'Şiirimi hayatımdan damıttım'

'Şiirimi hayatımdan damıttım'
'Şiirimi hayatımdan damıttım'
İzmir Kitap Fuarı Onur Konuğu Refik Durbaş: 'Şiirimi hayatımdan damıtmaya çalıştım. Şiir benim için uzun süren bir yolculuk. Hayat da bir yolculuk değil mi, Âşık Veysel'in dediği gibi iki kapılı bir handa...'
Haber: DENİZ DURUKAN* / Arşivi

Çocukluk günlerinizden neler kaldı geriye?
Yıllar geçtikçe zaman değil de, anılar birikiyor. Birkaç fotoğraf ve lezzeti hâlâ burnumda tüten kokular... Babam, annesini iki, babasını dört yaşında kaybetmiş bir gurbetçi... Annem, on dördünde kocaya varmış bir Cumhuriyet kızı. Babam, evde çok durmazdı. Erzurum’da çalışırken bir atı vardı, Palandöken’e gidip gelirdi mesela. Geceleri pek uyumazdım. Çünkü annem masallar anlatırdı, en çok da on dört yaşında anasını, babasını ve çocukluk anılarını bırakıp geldiği İzmir’i anlatırdı. Daha sonra kokular karıştı hayatıma. Sanamer’de kavun karpuz bostanlarının, orak biçme zamanında ise arpa ile buğdayın kokusu. Yağan köyünde kağnı ile değirmene götürülen unların kokusu.Ve Aras nehrinin kokusu. Ölümü de ilk kez Erzurum’da gördüm. Küçük bir kardeşim vardı. Yaşasaydı şimdi dört yaş kadar küçük olacaktı benden. Adı Ragıp. Onun ölümünü hatırlıyorum üç yaşındayken. Bir yastığın üzerine koyup götürdüler. 

İzmir’e gittiniz sonra...
Benden küçük üç kardeşim daha vardı, Makbule, Şefik ve Mahmure. Bir gün Şefik hastalandı. Annem de Erzurum’a doktora götürdü, kız kardeşlerimi de yanına alarak... Ben babamla Hasankale’de kaldım. Erzurum’da bibilerim var, “kal” demişler anneme, “üç çocukla gece vakti yola çıkma, yarın sabah gidersin.” Annem, “Refik babasıyla kaldı, bir an önce evime gideyim” diye tutturmuş.... Ve burunlu bir Austin marka otobüsün ön tarafına bilet alarak Hasankale’ye yola çıkmışlar. Deveboynu’na geldiklerinde otobüsün benzini bitmiş... Şoför benzini koyarken, bir yolcu da çakmağını doldurmuş ve birden ateşlemiş... Çakmağı yakar yakmaz otobüs alevler içinde... Üzerinde de yedi sandık askeri cephane var derlerdi... Haber gece yarısı geldi. Babamla bir taksiye atladık. O yolculuğu da asla unutamam. Erzurum Numune Hastanesi yanık kokmakta... İşte unutamadığım bir koku daha. Annem ile Makbule’nin bacakları, Şefik’in başı yanmış, sargılar içinde. Mahmure, henüz kundakta. Yuvarlanıp bir koltuğun altına sığınmış, yalnızca kundaktan çıkan parmaklarının ucu yanmış... İlkokul biri Erzurum’da, ikinciyi Sanamer’de, üçüncü sınıfı Yağan köyünde okudum. Bu kazanın ardından dedemin de ölüm haberi gelince aile İzmir’e dönmeye karar verdi. Bunun üzerine İzmir Necatibey İlkokulu’nda dördüncü sınıfa başladım. Başımda kasket, ayağımda uzun pantolon, şivem de bozuk. Öğretmen annemi çağırıyor bir gün ve benim yanımda “Al bu oğlanı, bir demircinin yanına çırak ver. Daha konuşmayı bile beceremiyor. Bundan adam olmaz” diyor. Bu da beni etkileyen en önemli olaylardan biri çocukluğumdan kalan... 

