Sevmiyor, sevilmiyor...

Sevmiyor, sevilmiyor...
Sevmiyor, sevilmiyor...
Günümüz burjuva toplumunun sorunlarına dokunan hikâyesiyle 'Gurmenin Son Yemeği', güç arzusunun, kibir ve bencilliğin yıkıcılığını araştırıyor. Mutluluksa yakınlarda bir yerde; hayatın basit gibi görünen zevklerinde...
Haber: A ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Muriel Barbery’nin Türkçeye ilk çevrilen romanı ‘Kirpinin Zarafeti’ 2008 yılında yayımlanmıştı. Barbery’e dünya çapında bir ün sağlayan, otuzdan fazla dile çevrilip bir milyondan fazla satan ‘Kirpinin Zarafeti’ yazarın ikinci romanıydı. 1969 Kazablanka doğumlu Muriel Barbery felsefe dalında doçent olmuş, Öğretmen Eğitim Enstitüsü’nde dersler vermiş, 2000 yılında yayımlanan ilk romanı ‘Une Gourmandise’in -’Gurmenin Son Yemeği’nin- on iki dile çevrilerek yakaladığı başarı sayesinde yazarlıkta karar kılmıştı.
‘Gurmenin Son Yemeği’ ile ‘Kirpinin Zarafeti’nin ard arda okursanız eğer, aynı elden çıkmışlığını kolayca fark edebilirsiniz. Öncelikle iki romanın mekânı da aynı; Grenelle sokağı, 7 numara. İkisinde de hikâye farklı bakış açılarıyla aktarılıyor ve ikisine de aynı zarif üslup hakim. 

Hayat muhasebesi
Hikâye ünlü bir gurmenin, M. Pierre Arthens’in, ya da kısaca Maître’nin ölmeye yaklaştığı saatlerdeki duygu ve düşüncelerine yoğunlaşarak geçip giden hayatının muhasebesini yapıyor. Ama sadece onunla sınırlı değil; karısının, hizmetçilerinin, çocuklarının, torununun, kedisinin, doktorunun, meslektaşının, hatta dokağın köşesindeki dilencinin bakış açılarını da işin içine katan Burbery, hesaplaşmayı kişisel olmaktan çıkarıp genel bir hayat muhasebesine çevirmiş.
Saygı ve korku uyandırmakla birlikte özellikle yakınları tarafından sevilmeyen birdiri Maître. Pek çok ünlü şefi ve restoranı bir kalem vuruşuyla mahvedecek, kimilerine başarının yollarını açacak, kaderlere yol verecek güce sahip olması narsistik yanını güçlendirmiştir. Lezzete, lezzetle birlikte renklerin, kokuların, seslerin mükemmelliğe takıntılı bu adamın hataya hiç tahammülü yoktur.
İnsanların duygularını, ama daha çok sevgi, nefret, tutku, şehvet gibi duygularını yansıtan tasvirlere alışkınızdır. Barbery ise kalemini daha maddi bir duygu durumu için inceltmiş, kahramanının damak tadını ortaya koymak için çok uğraşmış. Maître’nin damak zevkini ortaya koyan bölümlerde dil ve üslup zarafetini sergiliyor Burbery. Sadece maharetini sergileyen biçim oyunları değil. Lezzete tutkun bir adamın dünyasına nüfuz eden tasvirler bunlar. İşte tadımlık bir alıntı:
“Izgara balığın etinde, en sefil ve gariban uskumrudan, en ince ve zarif somona kadar, insanlık tarihinin gözden kaçırdığı bir şey vardır. İnsanoğlu, balığı pişirmeyi öğrenerek ateşin de işbirliği ile bu maddede aynı anda safiyetin ve vahşiliğin esaslarını keşfetmiş ve ilk defa insan olduğunu bu sayede hissetmiştir. Bu et için zarif ve ince lezzetli demek, tadının hem etkili ve çabuk nüfuz eden hem de istilacı olduğunu söylemek, diş etlerini kışkırtarak çiğnenmesinin sertlikle yumuşaklık arasındaki yolun tam ortasından geçtiğini belirtmek, kızarmış derisinin hafif acılığının ortaklık ettiği etinin dokularının sıkı, güçlü ve dayanışma içindeki ağzı dolduran muhteşem tadından söz edebilmek zaten ızgara sardalyeyi tanımlarken mutfak sanatının kutsanmış bir zaferinden dem vurmaktır, tıpkı afyon dendiğinde uyutucu etkisinin çağrıştırılması gibi. Çünkü burada önemli olan ne ince bir lezzet ne yumuşaklık ne güç ne de o ağızda eriyen tattır, ön plana çıkan sadece vahşiliktir. Bu tatla yüzleşebilmek için sağlam bir ruh sağlığına sahip olmak gerekir; daha açık bir ifadeyle, bu tat, temas edildiği anda insanlığımızın üzerine kurulu olduğu ilkel hoyratlığımızı, yontulmamışlığımızı içerir...”
Ölümü bekleyen Maître’nin zihni unutamadığı lezzetler arasında gelgitlerle çalkalanıyor. Geçmişe, çocukluğuna, en mutlu olduğu zamanlara kilitlenmiş. Büyükannesi ve büyükbabasını, taşra hayatını, köpeğini, hayatının o pastoral günlerini özlemle anarken, yetişkinliğine ilişkin sahneler kuru ve renksiz. Anlıyoruz ki çevresindekilerin hayatını da kurutmuş Maître. Geçici başarıların rehaveti ile gerçek yeteneğini ortaya koymaktan, duygularının, heyecanlarının gerçek içeriğinden, sertliğinden ve acılarından kaçmış ve mesleki başarısı gerçek hayattaki başarısızlığa dönüşmüştür.
Sıkı bir kalem, zekâ, cesaret, pişkinlik ve cafcaflı bir karizma ile sağlamıştır Fransız mutfağındaki tartışılmaz iktidarını. Sonra bu iktidarını hayatın her alanına yaymış, yolunun üzerine kim çıktıysa öğütmüş ve yutmuştur. Çocuklarını, karısını, sevgilisini ve hatta son saatlerinde -anlamsızlığını kavradığı- kendi sanatını bile... 

