarın hayatından izler taşır. Hamsun’un romanlarında karşımıza çıkan gezgin bu romanların da kahramanıdır.
Göçebe, ‘Sonbahar Yıldızları Altında’, ‘Hüzünlü Havalar’ ve ‘Son Mutluluk’ adlı üç romanın ortak adıdır. Üçlemenin romanları birbirlerini tam anlamıyla takip etmezler ama ilk iki cildin temaları daha yakındır, üçüncü roman ise biraz daha kopuk olmasına rağmen öncekilerdeki ucu açık bırakılmış bazı temaları sonlandırır. Bağımsız okunabilecek üç roman olarak düşünülebilir Göçebe.

Nıetzsche ve Strındberg etkisi
Knut Hamsun okurken aklıma geçen sene okuduğum August Strindberg’in Açık Deniz Kenarında romanı geldi. Strindberg’in yazar üzerindeki etkisi özellikle doğa betimlemelerinde çok hissediliyor. Ayrıca iki yazar arasında bir başka benzerlik, Nietzsche hayranlığı ve romanlarında Schopenhauer ile Nietzsche’nin felsefelerinin hissedilmesi. Toplumdan kendi tercihiyle elini ayağını çekmiş, inziva hayatını seçmiş, biraz küskün biraz öfkeli tipler anlatır iki yazar da. Aralarında dikkatimi çeken çok önemli bir fark, Hamsun’da Strindberg’deki kadın düşmanlığının olmaması fakat Hamsun, Ibsen’in kadının toplumsal konumunu sorgulayan, ilerici görüşlerine karşı çıkar. Kadın hakları konusunda Strindberg kadar gerici olmadığı gibi, Ibsen kadar ilerici de değildir. Ülkenin geleneklerinin kolay değişmeyeceğini kabul eder hatta değişmelerini onaylamaz görünür.
Hamsun, Göçebe’de kendi tercihiyle kentteki rahat yaşamını bırakıp ıssız kuzey köylerine sığınmış bir adamı anlatıyor. Kahramanın adı olan Knud Petersen, aslında Hamsun’un gerçek adı. Hamsun romanlarında hep doğa ve yalnızlık temaları iç içe anlatır. Özellikle Göçebe gibi olgunluk dönemi romanlarında bu temalar derinlemesine işlenir. Yabani bir bireysellik ve Batı kültürüne duyulan tepki, tam da Nietzsche etkileri taşır. Aynı zamanda anlatıcı olan kahraman Knud, çocukluğunun geçtiği bölgeye yıllar sonra döner ve eğlenceli gençlik günlerinden hatırladığı arkadaşı ile karşılaşır. Yaşıt olmalarına rağmen, eski arkadaşı dede olmuş, yoksullukla geçen zor hayatı onu yıpratmıştır. Knud buraya uyum sağlamak için, ilk başta giysilerini değiştirir, kaba saba köylü kılıkları edinir, ardından arkadaşı ile birlikte çevredeki evlerde ufak tefek işler arar. Mevsim yaz sonu olduğu için ilk başlarda iş çoktur. Tamir ve ufak tefek iş buldukları evlerin ahırlarında ya da hizmetkârların bölümünde kalırlar. Knud özellikle kırsal yaşama adapte olmuş görünmek ister. Aslında iyi eğitim almış kibar biri olmasına rağmen, bunun köylü işverenler tarafından fark edilmesini istemez. Bunu istememesinin bir nedeni, kendini buraya ait hissetmek içindir, bir başka neden de dışlanmak istememesidir. Kazara ağzından Fransızca sözler döküldüğünde utanıp durumu düzeltmeye çalışır. Kimliği ortaya çıksın istemez. Sıradan bir köylü işçi kimliğine bürünür. Ayrıca mühendislik harikası aletler yarattığında ve köylülerin evine su götürecek düzenekler kurduğunda, bunları okuma yazma bildiği şüpheli arkadaşı ve ortağı ile birlikte düşünmüş gibi göstermeye özen gösterir. Tek isteği, dikkat çekmeden işini yapıp, doğayla baş başa kalmaktır. Ama iş kadınları etkilemeye gelince, onların ilgisini çekecek bilgi ve kültürünü göstermekten geri durmaz. Neredeyse kaldıkları her evde evin hanımı ya da kızına sevdalanır. Yine de ona bir sene boyunca sürdüreceği rahat bir iş teklif ettiklerinde ya da evin hanımı kendisiyle flört ettiğinde, bu tekliflere kapılmaz, maceracı gezgin hayatını tercih eder.