Şiir nasıl girdi hayatınıza?
1962’de Çocuk Haftası dergisinde “Karanlık” adlı bir öyküm çıkmıştı. O zamanlar İzmir’de dört gazete çıkıyordu. İstanbul gazeteleri öğleden sonra gelirdi. O gazetelerden Yeni Asır, pazartesi günü şiir sayfası yapardı. Ege Ekspres Gazetesinde Gençlerle Başbaşa adlı bir şiir sayfası vardı. Hatta bir süre o sayfaları Eflatun Nuri yönetmişti. Ayrıca, Sabah Postası ve Demokrat İzmir vardı. Sabah Postası’nda da haftada bir şiir sayfası olurdu. Lisedeyken buralarda yazmaya başladım. Namık Kemal Lisesi birinci sınıf öğrencisiydim. Edebiyat dersimize Aydın’dan sürgün olarak İsmet Kültür adında bir öğretmen geldi. Dersimizin ilk günüydü. Önce Odipus’tan bir bölüm okudu. Daha sonra Nihat Sami’nin kitaplarını kaldırmamızı söyledi. Bir süre sonra okumamız için okula kitap getirmeye de başladı. O zamanın Varlık Yayınları bir lira. 10-15 kuruş taksitle bu kitapları satardı öğrencilere. Bizler de alır okurduk. Bir deftere de kitaplar hakkındaki izlenimlerimizi yazardık. Üç Kemal’imiz var diyordu: Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir... Daha sonra çevremizden, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi okulda çıkardığımız Genç Kalemler dergisinde yayımlamaya başladık. Öğrenim hayatıma üniversiteye kadar İzmir’de devam ettim. Daha sonra İstanbul’a geldim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı kazanmıştım. Önce çok sevindim, ama okula başladığım ilk gün sanki bir nefret çöktü üzerime. Çünkü, lisedeki öğretmenimin de tavsiyesiyle edebiyat okuyacağımı düşünmüştüm. Eski yazıyla falan karşılaşınca soğudum. Mesela o yıllarda Behçet Necatigil, Cemal Süreya, A. Kadir’le arkadaşlık yapıyor, Soyut dergisinde şiirlerim çıkıyordu. Hatta hocamız Mehmet Kaplan beni Necatigil’in öğrencisi sanıyordu. Bir süre sonra sen bu solcularla arkadaş olma, şiirini bozarlar senin demeye başladı. Bu sıralarda çalıştığım Yeni İstanbul gazetesinden, Cumhuriyet gazetesine geçmiştim. 12 Mart oldu. Bu işleri sürdürürken, bir yandan da okula devam ediyorum. Tezimi hazırladım, hocaya sundum.” Ne ulan tez mez yok sana, komünist gazetede çalışıyorsun” dedi. Bunun üzerine bir daha okula uğramadım. 

Kentte yaşayan yoksul insanların acıları şiirinizin ana izleğini oluşturuyor. Örneğin çıraklar...
Babam su tesisatçısıydı. Ege’nin köylerinde çalışırdı. Okul tatil olduğunda babamın yanına giderdim. Babamın okuma yazması olmadığı için, işçilerin yevmiye defterlerini tutar, hem de bedenen çalışırdım. Daha bir çok yerde çalıştım. Yazlık sinemalarda gazoz sattım. Ortaokulu bitirdiğim yıl İzmir Ticaret Matbaası’nda mücellit çıraklığı yaptım. Mesela orada çalıştığım üç haftaya rağmen patron sigortalı yapmış beni. Cumhuriyetten emekli olunca da bu sigorta başlangıcı alındı. Foça’da, Bergama’da çalıştım. İller Bankasından bir köyün su işini alan bir müteahhit, usta başı olarak babamı çağırır, o da ekibini kurardı. Yollar kazınır, su boruları döşenirdi. Pik boruları vardı o zaman, ek yerlerine kurşun dökerlerdi. Ona kalafat denilirdi. Sonra evlerin su tesisatı yapılırdı. Liseye kadar yaz günleri hep bu işlerle geçti... 

