'Sıçanların iğrençliğini siyasetin kirine yeğlerim'

'Sıçanların iğrençliğini siyasetin kirine yeğlerim'
'Sıçanların iğrençliğini siyasetin kirine yeğlerim'

Jaklin Çelik FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

'Öfkenin Şenliği'nde bir nevi 'Fareler ve İnsanlar' öyküsü sunuyor Jaklin Çelik: 'Kitabımın anlatıcısının içinden çıkmaya çalıştığı durum, bir kapalılık hali. Bu kapalılık azınlık olmaktan kaynaklı bir saklı yaşam. Tıpkı sıçanlar gibi...
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Jaklin Çelik’in yeni kitabı ‘Öfkenin Şenliği’, karanlık bir sahneyle açılıyor. Yalnızca karanlık değil, tarih, din ve siyasi cinayetler yüzünden ağır bir sahne bu. Paskalya Yortusu’ndan önce, Ağlama Gecesi ayininde papazın yardımcılarından biri, ortalıkta dolanan davetsiz misafire, sıçana bir tekme atıyor. “Kilise yasalarını çiğneme pahasına sıçanı öldürmüştü. Diğerlerinin yanına dönerken ay ışığının aydınlattığı yüzlerde ona karşı bir soru işareti belirmişti. Onunsa sesi daha gür çıkıyordu.” Ardından yağmurlu bir şehre, Almanya’nın kuzeyine, Ratingen’e gidiyoruz. Geçmişten gelen o sıçanlı sahneyi hatırlayan şimdiki zamana ait bilinç, bizi Conrad’ın deyişiyle “karanlık, çok fazla karanlık” bir yolculuğa çıkaracak. Yıllardır uzak kaldığı evine orayı satmak üzere giden anlatıcı, yolculuğu boyunca sık sık Xanax alarak ayakta kalmaya çalışıyor ve cebinde oldukça sembolik bir tutam saçla, sıçanların yuva edindiği, çürümekte olan evine ulaşıyor. Yalnızca 1915’deki büyük felaketi değil, sonrasında Türkiye hükümetlerinin ‘bağrımıza bastığımız çok sevgili azınlıklarımıza’ bu ülkede nasıl bir yaşam sunduklarını da seyrettiğimiz bu yoğun anlatıyı Jaklin Çelik’le konuştuk… 

‘Öfkenin Şenliği’nin bir araya getirdiği üç kuşak, üç farklı zamanı da temsil etmeyi gerektiriyor. Bu kuşakların öykülerini nasıl içiçe geçirdiğinizi anlatabilir misiniz?
Kurgu üç kuşak ekseninde, üç farklı zamanda geçiyor. Ve hepsinin dilleri zamansal olarak değişiyor. Ramela ilk kuşak. Kızları Mari ve Şake’yle Deyrüzzor Çölü’ne sürülüyor. Bu iki kuşak bir yanıyla ölümü temsil ederken diğer yanıyla ölememeyi temsil ediyor. Çünkü sonradan içine düştükleri durum ölümü aratır türden. Ölümün sarkacı salınımına devam ediyor ama bir türlü değmiyor onlara, özellikle Ramela’ya. Mari, Halep’te zoraki bir evlilikten ölü doğan bebeğinin ardından intihar ediyor. Ama hikâyedeki anlatısı sürüyor. Şake koptuğu toprakların doğusuna düşüyor ve orada ona verilen yeni bir kimlikle; yeni bir din, yeni bir ırk, kısır bir adama çocuk vermeye çalışıyor. Ayşe adıyla tekrar kutsanan Şake bir iç ses olarak Ayşe’nin içinde yaşamaya başlıyor. Dış dünyanın düşmanları birer metafora dönüşüyor onların kendi iç savaşlarında. 

Ayşe ile Şake, iki ismin işaret ettiği tek bir insan olarak nasıl bir ilişki içinde?
Ayşe ve Şake birbirlerine karşı kılıç çekmiş iki düşman. Deyrüzzor Çölü’nde onu bırakan annesine karşı derin bir öfke duyuyor. Bütün bu olan biteni Tanrı, din ve ırkı üzerinden sorguluyor. Çünkü içine doğduğu, ona göre doğru olan din ve ırk, bir gölge olarak karşısına düşmüş. Karşısına düşen aslında Ayşe’den başkası değil. Bulunduğu beden içinde korkuyla gizlenmeye başlamış, tıpkı bir sıçan gibi. Şake ve Ayşe birbirleriyle didişirken Ramela da sıçanlarla bir hayat sürdürmektedir artık. Oradaki savaş ayrı... Anlatıcı ise son kuşağı temsil ediyor. 1915’ten günümüze devreden travmanın sahiplerinden sadece biri. Cinsiyetsiz, milliyetsiz, bir anlamda dinsizleşmiş, yani Ramela, Mari ve Şake’nin didiklediği din, Tanrı ve ırk sorgulamasının sonucunda karşı koyuşun temsili. Antidepresanla unutmaya çalışan bir bellek. 