Öznelcilik akımı
Hamsun’un doğa betimlerinde izlenimci yaklaşım ve yeni-romantiklere özgü spiritüalizm hissedilir. Romanlarındaki doğa, mest olarak bakılan bir doğadır. Doğada coşku ve heyecan değil, huzur ve dinginlik arar. Norveç sahillerini, balıkçı köylerini, ormanlık alanları, vahşi doğasıyla ve panteizm etkisiyle anlatır. Roman kahramanları doğaya mistik bir güçle bağlıdırlar, spritüel bir derinlik barındırır doğa. En zor şartlarda bile, doğanın aşırı acımasız olduğu katı iklime rağmen, doğa ile uyum içinde huzur bulur Hamsun’un karakterleri. Aslında gittikçe soğuyan havalar anlatıldıkça, göçebeliğin bu iklimlerdeki şiddetli zorluğu canlanır okurun hayalinde. Yatacak yer bulamadıklarında, ısınacak giysilerden mahrum kaldıklarında, donma tehlikesine hiç aldırmaz görünmeleri okuru şaşırtsa da, aşırı soğuklar Hamsun’un anlatısında hep dinçlik veren ve uyarıcı özelliği ile dile gelir.
Hamsun’un kahramanları geleneklere bağlı olmalarına rağmen, tabuları yıkmaya niyetlenirler. Örneğin Knud, arkadaşının mezarlıktan korkmasını hem komik bulur hem de arzulanacak bir basitliktir onun için. İçine Tanrı korkusu işlemiş köylülerin basit yaşamlarına özenir fakat gelişmiş metafizik düşünceleri onu bu basitliğe karşı koyma isteğiyle doldurur. Sadece tabuları yıkmak için geceleri mezarlığa gider ve yontarak yaptığı piposunda kullanmak üzere bir ölü tırnağı arar. Bu eylemin ardında umursamaz bir duruş vardır hatta kimsenin fark etmediği bir karşı koyuş. Ne kadar köylülere benzemek istese de, onlardan temelde çok farklıdır.
Bu konu bizi Hamsun romanlarındaki başka önemli bir noktaya getirir; öznelcilik akımının edebiyattaki başlıca isimlerinden biri olarak Hamsun, kişinin deneyimini tüm kural ve alışkanlıklar üzerinde değerlendirme gereği duyar. Öznellik, varlığın kökeninde yatar. Gerçeklik de, her şeyden önce özneldir. Bireyin doğayı içinde hissetmesi ve doğayla mistik bir bağ kurması öznelci yaklaşımın bir parçasıdır. Hamsun bol iç monolog kullanarak kahramanların düşünce ve deneyimlerini anlatının en temel öğesi kılar. Yazının başında Strindberg ile benzerliklerinden söz ettik, bir başka benzerlik Hamsun’un az konuşan, içe dönük erkek kahramanlarının aynı şekilde keskin önyargılı oluşlarıdır. Strindberg’in karakterlerindeki şiddetli öfke yoktur, onun yerine hissedilir bir küçümseme yer alır.
Bazen tarihte göz alıcı konuma sahip yazarların bunu hak etmediğini düşündüğümüz olabilir. Bir yazar her nesil tarafından yeniden değerlendirilmelidir. Bazı yazarlar, aldıkları ödüllerle gözümüzü kamaştırır, bazıları da bir sonraki nesli etkilemiş olmalarıyla, fakat bunlardan bağımsız olarak, bir yazara etkilenmemiş bir zihinle bakmak çok önemlidir. Hamsun, yepyeni bir gözle, tüm bilgilerden arınmış olarak bakıldığında da iyi bir yazar. Yıllar önce okuduğum Rosa’dan sonra ilk kez okuduğum Göçebe, bence yıllar içinde sağlam kalmayı hak eden bir roman. Özellikle Behçet Necatigil’in eşsiz çevirisi romana ayrı bir tat veriyor. Özellikle gençlere tavsiye edilecek bir roman.

GÖÇEBE
Knut Hamsun
Çeviren: Behçet Necatigil
Timaş Yayınları
2010
496 sayfa, 16.5 TL.