Şiiriniz yaşamınızla örtüşüyor. Uzun soluklu bir yolculuğa çıkmış gibisiniz.
Şiirimi kendi hayatımdan damıtmaya çalıştım. Yaşadıklarımdan yani... Şiir benim için uzun süren bir yolculuk. Hayat da bir yolculuk değil mi, Aşık Veysel’in dediği gibi iki kapılı bir handa... 

Bugünki şiiri beğeniyor musunuz?
Pek çoğunu beğenmiyorum. Ama içimde bir kuşku da var. Ben de yirmi beş yaşındayken Dağlarca bizim şiirlerimizi beğenmezdi. Ben de şimdi o hallere düştüm diye... Ama peşinden sürükleyecek, insanı hemen sarsacak şiir de pek çıkmıyor doğrusu. Mesela Dağlarca ile Aksaray’da içerdik. Hayatta hiç düzyazı yazmamış. Varlık’ta şiir yayımlıyor, Doğan Hızlan “Böyle şiir mi olur” dediğinde, “Ben ona cevap vermem, öyle bir şiir yazarım ki, küçük dilini yutar” diye cevaplardı. Bugün böyle şiir yazılmıyor. Kelime oyununa dayanan bir şiir var.
Aşk, evlilik, bağlılık hakkında neler düşünüyorsunuz. Aşkın özel bir yeri var şiirlerinizde.
Asıl zor soru da bu. Üç kere nişanlandım, ama sonunda evlendim. Aklımda o yıllar evlilik yoktu. Yuva kurayım, bir düzen kurayım, param olsun, malım mülküm olsun, evim, arabam olsun diye düşünmedim hiç. Hâlâ da param yok, araba kullanmasını da bilmem. 1981’de babam ölünce tek başıma kaldım. 19 yıl önce Bilge ile evlendim. Bir oğlum var. Belki Bilge ile evlenmeseydim şimdi hayatta da olmazdım. O zamanlar çok içiyordum. 

“Nice acılardan süzülmüş gençliğim” diyorsunuz bir şiirinizde. Nasıl acılar bunlar?
Rahat bir yaşam sürmedim ki, yedi yaşından beri çalışıyorum. Kolejde okumadım, yabancı dil bilmem, ki bu en büyük sıkıntımdır. Bu çağda insanın bir değil, beş dil öğrenmesi lazım... 

Bir şair olarak son arzunuz?
Bir genç şair adayı, Dağlarca’ya “Bana şiir yazmayı öğret” diye gelmiş ‘Çocuk ve Allah’ kitabı çıktığı zaman. Dağlarca “Önce bir deftere gazel tarzında, bir deftere kaside, bir deftere serbest nazım olarak şiirler yaz” demiş. Sonra da “bak,” demiş, “Allah, sağ kolunu keseceğim, İstanbul’un en büyük şairi olacaksın. Öyle bir yetenek vereceğim sana” dese ne yaparsın. “Kessin” demiş şair adayı. “Sol kolunu keseceğim Türkiye ’nin en büyük şairi olacaksın, sağ bacağını keseceğim, Balkanların en büyük şairi olacaksın...” diye giderken, “Yeter”, demiş çocuk; “başlarım şimdi böyle şairliğe”... Dağlarca diyor ki, “Bir göz bebeğim kalsın, bir de kalem tutacak iki parmak ucum... Yeter ki ben şiir yazayım.” Bir şairin bundan başka ne olabilir ki son arzusu... Bu çileye katlanmazsan şair olamazsın. Başka ne arzum olsun ki...

* ‘Refik Durbaş Kitabı’ndan kısaltılarak alınmıştır.