Anlatıcının perspektifinde sıçanlar neden bu kadar büyük bir yer tutuyor?
Anlatıcının içinden çıkmaya çalıştığı durum bir kapalılık hali. Bu kapalılık azınlık olmaktan kaynaklı bir saklı yaşam. Tıpkı sıçanlar gibi. Bunun en iyi örneği Ortaçağ’da, Veba Salgı’nında görülüyor. İnsanlar farelerden korkuyorlar, fareler de insanlardan korkup deliklere sığınıyorlar. Otuz kadar fare sığındıkları yerde bir süre sonra baskı altında hissediyorlar kendilerini, kurtulmaya çalıştıkça daha da birbirine dolanıyor kuyrukları. Ve düğüm gitgide sıklaşmaya başlıyor. Hücre yığını haline gelen fareler bir yaratığa dönüşüyor. Fare Kral kavramı bu tek hücre haline dönüşmeyi temsil ediyor. Romandaki anlatıcı da hücre haline gelmiş çekirdek aileden kuyruğunu kurtarmaya çalışıyor aslında. İçerdeki kapalılıktan, dışardaki kimlik dayatmasından... 

Bir ‘eve dönüş’ öyküsü olarak anlatıcının yaşadığı serüven, ne ölçüde eve dönüşle bitiyor?
Bittiği söylenemez aslında. Onun bu girişimi yüreğinden söküp atma denemesi. ‘Eve Dönüş’ü tek bir amaca hizmet ediyor. Vatanı temsil eden bir toprak tahayyülünden arındırmaya çalışıyor zihnini. Vatan o ev. Tüm bir karanlık geçmişin, o geçmişin travmasını besleyen hayaletlerin dolaştığı bir vatan. O evi sattığında yüreğinden söküp attığını zihninden de atarak belleğin unutma işlevini yerine getirmiş olacak. Unutup unutmayacağını bilmiyoruz, sonuçta karakter antidepresan yardımıyla bütün bunları yapmaya girişiyor. 

Anlatıcının evini satın alacak olan emlakçı ve eşinden bahsedebilir misiniz? Onlar bugünün maddiyatçılığının taşıyıcıları mı?
Evet, emlakçı ve sevgilisi tam da bunu temsil ediyor. İlk bakışta anlatıda bunun hiçbir sakıncası, göze batar yanı yok. Çünkü üçüncü kuşak karakterin evi satmak için İstanbul’da bir emlakçıya ihtiyacı var zaten. Sadece amaçları farklı. Birinin unutmaya çalıştığı geçmiş bu evi satarak kolaylaştırma yoluna gitmesi, emlakçının ise tam tersi belleğinin reddettiği bir hikâyeden dolayı o hatırayı kültürel bir abide haline getirerek fetişleştirmesi. Çünkü maddiyatçılık geçmişin her türlü hatırasını alınır satılır bir meta haline dönüştürüyor. Her türden hatıra, ölüm hatıraları da buna dahil. 

Romanın kendi aile öykünüzle içiçe giren yanları var mı?
Tüm anlatı yüz yıla yakın bir süredir Ermeni toplumunun içinde bir inleme olarak dolaşan birçok sesin bir araya gelmiş hali. Anlatı, o tarihin travmatik özüne dokunmaya çalışıyor. Dolayısıyla burada sadece kendi öykümden değil, sese, söze bulaşmış; sessizliğe sözsüzlüğe gömülmüş birçok anlatının, anlatılamayanın, dile gelemeyenin izdüşümleri var. 

Kitabın öyküsünü ve anlatımını nasıl kurdunuz, nasıl bir süreçte yazdınız?
Kitap tamamiyle doğaçlama yazıldı. Önce kitabın metaforları kendini yazdırdı. Sıkıntılı bir dönemden geçiyordum ve bu metaforları yazmak rahatlatıyordu beni. Sonra o metaforların sahipleri çıktı ortaya, Şake ve Ayşe. Onlar bir bütün haline geldiklerinde ilmekler Ramela’yı örmeye başladı. Anlatıcı işin içine girdiğinde ona yapacak pek fazla bir şey kalmamıştı zaten... Anlatıcı, ölenle öldüren arasındaki yaşayan acı. Bir yandan ölenin ölüm anına sızmaya çalışırken diğer yandan öldürenin vicdanına dokunmaya çalışıyor. Bu yüzden unutmaya çalışıyor, çünkü bunu yapmak hiç de kolay bir iş değil. Beş yıl gibi bir süreye yayıldı kitabın yazımı. Zaman zaman yazıdan uzaklaştım, zaman zaman hikâyeden. Zaman zaman karakterlerime dokunamadım, onları ait oldukları zamandan yazarken onları incitmekten, haksızlık etmekten çekindim.

ÖFKENİN ŞENLİĞİ
Jaklin Çelik
İletişim Yayınları
2011, 110 sayfa,
11 TL.