Beş duyusu keskin adam
“Ne aptalmışım, ne acınacak haldeymişim oysa…” diyecektir hasta yatağında; “Gizemin olmadığı yerde gizemler yarattım, hem de acınacak bir şekilde ticari bir işi doğrulamak, onu haklı çıkarmak adına. Nedir ki yazmak, gerçeklerden söz etmeyen, yüreğin sesine pek kulak asmayan göz alıcı makaleleri kaleme almak mı?”
‘Gurmenin Son Yemeği’ni kısaca özetlemek gerekirse şunları söyleyebilirim: Hayatın en dramatik anını, ölümü, çok sayıda roman kişisi ve çok sayıda bakış açısıyla ele alan kısa bir hikâye. Beş duyusu keskin, insani duyguları körelmiş bir adam. Soyut duyguları somut hale getiren dilsel beceri. Bütün bu olumlu yanlarına rağmen, romanı bitirdiğimizde yarattığı bir eksiklik ya da tamamlanmamışlık hissi...
‘Kirpinin Zarafeti’nde de olaylar farklı bakış açılarıyla sunulmuş, bu sayede insanlar arasındaki iletişimsizlik, iletişimsizliğin ötesinde sevgisizlik, tahammülsüzlük hatta nefret gibi duygular deşilmişti. Ancak ‘Gurmenin Son Yemeği’ne göre hayata daha umutla bakan bir yanı vardı ikinci romanının. İnsanların birbirlerina bakmayı bildikleri, önyargılarını kırdıkları takdirde yalnızlık döngüsünü kıracaklarına dair bir inancı yelertiyordu Barbery. ‘Gurmenin Son Yemeği’ndeki roman kişilerinin hemen hepsi, özellikle de roman kahramanı Maître, sevgi özürlü insanlar. Sevmiyor, sevilmiyor, duygularını ortaya dökmüyor, ellerinden akıp giden hayata müdahalede bulunmuyor, bunun bedelini de mutsuzlukla ödüyorlar. Büyüklerin bu ikiyüzlü dünyası aslında hiç de sofistike anlamlar taşımıyor. Tersine basit, hatta bir çocuğun anlayacağı kadar basit: “Ama başka bir sürü şey daha biliyorum. Büyükbabanın artık büyükanneyi sevmediğini, büyükannenin kendi kendini de sevmediğini, büyükannenin Jean’ı annemden de, Laura’dan da daha çok sevdiğini ama Jean’ın büyükbaba’dan nefret ettiğini, büyükbabanın da Jean’dan iğrendiğini biliyorum. Sonra, büyükbabanın babamın tam bir salak olduğunu düşündüğünü de biliyorum. Babamın anneme, büyükbabanın kızı olduğu için, ama bir de beni istediği için kızdığını, çünkü babamın çocuk yapmak istemediğini, en azından henüz yapmak istemediğini biliyorum; ayrıca babamın benim doğumumu istememesine rağmen beni çok fazla sevdiğini, belki de anneme onun beni çok fazla sevmesinden ötürü çok kızdığını ve bazen de babamın istememesine rağmen beni dünyaya getirdiği için böyle, annemin de bazen bana kızdığını biliyorum. Yaa işte böyle, yani bütün bunların hepsini biliyorum. Bir de bir şey daha var bildiğim, hepsi mutsuz, yani kimse mutlu değil çünkü kimse doğru insanı gerektiği gibi sevmesini bilmiyor ve aslında kendi kendilerinden nefret ettiklerini anlamak istemiyorlar.”
Bir burjuva ailenin iç ilişkilerinden yola çıkarak günümüz burjuva toplumunun sorunlarına dokunan hikâyesiyle ‘Gurmenin Son Yemeği’, güç arzusunun, kibir ve bencilliğin yıkıcılığını araştırıyor. Mutluluksa yakınlarda bir yerde; hayatın basit gibi görünen zevklerinde... Kuşkusuz bu türden mesajlar daralmış okuyucuları rahatlatacaktır. Ama işler keşke o kadar kolay olsaydı...

GURMENİN SON AKŞAM YEMEĞİ
Muriel Barbery
Çeviren: Armağan Sarı
Turkuvaz Kitap
144 sayfa,
13.5 TL.