Refik Durbaş için ne dediler?
Evrim, Devinim 60, Soyut, Aydınlık, Şiir Sanatı, Papirüs, arkadaşları ile birlikte çıkardığı Alan’67 dergisinde yayınladığı ilk şiirlerinde yaşamına bağlı gerçekleri, duyarlıkları sert ama etkin söyleyiş biçiminde verdi; kendine özgü ses ve anlatım özellikleri yaratmayı başardı. Toplumsal temaları işlerken de bu başarısını sürdürdü. ŞÜKRAN KURDAKUL 
Refik Durbaş, getirdiği temalar, şiirimize kazandırdığı söyleyiş biçimleri, yeni görüntüler ve seslerle, 1960 sonrası toplumcu şiirimizin önemli bir temsilcisidir. Şiirlerinde daha arınmış ve yalın bir şiire yöneldiği gözlemleniyor. ATAOL BEHRAMOĞLU 
Refik Durbaş işi “şiir felsefesinin temellerine” indirmediği gibi “militanlığın” sloganlarına da yöneltmiyor. Çağrışımlar, özel adlar, bildik şarkılar, semtler, sokaklar, gündelik yaşamda hep duyduğumuz, bir türlü vazgeçemediğimiz burkuntular. Duru, yalın, kokuşmamış bir şiir. SELİM İLERİ 
Refik Durbaş, iyi şiirin yalın yaşamlardan fışkırdığını bilir. İyi şiirin nereden gelirse gelsin, kırgınlıklardan beslendiğini bilir. Hiçbir koyu renk yoktur şiirinde. Bir ressamın tüpten sıkılan ham rengi kullanmayışı gibidir. Duyulara, hüzünlere, ölümlere, umudu güzelliği katıverir. Birdenbire hüznün umudu çıkıverir ortaya. KÜRŞAT BAŞAR 
Durbaş’ın ilginç şiir serüvenini hep dikkatle izlemişimdir; değişir, ama gene de kendisi olarak kalmayı bilir. Onun bir şiir kitabını şöyle bir yerinden açın, yeni bir biçimle, daha doğrusu değişik güzellikleri yaratan bir biçim kaygısı ile karşılacaksınız. Refik Durbaş böylece kafesi hazırladığı için kuş da nasıl olsa gelip konar içine. MELİH CEVDET ANDAY

Refik Durbaş şiirleri gibiydi, Yaşar Kemal de romanları gibidir. Abdülhak Hamit gibi mi olaydılar. İLHAN SELÇUK 
Şiirlerinde gurbet elde güç koşullar altında çalışanların, köyden kente göç edip tutunacak bir dal arayan insanların duyarlılığını yansıttı. MEMET FUAT 

Durbaş, benzetmeleri ve seçtiği sözcüklerle şiirine arkaik bir görünüm de ekleyerek ve toplumda tekil durumlar çoğul ilişkiler, olgular arayan şiirler yazdı.
BEHÇET NECATİGİL

Durbaş’ın iyi bir yanı da, toplumsalla bireyseli, özlü bir ayrıntıyla yan yana, iç içe sunması. ASIM BEZİRCİ 

Gerçekle şiir olanı bağdaştırmak usta ozanın işidir. Bunu yapıyor Durbaş.
ADNAN BİNYAZAR

Yapmacıktan, özentiden, gösterişten bütünüyle uzaktır Durbaş’ın şiiri. Duyarlıkla yaşama sevincini, topluma karşı sorumlulukları en doğal biçimiyle birleştirip yüreğine kazımaktadır okuyucusunun.
KONUR ERTOP 
Cinsellikten tutkulara, acılardan yıkımlara, yaşamanın her türlü direncine ve onuruna açık, hayat dolu bir şiirdir Durbaş’ınki.
DOĞAN HIZLAN 
Toplumsal konumu, bireysel ve sınıfsal duyarlılığıyla insanın, yaşanan hayatın şiirini yazıyor Durbaş. ATİLLA ÖZKIRIMLI